Faşist Talanda Yeni Seviye: Borsa ve Fon Vurgunu
Rejimin yandaş sermaye gruplarına adrese teslim ihaleler, teşvikler, vergi muafiyetleri, yap-işlet-devret vb. yollarla milyarlar aktardığı, sınırsız yağma ve talan özgürlüğü tanıdığı herkesin malûmu. Artık sıradan hale gelen yağma ve talanın ötesine geçerek narko-mafyatik bir niteliğe bürünmesi ise hatırlanacak olursa Sedat Peker’in ifşalarıyla ayyuka çıkmıştı. Hemen herkes tüm bunlardan nasıl bir rüşvet, komisyon ve rant havuzu oluşturulduğunu bilir durumdaydı. Uyuşturucu ticaretinden kara para aklamaya en kirli işlerin bizzat rejim eliyle yürütüldüğü ifşa olmuş, ne var ki rejim ortaya saçılan lağımın kesif kokusunu bastırmayı başarmıştı. Son olarak patlak veren fon ve borsa vurgunu, bal tutanın parmağını yaladığı bir durumun çok ötesine geçildiğini, doğrudan halkı soymaya dönük bir organizasyonun yapıldığını gösteriyor. Vurgun, yüz binlerce hatta aileleriyle birlikte düşünüldüğünde milyonlarca emekçinin birikimlerini kaybetmekle yüz yüze kalması nedeniyle AKP’yi halen destekleyen emekçilerin de gündemine girmiş durumda.
Yüz milyarlarca liralık vurgunun arkasında dönen tezgâha bakıldığında, bu çürümüş faşist rejimin her hücresine kleptokrasinin (iktidarı ele geçirenlerin ülke kaynaklarını sistematik olarak soyduğu yağma düzeni) ve nepotizmin (eş, dost, akraba kayırmacılığı) sindiği ayan beyan görülüyor. Bu gerçeği gizlemeye çalışan rejim ise bir yandan vurgunla ilgili haberler yapan gazetecileri tutuklarken, diğer yandan yandaş medya aracılığıyla AKP içindeki çürük elmaları ayıklıyormuş izlenimi yaratmaya çalışıyor. Büyük vurgunda açığa çıkan kimi isimlerin “yem” olarak medyanın önüne atıldığı, pisliğin izinin Erdoğan’a kadar ulaşmaması ve rejimin sorgulanmaması için yoğun çaba sarf edildiği görülüyor. “Fon krizi”nin iktidar içindeki klikler arasında yürüyen kapışmayı şiddetlendirdiğini de eklemek gerek. Meselenin bir de ekonomik boyutu bulunuyor. 17 Eylülden bu yana borsa düşüş eğilimini sürdürüyor ve zararın trilyonlara ulaştığı söyleniyor. Deyim yerindeyse bu pilav daha çok su kaldıracak gibi görünüyor.
Burjuva medyada “fon krizi” olarak adlandırılan vurgun, Sermaye Piyasası Kurulunun (SPK) 17 Eylülde 7 portföy şirketinin yönettiği 131 fonu tasfiye etme kararı almasıyla toplumun gündemine girdi. O günden bu yana her gün yeni isimler, bağlantılar ifşa oluyor, vurgunun ortaya çıkan büyüklüğü de artıyor.[1] Açıklanan çok sınırlı resmi veriler sadece buzdağının görünen, dolayısıyla gizlenemediği için üzerine gidilmek zorunda kalınan kısmını ortaya koyuyor. En önemlisi de bu vurgunun kara para aklama boyutu ve vurguncuların rejimin en tepesiyle olan bağlantısı gizlenmeye çalışılıyor.
Borsa manipülasyonu ne yeni bir olgudur ne de Türkiye’ye özgüdür. Zaten borsanın kendisi de büyüklerin küçükleri yuttuğu bir kurtlar sofrasıdır ve kapitalizmin işleyiş yasalarına uygun bir soygun düzenidir. Ne var ki Türkiye’de son yaşanan fon vurgunu alışılageldik borsa manipülasyonundan farklı olarak içinde bizzat iktidarın tepesindekilerin ve onlarla bağlantılı şirketlerin, isimlerin yer aldığı son derece büyük çaplı bir vurgundur. Olağan burjuva rejimlerde bu kadar büyük bir vurgunun yaklaşık iki yıl boyunca hiçbir engele takılmadan, hatta engeller temizlenerek gerçekleştirilebilmesi mümkün değildir. Böylesi bir vurgun ancak tüm yetkilerin tek elde toplandığı, denetleyici ve düzenleyici tüm devlet kurumlarının Saray’a bağlı olduğu, bu kurumların başına getirilen yöneticilerin ve ekiplerin Saray tarafından belirlendiği bir rejimde mümkün olabilir. Nitekim ortaya saçılan bilgi ve belgelerde, fon vurgununda adı geçen şirketlerin ve kişilerin tıpkı organize bir dolandırıcılık şebekesi gibi birbirlerinden hisse alıp sattıkları, çeşitli ortaklıklar kurdukları, birbirlerine şirket devirleri yaptıkları ve hepsinin iktidarla bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Açığa çıkmış olanlardan gerek bu vurgunun parçası olan şirketlerin yönetimlerinde gerekse de AKP ve devlet bürokrasisi içinde yer alan birkaçının unvanlarını sayalım: Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı, AKP Genel Başkan Yardımcılığı, (şimdilik) birkaç bakan, Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı, AKP Ekonomi İşleri Başkan Yardımcılığı, Varlık Fonu ve Halkbank yöneticiliği ve rektörler. Hepsi Erdoğan tarafından atanmış olan bu makamlardakilerin ve SPK ile BDDK’da görev yapanların yakınları, çocukları vb. AKP il ve ilçe teşkilatlarının, kadın ve gençlik kollarının başındakiler…
Fon vurgununda yer alanların iktidarda olmanın, iktidara yaslanmanın rahatlığıyla hareket ettiği ayan beyan ortadadır. Sıfır vergi veren, hatta sıfır çalışanı olan şirketlerin hisseleri yapay yollarla bir iki yıl içinde 50 katına çıkartılmış, kimi fonların değerleri de 700 kat arttırılabilmiştir. Planlı ve organize biçimde yüksek meblağlı alımlarla hem bu tür tabela şirketlerinin hisseleri hem de bu hisseleri içeren fonların değerleri şişirilmiş, tezgah altı haberlerle bu şişkinlik cazip bir çekim odağı haline getirilmiş, yüz binlerce insanın küçük birikimleri buralara çekilmiş, hedefledikleri düzeye gelindiğinde ya da tezgahın patlatılacağı bilgisi kendilerine geldiğindeyse, bizzat organizasyon içerisindeki diğer şirketlere anlaşmalı satışlar gerçekleştirilerek yüz milyarlarca liralık kârlar cebe indirilmiştir. Satışların açığa çıkmasıyla düşen hisse ve fonların sıradan sahipleri ellerindekini satıp birikimlerini kurtarmaya kalktıklarında ise bu şirketler nakdi para bulamadıklarından borçlarını ödeyemez duruma düşmüş (temerrüde düşmüş), korkunç boyutlarla bir çöküş zinciri ateşlenmiştir. Yani özetle organize bir işle fiyatlar şişirilmiş, sonrasında satış yapılmış ve fonlara çekilen yüz binler açıkça dolandırılmıştır.
Tüm bu işlemlerin her biri en küçük detayına kadar kayıtlıyken, şimdi bizden, çok kısa sürede gerçekleşen yüzlerce kat artışın hiçbir denetleyici kurum tarafından fark edilmediğine inanmamız bekleniyor. Üstelik Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Kasım 2025’te “özellikle bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz” açıklamasını yapmış olmasına rağmen! Aradan geçen 10 ayda duruma müdahale etmek için neredeyse hiçbir şey yapılmamış, bu süre zarfında vurgunun boyutu üç katına çıkmış, fren yapılacağı ve tedbir geleceği bilgisi uçurulan vurguncular çok yüksek fiyatlardan ellerindekileri satarak vurgunu gerçekleştirmişlerdir. Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) eski başkanı, vurgunculardan Tera Grup için defalarca şikâyette bulunduğunu, belgeler sunduğunu söylüyor. Sonuç, daha o dönemde, kendisinin ve kendisi gibi Tera’nın yoluna taş koymaya çalışanların suçlanması, gözaltına alınması oluyor.
Vurgun açığa çıktığında önde gelen yandaş yazarlar ve AKP içinden isimler Erdoğan’ın nasıl bir tutum izleyeceğini görmek için önce beklediler, bu belli olur olmaz Erdoğan’ı ve AKP’yi bu hırsızlar tayfasından ayırma yarışına başladılar. Çok açık ki rejimin bu pislikten az hasarla sıyrılabilmesi için birilerinin kurban edilmesi kaçınılmaz olduğundan, siyasetçisiyle medyasıyla geniş bir kesim ilk kez “acı gerçeği” kabul etmiş görünerek okları ismi ifşa olan hırsızların üzerine çekmeye çalışıyor. Bu yolun izlenmesinin muhtemel bir başka nedeni ise birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışan AKP içindeki kliklerin çatışmaları gibi görünüyor. Keza muhalefetin elindeki isimlerin ve belgelerin bizzat AKP içinden sızdırıldığı Yeni Parti milletvekili tarafından da açıklandı. “Temiz eller operasyonu” süsü verilmiş fon soruşturmasının başında Akın Gürlek var. Adalet Bakanı olduğu günden bu yana uyuşturucu, çeteler, aydınlatılmamış cinayetler konusunda güya “çok büyük işler başaran” Gürlek şimdi de Erdoğan’ın öncülüğünde hırsızları ayıklamaya, kara koyunları temizlemeye soyunmuş durumda! Rejim bu krizi atlatmaya çalışırken aynı zamanda gerçekten de fırsata çevirmeye çalışıyor görünüyor. Zira kendi içindeki “çürük yumurtaları” ayıklama işine zaten başlamıştı. Levent Toprak, yazısında bu konuya şöyle değiniyordu:
“Üzerine gidilmesi gereken hedeflerden birini de rejim cephesindeki «çürük yumurtalar» oluşturuyor. İktidar bir taşla birkaç kuş anlamına gelecek şekilde, rejim tarafında yer alan bazı unsurları da hedef alıyor son zamanlarda. Önce tetikçilikle görevlendirilmiş bazı rejim gazetecilerinin gözaltı ve tutuklanmalarında kendini gösteren bu eğilim, sonra Melih Gökçek, Binali Yıldırım gibi isimlere kadar uzanan bir seyir izledi. Binali Yıldırım sonrasında durulmuş görünen bu alanda benzer başka isimler de ilerleyen dönemde önümüze çıkabilir. Burada önemli olan rejimin bir temizlik yapıyor görüntüsü vererek «içimizde bile olsalar, yanlış yapanlara müsamaha göstermiyoruz» mesajı vermek istemesidir. Başka bir amaç ise bu son iki isimde özellikle somutlaşan devasa servet birikimlerinin kontrol dışına çıkmasına izin vermemek olarak görünüyor. Bu unsurların rejim içi tepişmelerde hangi ayaklara bastıkları ya da servetleri konusunda hangi anlaşmazlıklara düştüklerini bilmiyoruz, ama şimdiye kadar dokunulmaz görünen böylesi unsurların hedef olması dikkat çekicidir. Bu durum her ne kadar rejimin bir temizlik görüntüsü çizmesine ve kendisine içeride bir kaynak yaratmasına vesile oluyorsa da, aynı zamanda rejim saflarının ne ölçüde sağlam olduğu konusunda da ipuçları vermektedir.”[2]
Peki bu dolandırıcılık ve kara para aklama tezgâhına ne oldu da müdahale edildi? Yandaş medyanın koro halinde söylediği şarkıda olduğu gibi bir temizlik operasyonu mu yürütülüyor? Bunun böyle olmadığı açıktır. Rejimi düğmeye basmak zorunda bırakan (ki büyük ihtimalle işin bu noktaya kadar gelmesinden korkuyorlardı ama mecbur kaldılar) şey dışarıdan gelen basınç oldu. Nitekim dünyanın önde gelen uluslararası borsa endeksi kuruluşlarından MSCI, geçtiğimiz Haziran ayında Türkiye piyasasında manipülasyon ve piyasa işleyişine ilişkin riskler konusunda uyarıda bulunmuş, şeffaflık konusunda daha fazla ilerleme beklediğini, bu konuda harekete geçilmemesi halinde Türkiye’nin “gelişmekte olan piyasa” statüsünden “sınır piyasa” statüsüne indirilebileceğinin mesajını vermişti.
“Fon krizi”nin yapılan vurgundan elde edilen kazançtan çok daha büyük miktarda ekonomik problemler doğurması kaçınılmazdır. Borsadaki düşüş milyonlarca kişiyi etkilemiş durumda. Rejim, fonlarda 1 milyon lira ve altında parası kalan 350 bin kişinin parasının ödeneceğini açıklamak zorunda kaldı. Her ne kadar bu ödemelerin Hazineden yapılmayacağı, “fonların kendi varlıkları, haksız kazanç sağlayanlardan tahsil edilecek tutarlar ve el konulan mal varlıklarının satışından elde edilecek gelirlerle karşılanacağı” açıklansa da bu yolla yüz milyarlarca liralık ödemenin karşılanamayacağı açıktır. Değerleri çöpe dönen fonların tasfiye işlemleri için Ziraat Bankası ve İş Bankası görevlendirilmiştir. Katılımevim, Birevim ve Katılım İktisat Bankası ise Emlak Yatırım Bankasına devredilmiştir. Ödemelerin büyük oranda kamu kaynaklarından yapılacağını öngörmek hiç de zor değildir ki, bunun anlamı emekçilerin sırtına daha fazla vergi yükü bindirilmesi, karşılıksız para basılması ve enflasyonun daha da azdırılmasıdır.
Emekçiler neden fon tuzağına düşüyor?
Zar zor yaptıkları birikimlerinin enflasyon karşısında erimemesi için çare arayan, bir ev ya da araba almak için uğraşan yüz binlerce insan son yıllarda çok parlatılan fonlara paralarını kaptırdı. Bu durumun ekonomik, toplumsal, siyasal boyutları var. Reel ücretler düşerken ve yoksulluk artarken, emekçiler bahis, borsa, bitcoin, fon vb. yolları bu girdaptan çıkış yolu olarak görüyor. Diğer taraftan kimisi tazminatını, kimisi yıllar içinde biriktirdiği parasını enflasyon karşısında korumanın yollarını arıyor. Bankaların mevduat faizi ya da döviz almak liranın enflasyon karşısındaki değer kaybını telafi etmeyince emekçiler paralarını güvenilir denilerek pazarlanan fonlara yatırıyorlar. Ev ya da araba almak isteyenler bankaların yüksek faizli kredileri yerine Katılımevim gibi şirketlere yöneliyorlar. Bu şirketlerin çok güvenilir hatta devlet (AKP de diyebiliriz) garantisinde olduğuna dair bir algı oluşturmak için her türlü pazarlama yöntemine başvuruluyor. Fon mağdurlarından birinin söyledikleri emekçilerin bu tuzağa nasıl çekildiklerini özetliyor: “Birçok bankacı bize Pusula Portföy’ün devlet güvencesi altında olduğunu söyleyip, bu fonun hiçbir riski yok dedi.”
İster bahis olsun ister borsa ya da fonlar olsun emekçileri bu yollara başvurmaya iten nedenler aynıdır. Rejimin işçi sınıfının haklarına yönelik saldırıları, büyüyen yoksullaşma, örgütsüzlük, hak arama bilincinin gerilemesi… Ne var ki borsa, Bitcoin gibi araçlar daha riskli ve tehlikeli olarak görülürken ve buralarda birikimini kaybeden, yıkıma uğrayan milyonlarca emekçi olmasına rağmen toplumun gözünde bu durum insanların bireysel tercihinin sonucu olarak algılanabilirken, fonlar için durum farklıdır. Rejimin önünü açtığı, yönetiminde iktidarın bürokrasi ve siyaset cephesinden birçok ismin yer aldığı, devlet güvencesindeymiş gibi sunulan fonlara yüksek ölçüde güven duyulmaktadır. İşte “fon krizi”nin rejim açısından sıkıntı yaratan bir boyutu da budur. Fonlarda parası olanların çok büyük bir kısmı AKP tabanını oluşturan işçi ve emekçilerden oluşmaktadır. İktidarın apar topar fonlarda yatırımları olanların parasının ödeneceğini açıklamasının (bunu ne kadar yapabileceği ayrı bir konudur) nedeni budur.
10 yıldır iktidarda faşist bir rejimin olduğu gerçeğini hesaba katmadan bugün olup bitenleri doğru yorumlamak mümkün değildir. Türkiye’de son birkaç hafta içinde yaşananlar olağan burjuva rejimin olduğu bir ülkede gerçekleşseydi milyonlarca emekçinin sokağa çıkarak iktidarı protesto etmesi ve hatta hükümeti devirmesi beklenebilirdi. Ancak Türkiye’de şu anda milyonlarca emekçi “acaba paramı kurtarabilecek miyim” diyerek iktidardan gelecek açıklamaları bekliyor. Rejim kendi işi görüldükten sonra her şeye “tamam” diyen bir kesim yarattı. Toplumun itiraz etme, mücadele etme reflekslerini zayıflattı. İfşa olan vurguna bakarak rejimin çürümüşlüğünü gören ve lanet okuyan milyonlarca insan da var. Ne var ki toplumdaki öfke büyüse de giderek artan baskılar karşısında bu öfke dışarı taşamıyor. Rejim de artık eskisi gibi rıza üretemediğinin farkında ve bu nedenle baskıları daha da arttırıyor. Belediyelere her gün operasyonlar çekilirken, T24, Kısadalga gibi muhalif haber sitelerine veya sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi. Yalnızca Eylül ayında 1200 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Gazeteciler tutuklanıyor, muhalif yorum yapan sanatçılar gözaltına alınıyor, maden ocağında işçilerin ölmesini protesto eden gençler polis şiddetine uğruyor. Sendikalaşmak, ücretlerini ve çalışma koşullarını iyileştirmek, dahası gasp edilen ücretlerini almak için mücadele eden işçiler şiddet uygulanarak engellenmeye çalışılıyor. Medyanın neredeyse tamamı rejimin kontrolü altında. Emekçiler her gün yalan haberlerle, içeriklerle manipüle ediliyor.
Kendisini tahkim etme çabası içinde yol temizliği yapan, adımlarını hızlandıran rejimin bu yol kazasını atlatıp atlatamayacağı sorusunu bu koşulları hesaba katmadan yanıtlamak yanıltıcıdır. Baskıların artmaya, ekonomik ve toplumsal sorunların büyümeye, çelişkilerin derinleşmeye devam edeceği önümüzdeki süreçte ümidi seçime bağlamak da bir mucizeyle iktidarın kendiliğinden yıkılacağını beklemek de yanlıştır. Faşizme karşı mücadeleyi büyütmekten başka yol yoktur.
[1] Özellikle Tera ve Pusula portföy şirketleri ile hisse değerleri fahiş oranlarda yükseltilen Özata Denizcilik, Gündoğdu Gıda ve Katılımevim gibi şirketlerin etrafında dönen tezgâhta şu ana kadar resmi olarak açıklanan vurgun miktarı 187 milyar lira. Fonlar tasfiye edilmeden birkaç gün önce çıkış yaparak 100 milyon liranın üzerinde kazanç sağlayan 141 gerçek kişi ve 73 şirket olduğu belirtiliyor. Gerçek vurgunun ve bu vurgunda yer alanlarının sayısının çok daha fazla olduğunu tahmin etmek zor değildir.
[2] Levent Toprak, Rejim Yol Temizliğini Hızlandırıyor, 28 Eylül 2026, https://marksist.net/node/8839