Kapitalistleşme sürecinde topraklarından sürülüp yoksulluk uçurumuna itilen insanların trajedisini anlatır Marx: “Feodal hizmetkâr ve maiyet sürülerinin dağıtılması ve halkın zorla topraktan koparılmasıyla yaratılan özgür ve korunmasız proletaryanın, yeni doğmakta olan manifaktürler tarafından, bunların dünyaya gelme hızına uygun bir hızda soğurulması mümkün değildi. Öte yandan, kendi alışık oldukları hayat tarzından aniden uzaklaştırılan bu insanlar, yeni şartların gerektirdiği disipline hemen uyum gösteremezlerdi. Bunlar, kısmen kendi eğilimlerinin sonucu olarak, kısmen de koşulların zorlamasıyla, büyük ölçüde dilencilere, soygunculara ve serserilere dönüştü. Bu nedenle Avrupa’da 15. yüzyılın sonunda ve bütün 16. yüzyıl boyunca serseriliğe karşı kanlı şiddet yasaları çıkarıldı. Bugünkü işçi sınıfının ataları, düşürülmüş bulundukları serserilik ve yoksulluktan sorumlu tutulup cezalandırıldı.”
Yasa koyucunun buyurduğu cezalar konusuna örnek olması açısından, İngiltere kralı VI. Edward’ın saltanatının birinci yılında çıkarttığı yasa ibret vericidir. Marx’tan okuyalım: “1547’de çıkan bir yasa, işten kaçan bir kişinin, onu aylak olarak ihbar eden kişiye köle olarak verilmesini emrediyor. Efendi, bu köleyi ekmek ve su ile besleyecek, hafif çorba içirecek ve uygun gördüğü et artıklarını verecekti. Kırbacın ve zincirin yardımıyla ona, ne kadar iğrenç ve bayağı olursa olsun, istediği işi yaptırmak hakkına sahipti. Köle, 14 günlüğüne ortadan kaybolursa müebbet köleliğe mahkûm edilecek ve kızgın bir demirle alnına veya yanağına S harfi dağlanacak –Slave (köle) sözcüğünün ilk harfi–; üçüncü kez kaçarsa hain olarak idam edilecekti. Efendi, onu, herhangi başka taşınabilir meta veya çiftlik hayvanı gibi satabilir, miras yoluyla devredebilir, başkasına kiralayabilirdi. Efendilerine karşı herhangi bir girişimde bulunan köleler yine ölümle cezalandırılacaktı. Durumdan haberdar edilen sulh hâkimleri herifi takip edecekti. Üç gündür ortalarda dolaşan bir serseri yakalandığında göğsüne kızgın demirle V işareti basılacak –Vagabond (serseri)– ve prangaya vurularak sokakta ya da başka hizmetlerde çalıştırılmak üzere doğduğu yere gönderilecekti. Serseri, yanlış bir doğum yeri gösterdiği takdirde ceza olarak bu yerin sakinlerinin veya loncasının müebbet kölesi olacak ve bir S harfi ile işaretlenecekti. İsteyen herkes, serserinin çocuklarını alma ve erkekleri 24 yaşlarına kadar, kızları ise 20 yaşlarına kadar çırak olarak tutma hakkına sahipti. Kaçmaları durumunda, bu yaşlara kadar, onları diledikleri gibi zincire vurabilecek, kırbaçlayabilecek vb. ustalarının köleleri olacaklardı. Her efendi, onu daha iyi tanımak ve daha emin olmak için kölesinin boynuna, kollarına veya bacaklarına bir demir halka geçirebilirdi.” Kral I. James döneminde, ıslah olmayan ve tehlikeli hırsızların sol omuzları üzerine R harfi –Rogue (hırsız) sözcüğünün ilk harfi– damgalanması ve ağır çalışma cezası ile cezalandırılması hükmü getirildi. Aynı hüküm gereğince, tekrar dilenirken yakalananlar ise derhal idam edileceklerdi.
“Böylece, mülklerinden zorla sürülüp çıkarılan ve serseriliğe mahkûm edilen kır nüfusu korkunç bir terör aracı olarak yararlanılan yasalar altında kırbaçla dövülmek, kızgın demirle dağlanmak ve her türlü işkence altında inletilmek suretiyle ücretli çalışma sisteminin zorunlu kıldığı disipline alıştırıldı.” Kapitalizme serbest işgücü sağlamanın zalim sonuçlarından biri olan bu yasalar, çeşitli krallar dönemini kapsamak üzere 18. yüzyılın başlarına kadar yasal olarak yürürlükte kaldı.
Marx, kapitalist gelişmenin olağan seyrine açıklık getirir: “Bir uçta işin maddi koşullarının sermaye olarak belirmesi ve diğer uçta emek güçlerinden başka satacak hiçbir şeyleri olmayan insanların ortaya çıkması yetmez. Bunların kendilerini gönüllü olarak satmaya zorlanmaları da yetmez. Kapitalist üretimin gelişimi içinde, eğitimleri, gelenekleri ve alışkanlıkları dolayısıyla bu üretim tarzının zorunluluklarını apaçık doğa yasalarıymış gibi gören bir işçi sınıfı oluşur. Bu üretim tarzı tam bir gelişme düzeyine ulaşır ulaşmaz, işleyişi ile her türlü direnci kırar; göreli bir nüfus fazlasının sürekli varlığı, emek arz ve talebi yasasını ve dolayısıyla ücreti sermayenin değerlenme ihtiyaçlarına uygun sınırlar içinde tutar ve iktisadi ilişkilerin sessiz baskısı kapitalistin işçi üzerindeki kesin egemenliğini tamamlar. Gerçi, iktisat dışı, dolaysız zora yine başvurulur, ama yalnızca istisnai olarak. İşlerin normal akışı sırasında işçi, «üretimin doğal yasaları»na, yani kapitalist üretimin kendi mekanizması ile yaratılan, güvence altına alınan ve ebedileştirilen sermaye bağımlılığına terk edilebilir.”
Oysa kapitalist üretimin tarihsel doğumu sırasında durum başkadır. “Doğum halindeki burjuvazi, ücretleri «düzenlemek», yani kâr yapma ihtiyaçlarının gerekli kıldığı sınırlar içinde tutmak, iş gününü uzatmak ve bizzat işçinin kendisini normal bir bağımlılık derecesinde tutmak için devlet zoruna ihtiyaç duyar ve bunu kullanır.” Marx’ın önemle vurguladığı gibi, bu zor “ilk birikim”in temel bir unsurudur. Bu nedenle, gerek İngiltere’de gerek Fransa’da 14. yüzyılda ücretli emek mevzuatı hakkında krallarca çıkarılan buyruklar işçinin sömürülmesini hedef alan ve ona düşmanlığını ortaya koyan nitelik taşımıştır. Bu gerçeklik A. Smith’in satırlarında da ifadesini bulmuştur: “Yasa koyucu ne zaman efendilerle işçiler arasındaki anlaşmazlıkları halletmeye kalkışsa, daima efendilere danışır.”
Bu gerçekler bir yana, o dönemlerde kapitalizm henüz yolunun başındadır. Marx o dönemdeki duruma açıklık getirir: “14. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış olan ücretli işçiler sınıfı o zamanlar ve bunu izleyen yüzyılda nüfusun ancak çok küçük bir kısmını oluşturuyordu. Konumları, kırdaki bağımsız köylü tarımı ve kentlerdeki lonca örgütleri sayesinde güçlü bir biçimde korunuyordu. Kırda olsun, kentte olsun, ustalar ve işçiler toplumsal bakımdan birbirlerine yakın durumdaydı. Sermayenin emek üzerindeki egemenliği yalnızca biçimseldi, yani üretim tarzının kendisi henüz kapitalist bir karakter kazanmış değildi. Sermayenin değişir unsuru, değişmez unsuruna oranla çok ağır basıyordu. Bundan dolayı, her sermaye birikimi ile birlikte ücretli emek talebi hızla artıyor, buna karşılık ücretli emek arzı bunu ancak yavaş bir biçimde izliyordu. Ulusal ürünün daha sonraları sermayenin birikim fonuna dönüşen büyük bir kısmı, o zamanlar henüz işçinin tüketim fonuna katılıyordu.”
Kapitalizm işçi sınıfının iliğini kemiğini sömürerek ilk birikimini sağladığı dönemde işçilere hiç göz açtırmadı. Örneğin İngiltere’de “İşçilerin birlik oluşturmaları, 14. yüzyıldan, birlik karşıtı yasaların kaldırıldığı 1825 yılına kadar ağır bir suç sayıldı. 1349 tarihli işçi statüsü ile bundan sonra çıkarılanların ruhunu açıkça gösteren, ücretler için devlet tarafından bir üst sınırın dayatılmasına karşın, bir alt sınırın kesinlikle söz konusu olmamasıydı.” 16. yüzyılda işçilerin durumu daha da kötüleşmişti. Reel ücretler düşmüştü. Bir yandan ücretleri düşük tutmayı sağlayan yasalar yürürlükteydi, öte yandan “kimsenin hizmetine almak istemediği” kişiler hâlâ kulakları kesilerek cezalandırılıyor ve bu kişiler damgalanıyordu.
Gerçek manifaktür döneminde ise kapitalist üretim tarzı, ücretler hakkındaki yasal düzenlemeleri uygulanamaz olduğu kadar gereksiz kılacak kadar güçlendi. Ama kapitalistler, icabında kullanmamız gerekir düşüncesiyle eski cephaneliğin silahlarından yoksun kalmak istememiş ve krallar ücret artışlarını sınırlayan yasalar çıkartmışlardı. Fakat kapitalizm geliştikçe durum değişmeye başladı. Nitekim dört yüz yılı aşkın bir süre boyunca ücretlerin hiçbir biçimde aşmaması gereken üst sınır hakkında yasalar üretilen İngiliz Avam Kamarasında, 1796 yılında tarım işçileri için yasal bir asgari ücret önerildi. Ve sonunda 1813’te, ücretlerin yükseltilmesini engelleyen yasalar kaldırıldı.
Kuşkusuz asıl önemlisi, 1825 yılında proletaryanın tehditkâr tutumu neticesinde, işçi birliklerine karşı çıkarılmış olan barbarca yasaların kaldırılmasıydı. Önce bunlar yalnızca kısmen, 1859 yılında ise tamamen kaldırıldı. Sonunda, 29 Haziran 1871 tarihli yasa, işçi sendikalarını yasal olarak tanıyarak eski döneme son verdiğini iddia etti. Ama aynı tarihli diğer bir yasa ile işçi birliklerine yönelik sınırlamalar fiilen devam ettirilecekti. Grev veya lokavt halinde işçilerin mücadele sırasında yararlanabilecekleri araçlar, parlamenter el çabukluğuyla genel hukuk alanından çıkarılıp, yorumlanmaları bizzat fabrikatörlere bırakılmış olan istisnai bir ceza mevzuatının kapsamına sokulmuştu. Marx’ın meselenin özünü vurgulayan ifadesi yaşanan bu süreci çarpıcı şekilde özetler: “Görüldüğü gibi, İngiliz parlamentosu, beş yüzyıl boyunca utanmazca bir bencillikle işçilere karşı kapitalistlerin kalıcı bir Trades’ Union’ı (sendikası) olarak hareket ettikten sonra, grevleri ve Trades’ Unions’ı yasaklayan yasaları ancak kitlelerin baskısı altında zorla ve istemeye istemeye kaldırmıştı.”
Yukarıdaki açıklamalarla, özgür ama korunmasız proleterin zor yoluyla yaratılışı, emekçiyi ücretli işçiye dönüştüren kanlı disiplin, emeğin sömürülme derecesiyle birlikte sermaye birikimini polisiye önlemlerle arttıran devlet müdahaleleri gözler önüne serilmiştir. Bundan sonra Marx şu soruyu sorar: “Kapitalistler ilk olarak nerede ortaya çıktı?” Bu sorunun yanıtını tarihsel gelişmeler temelinde yanıtlayacaktır Marx. Öncelikle büyük toprak sahipleri ile kapitalist çiftçi arasındaki ayrım noktası önemlidir. “Kır nüfusunun mülksüzleştirilmesi, dolaysız olarak, yalnızca büyük toprak sahiplerini yaratır. Kapitalist çiftçinin doğuşuna gelince, yavaş ve yüzlerce yıl alan bir süreç olduğundan, bunu, deyim yerindeyse, el yordamıyla izleyebiliriz. Bağımsız küçük toprak sahiplerinin yanı sıra serfler, çok farklı mülkiyet ilişkileri içinde bulunuyordu ve dolayısıyla da kurtuluşları çok farklı ekonomik koşullar altında olmuştu.”
İngiltere tarihindeki ilk çiftçinin durumu ve dönüşümüne dair bilgi verir Marx: “İngiltere’de ilk çiftçi örneği, kendisi de bir serf olan, bailiff’ti (kâhya). Bunun durumu, eski Roma’daki villicus’un durumuna benziyordu, ancak hareket alanı daha dardı. Bailiff, 14. yüzyılın ikinci yarısında, yerini, tohum, hayvan ve tarım araçlarını kendisine toprak sahibinin sağladığı bir çiftçi tipine bırakmıştı. Bunun durumu köylülerinkinden pek farklı değildi. Yalnızca daha fazla ücretli emek sömürüyordu. Çok geçmeden métayer (ortakçı), yarıcı çiftçi haline geldi. Tarım için gerekli sermayenin bir kısmını kendisi, bir kısmını da toprak sahibi sağlıyordu. Toplam ürün, sözleşmeyle belirlenen bir orana göre ikisi arasında paylaşılıyordu. Bu biçim İngiltere’de hızla ortadan kalkmış ve yerini gerçek anlamındaki toprak kiracılığı almıştı. Kiracı çiftçi kendi sermayesini kullanır, bunu ücretli işçi çalıştırarak çoğaltır ve elde ettiği artık ürünün bir kısmını parasal ya da ayni toprak rantı olarak toprak beyine öder.”
“15. yüzyıl boyunca bağımsız köylü ve hem başkalarının işlerinde gündelikçi olarak çalışan hem de kendi başına toprak eken tarım işçisi kendi emekleriyle zenginleştikleri sürece, çiftçinin gerek içinde bulunduğu koşullar gerekse üretim alanı aynı derecede mütevazı bir gelişme düzeyinde kaldı. 15. yüzyılın son üçte birinde başlayıp 16. yüzyılın neredeyse tümü boyunca (ama son on yılları hariç) süren tarım devrimi, kır nüfusunu yoksullaştırdığı ölçüde, çiftçiyi zenginleştirdi. Ortak otlakların vb. gasp edilmesi ona hemen hemen hiç masrafa girmeden hayvanlarını büyük ölçüde artırma olanağını verdi ve sayısı artan hayvanlar da ektiği topraklar için bol gübre sağladı.”
16. yüzyılda ise önemli gelişmeler yaşanır. Öncelikle tarım işçilerinin ücretleri düşer ve böylece eskiden ücretlere giden kısım şimdi çiftlik kârına katılır. Bunun yanı sıra, çiftçinin ödemek zorunda olduğu toprak rantı azalırken, bütün tarım ürünlerinin fiyatlarındaki sürekli yükselme, çiftçinin parasal sermayesini, onun bir şey yapmasına gerek kalmadan büyütmüştür. Çiftçi, böylece, hem çalıştırdığı işçilerinin ve hem de toprağını kiraladığı mülk sahibinin sırtından zenginleşmiştir. “Bu nedenle” der Marx, “İngiltere’nin 16. yüzyılının sonlarında o zamanki koşullara göre zengin bir «kapitalist çiftçiler» sınıfına sahip olmasında şaşılacak bir şey yoktur”.
Kır halkının aralıklı olarak ve sürekli yeniden gündeme gelen mülksüzleştirilmesi ve kovulması, kentlerdeki sanayiye, yeniden ve yeniden, lonca ilişkilerinden tamamen kurtulmuş proleter kitleleri sağlamıştı. İlk birikimin bu unsuru önemliydi. Çünkü kendi topraklarını işleyen bağımsız köylülerden oluşan kır nüfusundaki azalma, yalnızca sanayi proletaryasındaki yoğunlaşmaya karşılık gelmekle kalmamıştı. Toprak mülkiyeti ilişkilerindeki devrime, tarım yöntemlerinin iyileştirilmesi, elbirliği düzeyinin yükselmesi, üretim araçlarının yoğunlaşması vb. eşlik etmişti. Tarım işçilerini sadece daha yoğun bir biçimde çalıştırmakla yetinilmemiş, aynı zamanda bunların kendileri için işledikleri tarlalar da giderek daralmıştı. Tarımsal nüfusun bir kısmının serbest hale getirilmesiyle, bunların daha önceki beslenme araçları da serbest hale gelmişti. Şimdi bunlar değişen sermayenin maddi unsurlarına dönüştürülmüştü. Mülksüzleştirilen ve yerlerinden atılan köylüler, bundan böyle tüketeceği şeylerin değerini, ücret biçiminde yeni efendisinden, yani sanayici kapitalistten satın almak zorundaydı. Marx, geçim araçları için bu söylenenlerin, sanayiye hammadde olan yerli tarımsal ürünler için de geçerli olduğunu belirtir. Bunlar da yukarıda değinilen gelişmeler neticesinde, artık değişmeyen sermayenin bir unsuruna dönüşmüştür.
Marx, Prusya kralı II. Friedrich zamanında keten eğiren Vestfalya köylülerinin durumundan örnek verir. Bu köylülerden bir kısmı ansızın topraklarından kovuldukları ve geride kalanların ise büyük çiftçilerin gündelikçileri haline getirildikleri durumda, “üretilen ketenin bir tek lifinde bile değişme olmamış, ama bedenine yeni bir toplumsal ruh girmiştir”. O bundan böyle, manifaktür sahibinin değişmeyen sermayesinin bir bölümünü oluşturur. Keten iplik üretimi için harcanan ek emek, eskiden sayısız köylü ailesi için bir ek gelir olur ve Prusya kralına ödenen vergi haline gelirdi. Şimdi ise bu, onu kendi hesabına başkalarına eğirten ve dokutan az sayıda kapitalistin kârına dönüşmüştür. Eskiden ülkenin dört bir yanına dağılmış olan iğler ve tezgâhlar, şimdi, işçiler ve hammaddeler ile birlikte, birkaç büyük iş barakasında toplanmıştır. İğler, dokuma tezgâhları ve hammaddeler bundan böyle iplikçiler ve dokumacılar için bağımsız bir hayat sağlayan araçlar olmaktan çıkmış, onlara kumanda eden ve emeklerini karşılığını ödemeden emmeye yarayan araçlar haline gelmiştir.
Marx’ın Prusya’da yaşanan değişimden örnekleyerek verdiği bilgi, sanayi sermayesi için iç pazarın yaratılmasını somutlaması bakımından da önem taşır. Marx’tan okuyalım: “Kır halkının bir kısmının mülksüzleştirilmesi ve kovulması, sanayi sermayesi için işçilerle birlikte bunların geçim ve çalışma araçlarını serbest hale getirmekle kalmaz, iç pazarı da yaratır. Gerçekten, küçük çiftçileri ücretli işçi, geçim ve çalışma araçlarını ise sermayenin maddi unsurları haline getiren olaylar, aynı zamanda sermayenin iç pazarını yaratır. Eskiden köylü ailesi sonradan büyük bir kısmını kendisinin tüketeceği yiyecekleri ve ham maddeleri, kendisi üretir ve işlerdi. Bu yiyecek maddeleri ve ham maddeler, şimdi meta haline gelmiş bulunuyor; şimdi bunları büyük çiftçiler satmaktadır; manifaktürler bunların pazarlarını oluşturmaktadır. İplik, keten bezi, kaba yünlü eşya gibi ham maddeler, daha önce köylü ailesinin kendi içinde elde edilen ve kendi ihtiyaçlarını gidermek için işlenen ve dokunan bu şeyler, şimdi manifaktür eşyası haline gelmiş bulunuyor; kır bölgeleri de bunların sürüm pazarlarını oluşturuyor. Şimdiye kadar ihtiyaçlarını bir sürü küçük ve kendi hesabına çalışan üreticilerden aldıkları öteberiyle gideren binlerce dağınık alıcı, artık, sanayi sermayesinin sağladığı metaların sürüldüğü büyük bir pazar oluşturmaktadır. Böylece, daha önce kendi başlarına faaliyette bulunan köylülerin mülksüzleştirilmeleri ve üretim araçlarından koparılmaları ile kırlarda tarım faaliyetinin yanı sıra yürütülen yan imalât faaliyetlerinin yok olması ve manifaktürün tarımdan kopup ayrılması süreçleri el ele gidiyor. Gerçekten de, bir ülkenin iç pazarı, kapitalist üretim tarzının muhtaç olduğu genişlik ve istikrarı, ancak, kırlardaki ev sanayisinin yok olması ile kazanabilir.”
Bu değişim sürecini yaşayan ülkelerde manifaktür, ulusal üretime ancak pek yavaş bir biçimde egemen olmuştur. Belirli bir süre boyunca asıl dayanağı, her zaman kentlerdeki zanaatlar ile taşrada tarımsal faaliyetlerin yanı sıra bir yan faaliyet olarak yürütülen ev sanayisidir. Bu süreçte manifaktür, tarımı yan faaliyet, manifaktüre doğrudan doğruya veya tüccar aracılığıyla ürün satmaya yönelik sınai çalışmayı asıl faaliyet olarak yürüten yeni bir küçük köylüler sınıfı yaratmıştır. İngiltere’de 15. yüzyılın son üçte birinden itibaren kapitalist işletme biçiminin tarımda gittikçe yaygınlaşması ve köylülerin gittikçe artan ölçüde perişan olup ortadan kalkmaları çeşitli şikâyetlere yol açmıştır. Diğer yandan yine belirli bir süre boyunca, İngiltere’de değişik dönemlerde kâh tahıl üretimi kâh hayvancılık ön plana geçmiş ve buna bağlı olarak da köylü tarım işletmelerinin kapsadığı alanda dalgalanmalar olmuştur. Ve ilk olarak ancak büyük sanayi, beraberinde getirdiği makinelerle kapitalist tarımın sürekli temelini atmış, kır halkının büyük çoğunluğunu köklü bir biçimde mülksüzleştirmiş, iplikçilik ve dokumacılığı kökünden söküp kazıyarak kırlardaki ev sanayiinin tarımdan ayrılması sürecini tamamlamıştır. “Ve böylece de, ilk kez, bütün iç pazarı sanayi sermayesi için ele geçirmiştir.”
(devam edecek)