Savaş Harcamaları Kapitalizm İçin Yük mü?
ABD ve İsrail, İran’ı bir ayı aşkın süredir yoğun biçimde bombalıyor. ABD sözcüleri bir aylık sürede 11 binden fazla hedefin vurulduğunu açıkladılar. İlk kez kullanılan yeni nesil füzelerden, Tomahawk tipi seyir füzelerine, 9 ton ağırlığındaki sığınak delici ağır bombalardan güdümlü bombalara kadar on binlerce yüksek teknoloji ürünü pahalı mühimmat İran’ın üzerine yağdırıldı. Bunların yanı sıra İran’ın karşı saldırılarını önleyebilmek için de çok sayıda hava savunma sistemi füzesi kullanılmış durumda. Kullanılan mühimmatla, savaş uçaklarının, gemilerinin operasyon maliyetleri gibi unsurlar birlikte düşünüldüğünde bu savaş için daha şimdiden muazzam bir harcamanın yapıldığını görmek zor değil. İşte bu noktada kimi yorumcular “savaş harcamaları o kadar yüksek ki ABD buna uzun süre dayanamaz” diyorlar ve savaşın maliyetinin doğurduğu yük nedeniyle ABD’nin savaşı sonlandırma eğilimine gireceği yönünde değerlendirmelerde bulunuyorlar.
Savaşların ekonomisi ve “barış” dönemlerinde yapılan silahlanma harcamalarının etkileri yıllardır tartışılan önemli konular. Bu konular çok çeşitli yönleriyle ele alınıp değerlendirmeler yapılıyor. Savaşların ekonomiye zarar verdiğini, askeri harcamalar nedeniyle kamu kaynaklarının israf edildiğini, oysa bunların yerine ekonomide çok daha verimli sonuçlar üretecek yatırımlar yapılabileceğini anlatan savaş karşıtı pek çok değerlendirme mevcut. Bunlar toplumda savaş ve silahlanma karşıtı duyguları kuvvetlendirmeyi amaçlasa bile gerçek durumu tüm ilişkileriyle birlikte ortaya koymadıkları için yararsız hatta zararlı yorumlardır. Emperyalist savaşın kapitalist sınıfın çıkarlarıyla doğrudan ilişkisinin üzerinden atlayarak savaşa sınıflar üstü ahlâkçı bir bakış açısıyla yaklaşmak sorunludur. Ancak ne yazık ki Marksist olduklarını iddia edenler de dâhil olmak üzere savaş karşıtı cephede bu türden yaklaşımlar son derece yaygındır.
Savaş karşıtı mücadelede savaş ve askeri harcamaların emekçi sınıfların yaşam koşullarında yol açtığı olumsuz etkilerin teşhiri bakımından doğru olan noktaları dile getirmek anlamlıdır. Ancak bu noktaları savaşın ekonomiye zarar verdiği ya da kapitalizmin yükünü arttırdığı, bu nedenle egemenler üzerinde de caydırıcı bir etki yaptığı şeklinde sonuçlara bağlamak doğru değildir. Örneğin bu yaklaşıma sahip olanlar, savaş sırasında devletlerin, eğitim, sağlık, altyapı gibi alanlara yönelecek kaynakları, silah üretimi, askeri lojistik ve savaş operasyonlarına aktardıklarını söylerler. Bir tank üretmenin, aynı kaynaklarla yapılabilecek hastanelerden, okullardan vazgeçmek demek olduğunu, bunların da toplumun refahını doğrudan düşürdüğünü eklerler. Savaşın, fabrikaları, yolları, enerji altyapısını yıktığına, nitelikli işgücünü ölüm, zorunlu göç ve sakatlık gibi sebeplerle azalttığına dikkat çekerler. Savaşların genellikle, vergi artışı, borçlanma, enflasyona neden olan para basımı ile finanse edildiğini, böylece devlet bütçesinin bozulduğunu anlatırlar. Savaşın, ekonomiyi canlandıran bir araç olmaktan ziyade, kaynak israfına yol açan, sermaye birikimini yok eden, toplumsal refahı düşüren, uzun vadede büyümeyi baskılayan ve krizlere sebep olan bir olgu olduğunu savunurlar. Ancak böyle yaparak doğruyla yanlışın iç içe geçtiği, sapla samanın karıştığı bir tablo ortaya koymuş olurlar.
Dile getirilen pek çok olgunun, savaşın emekçiler cephesine yansıması bakımından doğru olduğuna hiç şüphe yoktur. Ancak kapitalizm ne zaman emekçilerin çıkarlarını gözeten, toplumun tümünün yararına politikalar izleyen bir sistem olmuştur ki, biz ondan toplumun yararını gözetmesini bekleyelim? Kapitalist üretim ne zaman toplumun tümünün ihtiyaçlarını gözeterek yapılmıştır? Meta üretimi, üretim araçlarının sahibi olan kapitalistlere istedikleri düzeyde kâr sağlayacağı koşullarda yapılmaz mı zaten? Kapitalistler için, sermayesinin büyümesini sağlıyorsa, metanın ne olduğunun, mesela patates mi yoksa bomba mı olduğunun herhangi bir önemi var mıdır? Milyarlarca dolarlık savaş sanayiinin varlığı bu soruya açık bir cevaptır zaten. Ayrıca savaşlar mı krizlere yol açar yoksa krizler mi savaşları gerekli kılar? Savaşların kapitalizmin krizlerini aşmak için yapıldığını geçen yüzyıldaki büyük dünya savaşlarının ortaya koyduğunu görmek çok zor değil herhalde.
Savaşın niteliğini belirleyen temelleri görmezden gelerek savaşı kötü, çılgın, ihtiraslı politikacıların çıkardığını, savaş nedeniyle yaşanan tüm sorunların yanı sıra korkunç bir israfın da meydana geldiğini söyleyenler niyetlerinden bağımsız biçimde emekçilerin yanlış politikaların peşinden sürüklenmelerine neden oluyorlar demektir. Kapitalizmin üst aşaması olan emperyalist sistemin temel özelliklerini doğru kavramadan savaş konusunda işçi sınıfının politik tutumunu sağlıklı biçimde oluşturması mümkün olamaz. Savaş kapitalizmin olmazsa olmaz bir parçası, hayata geçirmekten kaçınamayacağı bir yönüdür. Emperyalist rekabetin belirli koşullarda aldığı en sert biçimdir. Emperyalist rekabet her dönemde silahlanmayı ve silahların geliştirilmesine dair yatırımları zorunlu kılar ve savaş harcamalarının yapılmasını sürekli hale getirir. Bu nedenle tekelci sermaye için savaş harcamaları “irrasyonel bir yük” değil, sermayenin uluslararası yeniden paylaşım mücadelesinin zorunlu sonucudur. Savaş ve silahlanma harcamaları, aynı zamanda üretimin artması için tetikleyici işlev gören, kapitalistlerin ihtiyaç duyduğu dönemlerde ekonomiyi canlandıran çok önemli kaldıraçlardır. Yani savaş harcamaları tekelci sermaye için yük olmak bir yana sistemin işleyişinin gereğidir.
Nitekim tıpkı İkinci Dünya Savaşında olduğu gibi bugün de çelik ve otomotiv tekellerinin üretim tesislerini savaş sanayiine entegre ettiklerini görüyoruz. Örneğin Almanya’da otomobil fabrikalarındaki bantları kapatarak on binlerce işçi çıkaracağını açıklayan Volkswagen, şimdi bu bantlarda füze de dâhil olmak üzere savaş araçları üretmeye başlıyor ve ilk siparişlerini İsrail’den alıyor! Trump yönetimi İran savaşı için 200 milyar dolarlık bir ek askeri bütçe talep ederken, 2027 yılı için talep ettiği askeri bütçenin büyüklüğü 1,5 trilyon dolardır. Bu, savaş bütçesinde yüzde 50’lik bir artışa karşılık gelmektedir. Tüm bunlar savaşın “ağır maliyet yüzünden” durdurulmak bir yana yeni cephelere yayılmasının planlandığını göstermektedir.
Savaşlarla kapitalist sistem arasındaki bu kopmaz bağı göstermeden savaşı anlamak da gidişatına dair sağlıklı belirlemeler yapmak da mümkün olamaz. Bu bağı göz ardı ederek savaşın maliyetinin savaşın gidişatına dair finans kapital zirvelerinin kararlarını belirleyeceğini söylemek çok anlamsız olur. Çünkü kapitalizmde zaten savaş ekonomisinin ortaya çıkardığı yüksek kârlar sermaye sınıfına akarken, maliyeti emekçiler öder. Ne var ki, emperyalist savaşlarda savaş maliyetlerinin yük oluşturduğuna dair değerlendirmeler hiç eksik olmaz. Elbette savaşın her türlü maliyeti emekçiler için yüktür, yıkımdır. Ama kapitalizm için savaş harcamalarının yük olması bir yana bu harcamalar tekelci sermaye açısından “korkunç kârlar” demektir.
Elif Çağlı 2008 yılında yazdığı “Uzak ve Yakın Tarihin Prizmasından Yansıyanlar” makalesinde, ABD’nin Irak savaşı dolayısıyla yaptığı harcamaların muazzam boyutlara ulaştığı ve artık çok pahalıya patlayan savaşın sürdürülemez hale geldiğini söyleyenlere şöyle yanıt veriyordu:
“Askeri harcama ve askeri yatırımların diğer harcama ve yatırım kalemlerinden farklı olarak kapitalizme yük oluşturacağı görüşü, olsa olsa, kapitalist ekonominin özelliklerini bilmemek ya da bilmezden gelmek demektir. Oysa devrimci Marksizmin öteden beri aydınlattığı üzere, askeri harcamaların yükseltilmesi ve savaşların yaygınlaştırılması kapitalizmin büyük kriz dönemlerine eşlik eden gerçeklerdir. Askeri harcamalar, üzerinde durduğumuz yanlış görüşlerin tam tersine kapitalist çıkarlar açısından bakıldığında, ekonomiye olumsuz bir yük teşkil etmek bir yana ekonomik işleyişi hızlandırıcı ve durgunluktan çıkarıcı bir çarpan hizmeti görürler. Bu nedenle, günümüz benzeri kritik dönemlerde kamuoyunu aldatmak için dışarıya ve basına hangi tür haber sızdırılırsa sızdırılsın, finans kapital zirvelerinde kapalı kapılar ardında savaşların nasıl sona erdirileceği ya da askeri harcamaların nasıl kısılacağı gibi konular değil, tam tersi konular tartışılıp karara bağlanır. Kimi entelektüeller ABD emperyalizminin artan savaş harcamaları nedeniyle artık Ortadoğu’da veya Kafkasya’da, Afganistan’da vb. savaşları sürdüremeyeceği ve dolayısıyla barışçı bir politikaya geçiş yapacağı türünden görüşlerle oyalanadursunlar, ABD emperyalizminin ekonomik durgunluk tehlikesine karşı savaş makinesini nasıl körüklediği ortadadır.”[1]
ABD emperyalizminin askeri harcamaları kısmak, savaşları durdurmak şöyle dursun hangi boyutlara ulaştırdığını bugün çok açık görmüyor muyuz? Emperyalist paylaşım savaşının ateşinin yayılmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak, askeri harcamalar tüm dünya genelinde muazzam miktarlarda artmış durumdadır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsünün (SIPRI) en güncel veri seti olan 2024 yılına ait rakamlarda bile bu artış kendini net biçimde ortaya koymaktadır.[2] Buna göre dünya askeri harcamaları 2024 yılında 2,72 trilyon dolara ulaşarak 2023 yılına göre %9,4 artış göstermiştir ve bu yükseliş “Soğuk Savaş”ın sona ermesinden bu yana görülen en büyük yıllık artış olmuştur. Bu harcamaların dünya Gayri Safi Yıllık Hasılasına oranı %2,5’tir. Askeri harcamalardaki artışın önemli bir yönü de bunun belirli bölgelerde değil tüm dünyada gerçekleşmesidir.
2023 yılı silah gelirleri verilerine göre, dünyanın en büyük 10 silah üretim ve askeri hizmet şirketi sıralamasına bakıldığında da ilk beş şirketin ABD merkezli olduğu görülmektedir. Bunlardan Lockheed Martin 61 milyar dolara yakın, RTX ise 40,5 milyar dolar gelir elde etmişlerdir. Bu veriler emperyalist savaş ekonomisinde devasa bir talebin oluştuğunu, bu talebi karşılayan kapitalist şirketler için sermaye birikim olanağının muazzam miktarda arttığını göstermektedir. Burjuvazinin bu “yükü” seve seve çekmeye razı olduğu açık değil midir?
Emperyalist savaş, emekçilerin daha da yoksullaşmasına, ölmesine, yaralanmasına, yerinden yurdundan olmasına neden olurken, kapitalistler açısından sermayelerini büyütmeleri için yeni olanaklar yaratmaktadır. Rosa Luxemburg bu çelişkiyi “Ağustos ve Eylül aylarında ölüme gönderilmek üzere trenlere bindirilen askerler, kârların yabani otlar gibi fışkırdığı Belçika, Vosges ve Mazuryan Gölleri’ndeki ölüm tarlalarında çürüyor” diye anlatmıştı bir yazısında. Luxemburg’un bu sözleri, emperyalist savaşın iki yüzünü berrak biçimde ortaya koyar. Bir yanda emekçilerin kanı ve yıkımı, diğer yanda bu yıkımdan beslenerek artan sermaye. Emperyalist savaş, bedelin emekçiler tarafından ödendiği, kazancın ise sermaye sınıfının kasalarına aktığı bir vahşettir yani. Ama bu vahşet kapitalizmin hamurunda olduğu için kapitalizmi doğrudan hedefine koymayan hiçbir savaş karşıtı mücadelenin başarılı olma şansı yoktur.
Savaşın yükünün egemenlere geri adım attıracağı gibi boş bir beklentinin emekçilere hiçbir faydası olmayacaktır. Emekçiler doğrudan sorunun kalbine yani kapitalizme odaklanmalı, savaş karşıtı mücadelelerini kapitalizme karşı mücadelenin bir parçası olarak örgütlemelidirler. Silah sanayiinin faaliyetini aksatmaya, durdurmaya yönelik grevler ya da askeri malzemelerin nakliyesini engelleyecek taşıma sektörü grevleri gibi etkili mücadele yöntemleri işçi sınıfı mücadelesinin tarihsel miraslarıdır. Bugün bunların hatırlanması ve yeni işçi kuşaklarına aktarılması önemli bir görev haline gelmiştir. Sendikaların, savaş karşıtı bildirileri yayınlamaktan ibaret etkisiz faaliyetlerinin yerini bu temelde örgütlenen eylemlerin alması için çaba göstermek, emperyalist savaşlara karşı olan bütün emekçilerin sorumluluğudur.
[1] Elif Çağlı, Uzak ve Yakın Tarihin Prizmasından Yansıyan Gerçekler, 1 Ekim 2008, https://marksist.net/node/1884
[2] SIPRI Yearbook 2025