ABD’nin 250 Yılı: Devrim, Emperyalist “İmparatorluk” ve Yeni Tarihsel Eşik
Modern çağda hiçbir ülke, ABD kadar yoğun bir ideolojik anlatı ve mit üretiminin konusu olmadı: “Fırsatlar diyarı”, “özgürlükler ülkesi”, “demokrasinin beşiği”, “dünya barışının koruyucusu”… Amerikan egemen sınıfıyla birlikte, dünyanın dört bir yanındaki burjuva ideologları bu anlatıyı yeniden ve yeniden üretmek için büyük çaba harcadılar. Bu bombardımanın resmi tarih yazımıyla yahut burjuva akademik üretimle sınırlı kalmadığını da vurgulamak gerekir. Hollywood filmlerinden televizyon dizilerine, popüler müzikten reklamlara, dijital platformlardan bilgisayar oyunlarına uzanan devasa kültür endüstrisi, “Amerikan yaşam tarzı”nı evrensel bir ideal, ABD’yi ise özgürlüğün, demokrasinin ve barışın doğal temsilcisi olarak sunan küresel bir tahayyül inşa etti. Böylece ABD, ekonomik, siyasi ve askeri hegemonyasının yanı sıra ideolojik silahlarının ürettiği çeşitli imgelerle de dünyaya nüfuz etmiş oldu. Neticede yalnızca kendi egemen sınıfının çıkarlarını temsil eden bir burjuva devlet değil, aynı zamanda emperyalist-kapitalist dünya sisteminin baş aktörlerinden biri, hatta bekçisi haline geldi.
Kuruluşunun 250. yılında ABD tarihi bugün yeniden masaya yatırılıyor. Bunun esas nedeni herhangi bir burjuva devletin kuruluşunun çeyrek bin yıllık sembolik eşiğe ulaşmış olması değil kuşkusuz. Bugün tartışılan şeyin dünya tarihinin akışını belirleyen, kapitalist gelişime yön veren, emperyalist düzenin başlıca taşıyıcılarından biri haline gelen tarihsel bir olgu olduğu unutulmamalıdır. Emperyalist-kapitalist sistemin merkezindeki bu devletin kendi içinde derinleşen sınıfsal ve siyasal çelişkiler, yoğunlaşan toplumsal mücadeleler, sorgulanan küresel hegemonyası, dünya ölçeğinde zayıflayan ideolojik üstünlüğü ve hegemonik üstünlüğünü korumak için izlediği saldırgan politika ise bu tarihsel muhasebeyi herkes açısından güncel ve kaçınılmaz kılıyor.
Devrimci Marksistler için tarih, esasında bugünü konuşmak için hatırlanır ve tarihsel muhasebe yarını kurmanın bir aracı olduğunda anlam kazanır. Sömürgecilik ile bağımsızlık, kölelik ile özgürlük, ırkçılık ile eşitlik, sermaye ile emek arasındaki büyük mücadelelerle örülü ABD tarihi; kendi mitlerini yerle bir eden, emperyalist-kapitalizmin güncel çelişkilerini gözler önüne seren bir laboratuvardır.
Kuruluşun karanlık temelleri
ABD’nin kuruluşunu anlamlandırmak için, resmi anlatının başlangıç noktası kabul ettiği 1776 Bildirgesi’nden daha gerilere bakmamız gerekir. Bu bağlamda gözlerimizi 15. yüzyıl Avrupa’sına çevirdiğimizde feodalizmin çözülme sürecinde olduğu, ticaret kapitalizminin güçlendiği bir ekonomik ve toplumsal dönüşümle karşılaşırız. Dönemin zenginleşen tüccar sınıfı yeni pazarlara, ucuz emek gücüne, değerli madenlere ve hammadde kaynaklarına ihtiyaç duyuyordu. Önemli ticaret yollarının Osmanlı’nın kontrolü altında olması ise Avrupa güçlerini Doğu’ya ulaşabilecek alternatif güzergâhlar aramaya yöneltmişti. İşte bu ekonomik ve jeopolitik koşullar denizaşırı seferlerin başlamasına zemin hazırladı. Avrupa monarşilerinin bayrağı altında, ticaret burjuvazisinin sermayesiyle donatılan gemiler Atlas Okyanusuna açıldılar ve Atlantik’in ötesinde yeni bir çağın perdesini araladılar. Bu seferlerin neticesinde ulaşılan Amerika kıtasında, sömürgeci bir yayılma süreci başlayacak, kıta kapitalist ilksel birikimin kaynağı haline gelecekti.
Her şeyden önce bilinmesi gereken şudur ki egemenler tarafından “Yeni Dünya” olarak adlandırılan bu kıta, Avrupalı sömürgeciler ayak bastığı anda bakir bir coğrafya değildi. Tersine binlerce yıldır farklı halkların, medeniyetlerin, dillerin, kültürlerin yaşadığı, farklı toplumsal örgütlenme biçimlerinin süregeldiği, on milyonlarca insanı barındıran canlı bir dünyaydı. Fakat söz konusu kıtanın zorla ele geçirilmesi, kaynaklarının yağmalanması, üzerinde yaşayan halkların kırıma uğratılması egemenlerin tarih yazımında “işgal” ya da “istilâ” olarak kendine yer bulmamıştır. Amerika yerli halklarının varlığı da meşum akıbeti de yüzyıllar boyunca “Amerika’nın keşfi” mitinin gölgesinde bırakılmıştır.
İspanya Krallığı adına okyanusa açılan Kristof Kolomb’un 1492 yılında, yalnızca yaklaşık 100 kişilik bir mürettebatla Atlantik’in ötesindeki topraklara ayak basmasıyla başlayan bu sözde “keşif” ve devamında gelen kolonizasyon süreci, gerçekte yerli halkların topraklarının ve bütün bir hayatlarının gasp edilmesi anlamı taşıyordu. Kıtada hâkimiyet kuran ilk büyük sömürgeci güç İspanya’ydı ve bugünkü Meksika’yı, Orta ve Güney Amerika’nın büyük bölümünü, Karayipler’deki birçok adayı ve Kuzey Amerika’nın bazı bölgelerini denetimi altına almıştı. Portekiz Krallığı, günümüzde Brezilya olarak adlandırılan coğrafyayı sömürgeleştirmişti. Fransa, Hollanda, İsveç Krallıkları ve Çarlık Rusya’sı farklı dönemlerde, kıtanın çeşitli bölgelerini ele geçirmiş görece daha küçük aktörlerdi. Büyük Britanya İmparatorluğu (İngiltere) ise en kalıcı varlığını Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyısı boyunca kurduğu 13 koloniyle tesis etmişti. Başlangıçta birbirinden kopuk ve kırılgan olan bu koloniler zamanla büyüyüp güçlenecek, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu eyaletlerine dönüşecekti.
Sömürgeci güçler, Amerika kıtasını “Yeni Dünya” olarak adlandırmakla kalmadılar; kendi egemenlik alanlarını Yeni İspanya, Yeni Fransa, Yeni Hollanda ve Yeni İngiltere gibi isimlerle tanımladılar. Böylece bu coğrafyayı Avrupa’nın ekonomik, siyasal ve kültürel bir uzantısı haline getirmeye çalıştılar. Birbirleriyle rekabet etmelerine, zaman zaman savaşmalarına rağmen yerli halkların büyük ölçüde tasfiyesi konusunda ortak bir sömürgeci pratiğe sahiplerdi. İşgal edilen bölgelerde katliamlar, zorla yerinden etmeler ve kültürel asimilasyon politikaları birbirini izledi. Avrupa’dan taşınan hastalıklar ve doğrudan şiddet yoluyla milyonlarca insanın canını aldılar. Sayısız yerli toplum ve kültür sistematik biçimde tahrip edildi.[1] Yerli soykırımı bir yanıyla Amerika kıtasının en büyük demografik çöküşüydü, diğer yanıyla da daha ortada ABD yokken onun tarihsel mirasını belirleyecek ilk büyük suç ve yıkımdı. Ancak sömürge düzeninin inşası bununla sınırlı kalmadı ve tarihin en büyük insanlık trajedilerinden birine daha yol açtı.
Esasında Avrupa ticaret burjuvazisi tarafından finanse edilen kolonizasyon sürecinde başta altın ve gümüş olmak üzere değerli madenler yağmalanıyor, plantasyonlar kuruluyor ve pamuk, baharat, şeker kamışı, tütün ve kürk gibi ürünlere dayalı geniş bir ticaret ağı oluşturuluyordu. Bu yağma ve sömürü düzeninin sürdürülebilmesi yalnızca doğal kaynakların ele geçirilmesi ile mümkün değildi. Aynı zamanda kaynakları işleyecek ve mutlak denetim altında tutulabilecek ucuz emek gücünün sağlanmasına bağlıydı. Büyük bölümü kıyımdan geçirilmiş yerli halklar ise ihtiyaç duyulan ölçekte emek gücü kaynağı olmaktan çıkmıştı. Peki, egemenler bu açığı nasıl kapattılar? Tarihin en büyük zorla yerinden etme süreçlerinden birini örgütlemeye yöneldiler. İkinci büyük doğum lekesi milyonlarca Afrikalının köleleştirilmesine dayanan transatlantik köle ticareti olacaktı.
16. yüzyıldan başlayarak Avrupa devletleri ve onların himayesindeki ticaret şirketleri, Afrika kıtasını milyonlarca insanın avlandığı devasa bir suç mahalline çevirdi. Esir alınıp köleleştirilen Afrikalılar, insanlık dışı koşullarda gemilere doldurularak Amerika’ya taşınıyordu. Bu yolculuk hattı açlık, hastalık, işkence gibi ağır koşullar nedeniyle kitlesel bir ölüm kalım koridoruna dönüşmüştü. 16. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında 12 milyon kadar Afrikalı kölenin Atlantik ve Hint Okyanuslarını geçtiği biliniyor. Bunlardan yaklaşık 1,5 milyonunun yolculuk sırasında hayatını kaybettiği ise bilinen başka bir gerçektir.[2]
Avrupa’da üretilen kimi mamul mallar Afrika’ya götürülüyor, burada silah zoruyla köleleştirilen insanlarla değiş tokuş ediliyordu. Köleleştirilen Afrikalılar Amerika’ya taşınıyor, kıtada kurulu plantasyonlarda, madenlerde, çiftliklerde ömür boyu çalıştırılıyordu. Üretilen zenginlik ise Avrupa pazarlarına akıyordu. Burjuva iktisadın “üçgen ticaret” olarak adlandırdığı bu sistem, gerçekte milyonlarca insanın zincire vurulması üzerine yükselen uluslararası bir sermaye birikim mekanizmasıydı ve kapitalizmin gelişiminde belirleyici bir rol oynamıştı.
Karl Marx, ilksel sermaye birikim sürecini çözümlerken kapitalizmin doğuşundaki şiddet ve yağma ilişkisini şu sözlerle vurguluyordu: “Amerika’da altın ve gümüş madenlerinin keşfi, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlerin bunların mezarı haline getirilmesi, Doğu Hint Adalarının fethine ve yağmalanmasına başlanması, Afrika’nın siyah derililerin ticari amaçlarla avlandığı alana çevrilmesi, kapitalist üretim döneminin pembe şafağının işaretleriydi.”[3] Marx’ın bu çözümlemesi kapitalizmin ortaya çıkışının yalnızca ekonomik bir dönüşüm olmadığını, aynı zamanda zor üzerinden gerçekleşen tarihsel bir birikim süreci olduğunu ortaya koyuyor. İşte ABD’nin kuruluşu da aynı tarihsel zeminde, “kapitalizmin pembe şafağını” yaratan büyük suçların üzerinde yükseldi. Özgürlük, eşitlik ve insan hakları iddiasıyla özdeşleşecek olan bu devlet adeta sömürgecilik, soykırım ve köle emeği sömürüsüyle şekillenmiş toplumsal ilişkilerin mirasını devralacaktı.
Amerikan Devrimi, iç savaş ve yeniden yapılanma
18. yüzyılın ortalarında Amerika’daki İngiliz kolonileri, ekonomik bakımdan güçlenmiş bir sömürge toplumuna dönüşmüştü. Sömürge burjuvazisi ve toprak sahibi seçkinler zenginleştikçe Londra’nın merkezi denetiminden rahatsız olmaya başlamıştı. Küresel sömürge rekabetinin bir ürünü olarak Avrupa’nın sömürgeci devletleri arasında cereyan eden Yedi Yıl Savaşı (1756-1763) ise Britanya ile koloniler arasındaki çelişkileri iyice keskinleştirdi. Ağır borç yükü altına giren İmparatorluk, savaşın maliyetini yeni vergiler ve sıkı ticaret denetimiyle kolonilere yüklemeye kalktı. Güçlenen sömürge burjuvazisi ise “temsil olmadan vergi olmaz” sloganıyla buna karşı çıktı. Kolonyal elitler, ekonomik güçlerinin siyasal karşılığını talep ediyordu. Böylece ekonomik çıkarlar etrafında biriken hoşnutsuzluk, kısa sürede İmparatorluk otoritesine meydan okuyan siyasal iktidar mücadelesine dönüştü.
Britanya’nın Amerika’daki kolonileriyle arasındaki gerilim 1773’te iyiden iyiye siyasal kriz halini aldı. 1773 Çay Yasasını ve Britanya Doğu Hindistan Şirketine tanınan ticari ayrıcalıkları protesto eden koloniciler Boston Limanındaki çay yüklerini denize döktüler. 1775’te patlak veren silahlı çatışmalar ise Amerikan Devrimini başlattı. Koloni temsilcilerinin topladığı Kıta Kongresi 4 Temmuz 1776’da kabul ettiği Bağımsızlık Bildirgesi ile “İngiliz tacına olan tüm bağlılıklarından kurtulduklarını ve Büyük Britanya Devleti ile aralarındaki tüm siyasi bağın tamamen çözüldüğünü” ilan etti.
18. yüzyıla damgasını vuran “aydınlanma düşüncesi” etkisiyle kaleme alınan Bağımsızlık Bildirgesi, “bütün insanların eşit yaratıldığını” ve “devredilemez haklara sahip olduğunu” ifade ediyordu. “Herhangi bir hükümet biçimi bu amaçlara zarar verdiğinde, halkın onu değiştirme veya ortadan kaldırma ve yeni bir hükümet kurma hakkı” olduğunu savunuyordu. Monarşiye, mutlak despotizme, tiranlığa karşı bağımsızlık, yurttaşlık, halk egemenliği gibi ileri fikirleri savunan bildirge, çağının önemli siyasal metinlerinden biri olarak kayda geçti. Burjuva demokratik devrimler sürecinin önemli bir parçası olan 1776 Amerikan Devrimi, özellikle 1789 Fransız Devrimi olmak üzere kendisinden sonraki burjuva devrimler üzerinde önemli bir etki yarattı.
Amerikan Devrimini, diğer tüm burjuva devrimler gibi ikili karakteriyle algılamak, devrimin ilerici niteliği kadar tarihsel sınırlarını ve çelişkilerini de görmek gerekir. Devrim sömürgeci bağların çözülmesi bakımından kuşkusuz tarihsel olarak ilerici bir rol oynamış; kapitalist gelişimin önündeki engelleri kaldırmış ve burjuva demokratik dönüşümlerin önünü açmıştır. Bu devrim üretim araçlarının özel mülkiyetini güvence altına alan yeni bir burjuva devletin kuruluş süreci anlamına geliyordu. Ancak yeni doğan burjuva devlet, köleliği ortadan kaldırmamıştı. Bildirgede “bütün insanlar eşittir” denilirken yüz binlerce Afrikalı köle bu “insan” tanımının dışında bırakılmıştı. Bildirgeyi kaleme alan Thomas Jefferson’ın bizzat kendisi yüzlerce köleye sahip büyük bir plantasyon sahibiydi. Benzer şekilde yerli halklar da yeni cumhuriyetin eşit yurttaşları olarak kabul görmüyordu. Kuruluş anında çözümsüz bırakılan bu çelişkiler, ABD’nin sonraki 250 yılına damgasını vuracak sınıfsal, ırksal, siyasal çatışmaların zeminini oluşturdu.
Bu yapısal çelişkilerin ilk büyük siyasal çatışma alanı kölelik sorunu etrafında ortaya çıktı. Ülkedeki Kuzey eyaletleri yoğun sanayi atılımları gerçekleştirmiş, ücretli emek yaygınlaşmıştı. Güney ise dünya pazarına pamuk ihraç eden köleci plantasyon ekonomisine dayanmayı sürdürüyordu. Aynı devlet çatısı altında, biri ücretli emeğe ve esas olarak sanayiye, diğeri köle emeğine dayalı iki farklı üretim modeli giderek uzlaşamaz hale geldi ve 1861 yılında Amerikan İç Savaşı patlak verdi.[4]
Karl Marx, ABD’deki kölelik kurumunu yalnızca köleleştirilmiş Afrikalıların meselesi olarak değil, işçi sınıfının özgürleşmesini engelleyen bir ilişki biçimi olarak ele alıyordu: “siyah derili emeğin damgalandığı yerde, beyaz derili emek kendisini özgürleştiremez.” Köle sahiplerinin egemen olduğu Güney eyaletlerinin oluşturduğu Konfederasyona karşı Kuzey’i destekliyordu. Kuzey’in köleliğin kaldırılması konusundaki uzlaşmacı ve korkak tutumlarını da sert bir dille eleştiriyordu. İç savaşın henüz başında, 6 Mayıs 1861 tarihli bir mektubunda keskin öngörülerde bulunmuştu Marx: “Hiç şüphe yok ki mücadelenin başlarında ibre, mülksüz beyaz maceracılar sınıfının tükenmez bir askeri milis deposu oluşturduğu Güney’den yana eğilecektir. Ama uzun vadede elbette Kuzey kazanır, çünkü gerektiğinde son koz olarak bir köle devrimi kartını oynayabilir.”[5]
Nitekim iç savaş, Marx’ın öngördüğü şekilde sonuçlandı. Uzun süre köleliği kaldırmakta ayak sürüyen Kuzey’in lideri Başkan Abraham Lincoln, 1863’te imzaladığı Özgürlük Bildirgesi ile Konfederasyon denetimindeki bölgelerde kölelerin özgür ilan edildiğini duyurdu. Bunun üzerine yaklaşık 200 bin siyah, Kuzey’in Birlik ordusuna katılarak savaşın kaderinde belirleyici bir rol oynadı. Yüz binlerce köle Güney’deki plantasyonlardan kaçarak köle emeğine dayalı ekonomik düzeni temellerinden sarstı. İç savaş 1865’te nihayet sona erdiğinde bir yanıyla 600-800 bin arasında insanın hayatını kaybettiği büyük bir yıkım yaratmıştı. Diğer yanıyla beyaz emekçilerin önemli bölümünü köleliğe karşı tutum almaya zorlamış ve kölelik kurumunun tasfiyesinin önünü açmıştı. Neticede Marx’a göre “insanın özgürleşmesi uğruna gerçekleşmiş en büyük mücadelelerden biri” olarak tarihe geçti.
İç savaşın ardından başlayan Yeniden Yapılanma Döneminde demokratik adımlar atılmaya başlandı. Köleler ilk kez yurttaşlık hakkı kazandı, siyah erkeklere seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ne var ki bu süreç uzun ömürlü olmadı. Köleci düzeni savunan kesimler, savaş meydanında yenilmiş olsalar da mücadeleyi farklı yöntemlerle sürdürmeye kararlıydılar. Amerikan İç Savaşının sona ermesinden ve Güney’in teslim olmasından sadece birkaç gün sonra gerçekleşen Başkan Abraham Lincoln suikastı bunun emarelerinden biri oldu. Konfederasyon ordusunun artığı ırkçı subayların ve köle sahiplerinin kurduğu Ku Klux Klan gibi beyaz üstünlükçü terör örgütleri peydahlandı. Serhat Koldaş, “ABD’de İsyan Büyüyor. Tarihsel Kavga Devam Ediyor” başlıklı broşüründe bu kesiti şöyle aktarıyor: “Bu ırkçı örgüt siyahların kazanmaya başladığı haklara ve siyah-beyaz eşitliğine karşı şiddet ve terör yöntemleri kullanarak savaşıyordu. Klan, siyahlara ve siyahlarla dostluk eden yoksul beyazlara karşı terör kampanyaları düzenliyordu. 1865-66 yıllarında Güney eyaletlerinde «Siyah Yasalar» (The Black Codes) adı verilen yasalar kabul edilmeye başlandı. Bu yasaların amacı siyahların özgürlüklerini kısıtlamak, bulundukları yerleri terk etmelerini engellemek ve onları düşük ücretlerle çalışmak zorunda bırakmaktı.”
Kuzey ile Güney’in 1877 Uzlaşmasıyla federal birliklerin Güney eyaletlerinden çekilmesi, siyahların haklarını koruyan güvencelerin tümden ortadan kalkmasına yol açtı. Böylece eski köleci elitler Güney’de yeniden siyasal denetimi ele geçirdiler ve ırk ayrımcılığını kurumsallaştırmaya giriştiler. O tarihten 1965’e kadar, yani yaklaşık bir asır hüküm sürecek Jim Crow Yasaları devreye sokuldu. Okullar, toplu taşıma araçları, restoranlar, tuvaletler, sinemalar ve hastaneler gibi tüm kamu tesisleri ırksal olarak ikiye bölündü.[6]
Bu dönem, aynı zamanda sanayileşmenin hızlandığı, büyük sermayenin semirdiği ve Amerikan kapitalizminin yükselişe geçtiği bir dönem oldu. Demiryolları yayıldı, fabrikalar büyüdü, finans kapital güçlendi. Amerikan kapitalizminin yükselişi, aynı zamanda onun karşısında tarih sahnesine çıkacak yeni ve uzlaşmaz bir devrimci gücün, Amerikan işçi sınıfının oluşum sürecini de hızlandırdı. Kıta yerlileri ile beyaz sömürgeciler arasında, beyaz efendi ile kara derili köle arasında, koloniler ile Britanya İmparatorluğu arasında, Kuzey ile Güney arasında süregelen çatışmalar, mücadeleler, savaşlar… Nihayet bu tarihsel zincirin son halkası da eklenecek ve sahne, sermaye ile ücretli emek arasındaki mücadeleye açılacaktı.
(devam edecek)
[1] Ayrıntılı bilgi için bkz. Metin Güral, Katledilen Amerika Halkları, 26 Mart 2024, http://marksist.net/node/8225
[2] Ayrıntılı bilgi için bkz. Yılmaz Seyhan, “Son Köle Gemisi” Clotilda’dan Geriye Ne Kaldı?, 9 Ekim 2022, http://marksist.net/node/7768
[3] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisi, c.1, s.718, Yordam Kitap
[4] Ayrıntılı bilgi için bkz. Serhat Koldaş, ABD’de İsyan Büyüyor, Tarihsel Kavga Devam Ediyor, 7 Haziran 2020, http://marksist.net/node/6966
[5] Marx-Engels, Collected Works, c.41, s.277
[6] Kurumsallaşan ırk ayrımcılığı rejimi, linç terörü, oy hakkının gaspı ve tüm bunlara karşı gelişen direniş hareketleri üzerine ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. Serhat Koldaş, age