Ankara’da 7-8 Temmuzda toplanan NATO Zirvesi, şaşaalı ağırlama programı başta olmak üzere rejimin her aşamasını “Erdoğan şov”a dönüştürmek üzere hazırladığı bir organizasyonun ardından sona erdi. Trump’la kol kola çekilen fotoğraflarla, ondan alınan övgülerle ve sözlerle Erdoğan bu zirveyi kendisi için bir prestij aracına dönüştürmeye çalıştı. Bu elbette tek kişilik bir gösteri değildi. Dahası, baş rol Trump’taydı ve Rutte’sinden Merz’ine kıdemli bir kadronun yanı sıra Şara gibi figüranlardan oluşan geniş bir ekip de ABD Başkanına eşlik etti. Rejim medyasının kişisel performanslara ve magazinel dekorlara odaklanması da senaryonun bir parçası olarak görülmeli. Bu oyun sahnesi, günler öncesinden, halkların başına örülen belâları gizlemek için kullanıldı. Fakat gerçeklik sahne ışıklarıyla gizlenemeyecek kadar çıplaktır: Dünya savaşının ateşi harlanmakta ve kapitalizm küresel ölçekte hızlanan adımlarla savaş ekonomisine doğru ilerlemektedir. Toplantının ilk gününde Trump’ın İran’ı vurma emrini vererek 15 Haziranda imzalanan ateşkes mutabakatını yırtıp atması da, zirvenin sonuç bildirisi de bunu her açıdan teyit ediyor.
Saldırı altındaki bir ittifak üyesine NATO’nun kolektif savunma yükümlülüğü olduğuna işaret eden 5. maddeye bağlılığın bir kez daha teyit edilmesi, Rusya’nın “uzun vadeli tehdit” olarak nitelendirilmeye devam edilmesi, Ukrayna’ya askeri yardımın arttırılması gibi beklenen maddelere ek olarak, bildiri İran’ı da hedef almıştır. Nükleer silaha sahip olmaması gerektiği yinelenen İran, Hürmüz Boğazında seyrüsefer özgürlüğüne saygı duymaya çağrılarak NATO radarlarına sokulmuştur.
NATO zirvesinin tüm bunları da içeren ve ötesine geçen önemi ise silahlanmanın hummalı bir şekilde arttırılmasının ve savaş ekonomisine geçişin resmi ağızlar tarafından iştahla dillendirilmesidir. Geçen yıl yapılan Lahey Zirvesinin planlama ve hedef belirlemeye yönelik olduğunu, Ankara Zirvesinde ise bu hedeflerin hayata geçirilmesine odaklanıldığını söyleyen ve zirvenin ilk gününde “çok sayıda yeni sözleşme, çok sayıda yeni taahhüt açıklandı” derken ağzı kulaklarına varan NATO şefi Mark Rutte de bunlardan biridir. Bu kapsamda bildiride de, 2025 yılında Avrupa ve Kanada’nın silahlanma harcamalarını 139 milyar dolardan fazla arttırdığı dile getirilirken, bu NATO zirvesi esnasında 50 milyar dolardan fazla yeni alım yapıldığı ve silah üretim kapasitesinin daha da genişletileceği belirtiliyor. Diğer taraftan 2026 yılı için Ukrayna’ya 70 milyar euro askeri destek sözü verilirken, 2027 için de en az eşdeğer seviyeleri sürdürme taahhüdünde bulunuluyor. Bunun AB’nin Ukrayna’ya dört yıldır yaptığı toplam askeri destekten daha fazla olduğu dikkate alındığında, Avrupalı emperyalist güçlerin Ukrayna savaşını uzatmak için ellerinden geleni yapacakları anlaşılıyor. Bunun en büyük kazananı elbette silah tekelleri olacak. Savaşlar silah tekelleri tarafından alım garantili kârlı pazarlar demekken, milyarlarca dolarlık savaş araçlarını vergileriyle fonlayanlar burjuvalar değil emekçilerdir. Sözde halkın refahını arttırmak için toplanan vergiler, sağlığa, barınmaya, sosyal hizmetlere, eğitime değil savaş tekellerine akıtılmaktadır. Bu arada savaş bölgelerinde yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesi ve milyonların sefalete sürüklenmesi de egemenlerin umurunda değildir.
Küresel kapitalizmin tepesinde halklara kader biçenlerin hazırladıkları ve hazırlandıkları gelecekte barış değil daha da yayılan savaşlar var. Emekçilerin gün yüzü göremeyeceği o gelecekte fabrikalar harıl harıl yıkım araçları üretmek için çalışırken, yüz milyonlarca işçi işsizliğe, güvencesizliğe, geleceksizliğe ve sefalete mahkûm bırakılmaya devam edecek. Sonu gelmeyen savaşlar, bildiride “Geleceği inşa ediyoruz: daha güçlü bir NATO’da daha güçlü bir Avrupa” mottosuyla dile getirilen gelecek tahayyülünün de temel unsurudur. Nitekim bu gelecek tahayyülü Avrupa’nın NATO içinde daha büyük sorumluluk üstlenmesini ve savaş araçlarının yapay zekâ da dâhil olmak üzere son teknolojilerle daha da yıkıcı hale getirilmesini vaat ediyor. Trump uzunca bir süredir, Avrupa’nın daha fazla kaynak ayırarak kendi savunmasını kendisinin üstlenmesi gerektiğini belirtiyor ve ABD’nin buradan tasarruf edeceği kaynakların Çin’in önünü kesmek üzere Asya-Pasifik’e kaydırılmasını planlıyor. NATO’yu da bu çok boyutlu savaşın vurucu gücü olarak kullanmak istiyor. Resmi söylemde yer almamakla birlikte sıkça kullanılmaya başlanan NATO 3.0[1] nitelendirmesi de bu stratejik hedef doğrultusunda gerçekleştirilmek istenen dönüşüme işaret ediyor. Bu değişim doğrultusunda Trump’ın NATO üyelerine 2035 yılına kadar askeri harcamalarını GSYH’lerinin %5’ine çıkarmaları yönünde bindirdiği basınç sonuç vermiş ve 2025’te yapılan Lahey Zirvesinde bu karar resmileştirilmişti.[2] Son bir yılda çok daha büyük bir ivmeyle yükseltilen askeri harcamalar, bu taahhüdün 2035’e kalmadan hayata geçirileceğini gösteriyor.
NATO’nun son olarak yayınladığı 2026 tahmini verilerine[3] göre ittifakın toplam “savunma” bütçesi geçen yıla göre %11 artarak 1,8 trilyon doları aşacak. Bunun yaklaşık %57’sini (1,33 trilyon dolar) ABD’nin karşılaması bekleniyor. Trump’ın NATO’nun savunma bütçesinin %65’ini biz karşılıyoruz diyerek rest çekmesinin ardından askeri harcamalarını arttıran Avrupa ülkelerinin, ABD’nin şikayetçi olduğu dengesizliği azaltmaya başladığı görülüyor. NATO’nun bu yıla ilişkin öngörülerine göre Almanya 147 milyar, İngiltere 110 milyar, Fransa ise 80 milyar dolarlık “savunma” bütçeleriyle ABD’yi takip edecek. İtalya, Polonya ve Kanada’nın ardından gelen Türkiye’nin ise 48 milyar dolarlık (milli gelire oranla %2,85) askeri harcama yapması bekleniyor.
Öte yandan milli gelire oranla en fazla harcamayı yapanların Baltık ülkeleri (Litvanya, Letonya ve Estonya’da bu oran şimdiden %5’e ulaşmıştır) olması, NATO’nun Rusya’yı kuşatma planını agresif bir şekilde sürdürdüğünü gösteriyor. Bilindiği gibi Ukrayna savaşını tetikleyen olgu, ABD-NATO ittifakının Ukrayna üzerinden Rusya’yı kuşatma ve baskılama çabalarıydı. Aynı emperyalist ittifak bunu Baltık ülkeleri üzerinden de gerçekleştirmeye çalışıyor. Bunun anlamı Rusya-NATO savaşının önümüzdeki dönemde daha geniş bir bölgeye yayılma olasılığının giderek güçlenmesidir.
ABD ve Avrupalı emperyalistler Çin ve Rusya karşısında ekonomik ve politik güçlerini korumak için yürüttükleri savaşta ihtiyaç duydukları askeri kapasiteyi NATO aracılığıyla güçlendirmek isterken, halkları bu kanlı planlarına “güvenlik” ve “savunma” örtüsüyle ikna etmeye çalışıyorlar. Abartılı tehdit algılarıyla militarist politikaları meşrulaştırırken, devasa savaş bütçelerini finanse etmek üzere işçi sınıfını “fedakârlığa” çağırıyorlar.
Yalnızca ABD ve Avrupa’nın değil, Çin ve Rusya’nın da askeri harcamaları sıçramalı bir şekilde artmaktadır. Yıllardır olduğu gibi 2025’te de Çin 336 milyar dolarlık askeri bütçesiyle ABD’den sonra en fazla askeri harcama yapan ülke olmuştur. Onu izleyen ve dört yıldır Ukrayna ile savaşta olan Rusya’nın askeri bütçesi ise genel bütçesinin %40’ına yakındır! GSYH’ye oranlandığında ise %7,5’e ulaşan bir askeri harcama yekûnu karşımıza çıkmaktadır.[4] Savaştaki Ukrayna’nın askeri harcamalarının GSYH’ye oranı ise %40 gibi astronomik bir boyuta ulaşmıştır.
Askeri harcamaların tırmanarak artmasının temel nedeni elbette genişleyen ve derinleşen cepheleriyle giderek çok daha fazla ülkeyi içine çeken emperyalist dünya savaşıdır. Bununla birlikte, sıkça karşılaştığımız “Trump’ın isteklerine boyun eğen Avrupa” yorumlarının aksine, tüm emperyalist güçlerin kriz karşısında savaş ekonomisinden medet umduğu ve buna Türkiye’nin de dâhil olduğu unutulmamalıdır.
Savaş ekonomisi
Kapitalizmin ekonomik kriz/durgunluk sarmalından kurtulamaması karşısında burjuva egemenler, askeri üretimin kamçılanmasını aynı zamanda ekonomiyi canlandırma aracı olarak da görüyorlar. “Askeri Keynesçilik” olarak da anılan bu politikalara 1930’ların yanı sıra 1950’lerden itibaren girilen “Soğuk Savaş” döneminde de başvurulmuştu. Genel olarak Keynesçilik, devletin kamu harcamalarını arttırmasına ve gümrük duvarlarını yükselterek, düşük faiz politikası vb. izleyerek yatırımları teşvik etmesine, böylelikle ekonomiyi canlandırırken istihdamı da arttırmayı hedeflemesine dayanıyor. Askeri Keynesçilik ise aynı amaçlarla savaş sanayiinin de körüklenmesini ifade ediyor. Burjuvazi, bu politikanın bütçe üzerine, dolayısıyla emekçiler üzerine bindirdiği yükü, geçmişte umursamadığı gibi şimdi de umursamıyor. Ayrıca tarihsel Keynesçi uygulamalardan farklı olarak, sosyal harcamalar alabildiğine kısıldığı gibi tüm vergi yükü esasen işçi sınıfına bindiriliyor. Burjuvazi yarattığı yıkıma, sefalete, savaşlarda katledilen milyonlara gözünü kapatarak korkunç kârların hesabını yapıyor.
NATO zirvesinin hemen öncesinde The Economist’teki ortak makalelerinde “savunma sanayiini canlandırmak”la” övünen Mark Rutte ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in sözleri de bunu yansıtıyor: “Savunma harcamaları ve üretimi artıyor; yeni fabrikalar açılıyor ve mevcut fabrikalar vardiya ve üretim hatları ekliyor. Sadece geleneksel savunma şirketleri değil, sektörde giderek artan bir şekilde büyük bir inovasyon görüyoruz. Yeni şirketler, modern savaşın gerektirdiği araç ve teknolojileri geliştiriyor. İnsansız hava araçları, insansız kara araçları, elektronik savaş sistemleri, bunların hepsi silahlı kuvvetlerimizin caydırması, koruması ve savunması için gerekli. Zihniyet değişti. Sivil otomobil üreticileri bile fabrikalarını hava savunma ve uzun menzilli insansız hava araçları da dahil olmak üzere savunma sektörü için bileşenler üretmek üzere yeniden düzenliyor.”
Halkların cebinden milyarlarca dolar çekerek, yine onların tepesine yağdırılacak yıkım araçlarının üretiminin körüklenmesinden söz edenler bunu öyle bir iştahla anlatıyorlar ki, sanırsınız emekçilerin yaşamsal sorunlarını çözecek formülü bulmuşlar ve o doğrultuda adımlar atmak üzere harekete geçmişler!
Avrupa Birliği geçtiğimiz yıl, “Avrupa’yı Yeniden Silahlandırma” planı doğrultusunda 2030 yılına kadar askeri harcamalar için 800 milyar euroluk ek bütçenin ayrılmasını kararlaştırmıştı. Aynı günlerde Alman parlamentosu da anayasadaki “borç freni”ni askeri harcamalar için kaldırarak, orduya ve altyapıya 1 trilyon euroya kadar yatırım yapılmasının önünü açmıştı. Nazi döneminden bu yana ilk kez böylesine yüksek bütçeli bir askeri harcamaya girişilen Almanya’da, silah devi Rheinmetall hızla yeni mühimmat üretim fabrikaları kurarken, Volkswagen gibi otomotiv şirketleri de üretim tesislerini savaş araçları üretmek üzere dönüştürmeye başlamışlardı. O günlerde Fransa Ekonomi Bakanı da “Fransa’nın savaş ekonomisi içinde olup olmadığı” sorusuna “değiliz, ama olmalıyız” diye yanıt vermekteydi. Nitekim Fransa’da geçtiğimiz aylarda hazırlanan askeri planlama yasa taslağında açıkça “savaş ekonomisi” vurgusu yapılarak, pek çok savaş aracının stoklarının %400’lere varan oranlarda arttırılması ve 2030’a kadar savaş bütçesinin 76,3 milyar euroya çıkarılması hedefi ortaya koyuldu. Fakat burada da durmayan Macron, NATO zirvesinin ardından yaptığı açıklamada, bu bütçeyi 2027’ye kadar 74,8 milyar dolara çıkaracağını duyurarak, 2030 için belirlenen hedefi üç yıl öne çekti. Ayrıca kamu ve özel sektörün bu alandaki yatırımları artırması gerektiğini dillendirdi.
Öyle görünüyor ki, Avrupa ekonomilerinin burjuvazinin beklentisinin ötesinde bir hızla küçüldüğü bir durumda, askeri sanayi üretimi o ölçüde gazlanıyor. Artık dünyanın en büyük askeri-sınai kompleksine sahip ABD gibi Avrupa’da da savaş ekonomisi öne çıkmaktadır ve “yüksek yoğunluklu savaş” doğrultusunda hazırlıklarını hızlandıran NATO da bunun üst düzey planlamalarının yapıldığı bir savaş aygıtıdır. NATO zirvesinde onaylanan kararlarla, Amerikalı ve Avrupalı savaş tekelleri işbirliği yaparak silah üretimini hızlandırmak istiyorlar. Bu işbirliği temelinde bazı Amerikan savaş araçlarının (Abrams tankları, çeşitli bombalar, Stinger füzeleri gibi) ilk kez Avrupa’da üretilmesi için anlaşmaya varıldığı açıklanıyor. Keza yapay zekâ gibi son teknolojik gelişmelerin savunma ve saldırı sistemlerinde kullanılmaya başlanması için de harekete geçilmiş durumda. Savaş sanayiinin doğrudan parçası haline gelen Palantir gibi yapay zekâ ve istihbarat şirketlerine de buradan büyük paylar düşüyor elbette.
Bu Amerikan şirketiyle ortaklık kuranlar arasında, Ankara Zirvesinde oluşturulan NATO Entegre Hava ve Füze Savunma Girişimine dâhil olan Aselsan, Roketsan, Havelsan, STM ve TÜBİTAK da bulunuyor. Palantir’in sahibi Peter Tiel’in Epstein’le bağlarını, küresel faşist ağın önde gelen isimlerinden olduğunu, İsrail’le yakın ilişkisini, Palantir’in Gazze, İran ve Lübnan savaşlarında oynadığı rolü düşündüğümüzde, nasıl bir kirli savaş şebekesinin oluşturulduğunu daha net kavrayabiliriz. Küresel ölçekli bu şebekenin beyni elbette NATO’dur; TC’nin en büyük ikinci ordusu olmakla övündüğü NATO!
Türkiye’de sanayinin militarizasyonu
Emperyalist politikalarıyla uyumlu bir askeri-sınai atılım içinde olan Türkiye’de de faşist rejim savaş sanayiinin büyümesini aynı zamanda ekonomiyi canlandırıcı bir unsur olarak görüyor. Üçüncü Dünya Savaşının en sıcak cepheleriyle çevrelenen Türkiye’nin, ABD liderliğindeki Batı ittifakı açısından sadece askeri değil jeopolitik önemi de artıyor. Yalnızca faşist rejime yakın sermaye grupları değil bir bütün olarak burjuvazi bunu hem içeride hem dışarıda fırsata çevirme peşindedir. Egemenler açısından bunun en önemli boyutu sanayinin artan ölçüde savaş ekonomisine uyarlanmasıdır. NATO zirvesi öncesinde rejim aparatlarından SETA’da yayınlanan bir yazıda, savaş harcamalarının makroekonomik etkilerine dikkat çeken şu değerlendirmeler de buna işaret ediyor:
“NATO zirvesi güvenlik ile ekonomi arasındaki ilişkinin daha kurumsal bir çerçeveye taşınacağı kritik bir eşik olarak da öne çıkmaktadır. Zirvede öne çıkması beklenen başlıklar arasında, NATO’nun üye ülkelere yönelik yüzde 5’lik savunma harcaması hedefinin uygulanabilirliği ve bu hedefin makroekonomik etkilerinin yer alması beklenmektedir. Artan savunma bütçeleri; üretim kapasitesinin genişlemesi, istihdam artışı ve yüksek katma değerli sanayi yatırımları aracılığıyla büyüme dinamiklerini doğrudan etkilemektedir. Bu çerçevede savunma sanayii, klasik anlamda bir güvenlik sektörü olmanın ötesine geçerek inovasyon kapasitesi aracılığıyla ekonomik kalkınmanın stratejik bileşenlerinden biri haline gelmektedir.”
“NATO’nun öncelik verdiği yapay zekâ, otonom sistemler, siber güvenlik ve uzay teknolojileri gibi ileri teknolojiler artık yalnızca askeri üstünlük sağlamamakta aynı zamanda sivil ekonomiye yayılan güçlü bir çarpan etkisi oluşturmaktadır. Bu durum savunma kaynaklı yatırımların geniş bir teknoloji ekosistemini beslediğini ve inovasyon kapasitesini artırarak uzun vadeli rekabet gücünü desteklediğini göstermektedir. Özellikle çift kullanımlı (dual-use) teknolojilerin yaygınlaşması, askeri ve sivil sektörler arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını ortaya koymaktadır.”[5]
Alıntılarda vurgulu olarak işaretlediğimiz hususlar rejimin meseleye yaklaşımı bakımından kilit önemdedir. “Önümüzdeki dönemde güvenlik ile ekonomi, savunma ile sanayi ve jeopolitik ile teknoloji arasındaki sınırlar giderek daha fazla iç içe geçecek” diyen TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras da buna işaret ediyor. Bu sayede açılan yeni kâr kapıları burjuvazinin ağzının suyunu akıtıyor. İçeride askerî üretime yönelen bir sınai dönüşüm yaşanırken, yeni ihracat anlaşmaları, yeni dış ortaklıklar ve hatta satın almalar da artıyor.
Türkiye’de milenyumun başından bu yana uzunca bir süre 10-11 milyar dolar bandında seyreden askeri harcamalar, faşist rejimin inşa edildiği 2016 yılından itibaren kategorik bir sıçramayla önce ortalama 18 milyar dolara çıkmış, 2023’ten itibarense 25-26 milyar dolara fırlamıştır. Bu yıl için beklenen meblağ ise NATO tahminlerine göre 48 milyar dolardır. Yıllardır NATO ortalamasının altına düşerek %2 civarında seyreden, hatta kimi dönemler bunun altına da düşen askeri harcama/GSYH oranlarında da bariz bir artış söz konusudur. Bu sıçramalı yükseliş sadece ithalattaki artıştan kaynaklanmıyor. Rejimin milli silah hamlesi adı altında harladığı yerli üretim de burada büyük bir rol oynuyor. İmalat sanayiinin küçüldüğü, işten atmaların yaygınlaştığı bir dönemde, askeri-sınai kompleks irili ufaklı 3500’ün üzerinde şirketle ve 20 milyar dolara ulaşan toplam cirosuyla ortalama büyüme hızının çok üstünde bir hızla büyüyor/büyütülüyor. Son iki yılda iki katına çıkarak 10,5 milyar doları aşan ihracat rakamları da bu hummalı çabanın sonucudur. Rejim bu stratejik politikayı çok daha geniş bir sermaye kesimini (ve elbette yüz binlerce çalışanı) kendine bağlayacak bir araç olarak da değerlendiriyor.
Milyarlarca dolarlık ticari hacimleriyle öne çıkan ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN, HAVELSAN, ARCA, TEI, MKE, BMC, OTOKAR, BAYKAR ve diğer büyük şirketlerle sektörel ihracat rekorları kırılırken, Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar 2,7 milyar dolarlık servetiyle Türkiye’nin en zengin on kişisi arasında yer alıyor. “Savunma” adı altında yıkım araçları üreten bu şirketlerin yanı sıra, TÜBİTAK gibi kurumlar ve ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi, Bilkent gibi üniversiteler de uzunca bir süredir askeri-sınai kompleksin asli parçaları haline getirilmiştir. Bunların bünyesinde oluşturulan çeşitli enstitüler bizzat askeri teknolojinin AR-GE faaliyetleriyle görevlendirilmişlerdir. Üniversitelerin savaş sanayiiyle böylesine iç içe geçirilmesi, rejimin militarist/milliyetçi ideolojik tahakkümünün akademinin her alanına nüfuz etmesini de kolaylaştırmıştır.
Kapitalist sistem krizinin derinleştiği ve emperyalist rekabetin sıcak savaşlarda da yansımasını bulduğu üzere alabildiğine sertleştiği bu tarihsel dönemde neredeyse bütün burjuva hükümetler savaş kabinesine dönüşüyor. Bu değişim, faşist söylemlerin hızla reel politikalara dönüşmesinde de kendisini gösteriyor. Türkiye’deki faşist rejimin militarist dili de militarist üretimle uyumlu bir şekilde keskinleşirken, burjuvazinin çeşitli kesimleri bu kârlı pastadan aldıkları paydaki artıştan son derece memnunlar. Askeri-sınai komplekse entegre edilen geniş bir sermaye grubu gerek devletin aracı olduğu ihracat anlaşmalarıyla gerek bizzat devlet alımlarıyla ihya ediliyor. Emekçilere, emeklilere geldiğinde olmadığı iddia edilen toplumsal kaynaklar oluk oluk sermayeye akıtılıyor.
Rejim güçleri Türkiye’nin %6,3’lük payla müttefik ülkeler arasında NATO bütçesine en fazla katkı sağlayan 7. ülke olmasıyla övünüyorlar. NATO bütçesine en çok katkı sağlayan ilk 8 ülke arasında en düşük kişi başı milli gelire sahip olmasına rağmen bu seviyede katkı sunmasının bunu daha da önemli kıldığını vurguluyorlar. Bunun Türkiye’nin uluslararası güvenlik taahhütlerine gösterdiği özenin ve NATO’ya verdiği önemin açık bir göstergesi olduğunu söylüyorlar.[6] Elbette bunu yaparken işçilere, emekçilere, en temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamama pahasına ödedikleri vergilerin yerli ve yabancı savaş tekellerini beslemek için kullanılmasını isteyip istemediklerini sormuyorlar. Ekonomiyi felâkete sürükleyen rejim, emekçilerin gerçek sorunlara odaklanmalarının önüne geçmek için militarist propagandadan medet umuyor. Karınlarını zor doyuran emekçilerin “NATO operasyonlarına katkı sağlayan, katma değeri yüksek yerli ve milli sistemlerimiz”le gurur duymalarını istiyor. Onların zihinlerini “milli gurur” propagandasıyla felç etmeye ve düşünmelerini engellemeye çalışıyor.
Egemenlerin bu kirli propagandaları karşısında emekçilerin kendilerine şunları sormaları gerekir: Bu hazırlıklar ne için, kimler için yapılıyor? Yanı başımızdaki Irak’ı, Suriye’yi, İran’ı ateşe verenler ve bu savaşlardan nemalanmak isteyenler kimler? Eğer Türkiye savaş tehdidi altındaysa, bu tehdidi yaratanlar sermayenin çıkarları için bu savaşlara katılanlar değil midir? AKP iktidarı altındaki Türkiye, Ortadoğu savaşının her cephesine ABD’nin yanında el ovuşturarak katılmıştır. Milyonlarca insanın hayatını kaybetmesinde, yerinden olmasında, sefalete sürüklenmesinde, ülkelerinin tarumar edilmesinde Erdoğan iktidarının ve Türkiye burjuvazisinin doğrudan dahli vardır. O halde, hazırlıklı olunması gerektiği söylenen savaşların kimin savaşı olduğu da açıktır.
Öte taraftan bugünlerde Trump’ın Erdoğan’a verdiği desteği dünyanın gözüne sokarcasına göstermesi, Kaan motorlarının ve F35’lerin verilmesine yönelik vaatleri vs., ABD’nin Türkiye’den beklentilerinin olağanın ötesinde seyrettiğini gösteriyor. İran savaşı, Lübnan ve Suriye konusunda, Erdoğan’ın Trump’la el ele halkların başına daha büyük belâlar örmek istediği anlaşılıyor.
İşçi sınıfının, emekçilerin tanka, füzeye, bombaya, savaş uçağına ihtiyacı yok; ne bizim ne de diğer ülkelerin emekçilerinin. Bu savaşlar halkların özgürlük ve kurtuluş savaşı değil, egemenlerin emperyalist çıkar savaşlarıdır. Her halükârda kazanan onlar, kaybeden halklardır. O yüzden emekçilerin bu savaşlara da, askeri üretime ve harcamalara da yüksek sesle karşı çıkmaları gerekiyor.
Savaş bütçelerine hayır! Vergilerimizin silah üretimine akıtılmasına hayır! Savaşa, silaha değil sağlığa, barınmaya, sosyal hizmetlere, eğitime bütçe! Güvenlikçi-güçlü devlet değil demokratik hak ve özgürlükler!
[1] Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına kadar olan dönem 1.0, ardından gelen dönem 2.0, Trump’ın ikinci kez işbaşına gelerek NATO’ya yeni donlar biçtiği dönem ise 3.0 olarak nitelendiriliyor.
[2] Bu karar, NATO üyelerinin GSYH’lerinin %3,5’inin doğrudan askeri harcamalara, %1,5’inin ise askeri altyapı yatırımlarına (toplamda %5) ayrılmasını öngörmektedir. Bkz. Oktay Baran, NATO Zirvesi, Ukrayna Savaşı, Emperyalist Bloklar, 19 Temmuz 2025, http://marksist.net/node/8557
[3] https://www.ekonomist.com.tr/savunma-sanayi/nato-dan-dikkat-ceken-savunma-butcesi-raporu-abd-acik-ara-lider-turkiye-ilk-10-da-76591
[4] Rusya’nın 2025 askeri harcamaları 190 milyar dolara ulaşmıştır. (SIPRI-Milex-data-1949-2025_v1.2)
link: İlkay Meriç, NATO Zirvesi ve Savaş Ekonomisi, 23 Temmuz 2026, http://fa.marksist.net/node/8805


