Yeter, kendimden bahsettiğim
az daha Sacco’yu unutuyordum.
Sacco da benim gibi işçi, kendini bildi bileli işinin âşığı, işinin ehli,
kazancı yerinde, işi yolunda, bankada hesabı da var,
karısı akça pakça, kendi halinde bir hatun
iki de gül gibi çocuğu var, kutu gibi bir evi,
bir yanında bir çay akar, öbür yanı orman.
Sacco duygulu, namuslu, inanır adam, insan adam Sacco,
tabiata vurgun, insanlığa âşık, erkek adam Sacco;
İnsanlık aşkına, hürlük uğruna
varından yoğundan vazgeçmiş,
para dememiş, rahat dememiş, bırakmış hepsini,
canı gibi sevdiği karısını, çocuklarını
ve canını hiçe saymış Sacco.
Hırsızlık etmek Sacco’nun aklından bile geçmemiştir,
nerde adam öldürmek!
Ne o ne ben, aklımız ereli beri,
alın terimizle kazandığımızdan gayrısına el sürmemişiz,
haram lokma geçmemiş gırtlağımızdan,
değil hırsızlık etmek!
Ne diyorlardı? Ben daha hinoğlu hinmişim;
doğru, ağzım daha iyi laf yapıyor ama
bilin ki o arınmış inancı haykıran, o erkekçe sesi dinlerken,
Sacco ayağa kalkıp; konuşmağa başladı mıydı hatırlıyorum da
nelere göğüs gerdiğini, nelerden vazgeçtiğini
onun yanında bir hiç olduğumu anlıyorum,
yaşarıveriyor birden gözlerim,
bir şey tıkanıyor şuracığıma,
beni ağlarken görmesin diye
bilseniz, kendimi nasıl zoruna tutuyorum;
işte bu adama hırsız dediniz, katil dediniz, mahkûm ettiniz.
Sacco unutulmayacak ama,
Katzmann’ın kemikleri, sizin kemikleriniz hep
un ufak olduktan sonra,
Katzmann’ın adı, sizin adınız, kanunlarınız, nizamlarınız ve o sahte Tanrınız
Ve insan insanın kurdudur diyen bu uğursuz çağ,
hepsi hepsi geçmişe karıştıktan,
silinip gittikten sonra bile
halkın gönlünde yaşayacak Sacco.
Bunlar gelmese başıma, siz çıkmasaydınız karşıma,
ona buna dert anlatacağım diye köşe başlarında
harcar giderdim ömrümü,
silik, belirsiz, yenilmiş titretir giderdim kuyruğu.
Ama şimdi öyle mi ya!
Bizim başarımız bu ölüm, bizim zaferimiz bu.
Dünyada aklımıza gelmezdi böyle yararlı olacağımız,
insanlık için adalet için hürlük için
es kaza gördüğümüz bu hizmeti
bir kere değil, on kere yaşasak yapamazdık.
Dediklerimiz, hayatımız, çektiklerimiz hiç kalır bunun yanında
hiç kalır yanında idamımız –bir kunduracıyla bir işportacı parçasının idamı
Yaşayacağımız o son anı elimizden alamazsınız ya!
O bizim işte, o bizim zaferimiz!
Bartolomeo Vanzetti’nin mahkemede söylediği ve Can Yücel’in “Yargıçlara Son Sözüm” başlığıyla şiirleştirdiği bu sözler yargıç ve jüriye tokat gibi çarptı. Ortada sağlamaya çalıştıklarını söyledikleri türden bir adalet yoktu. Onlar ne gerçek suçluları arıyordu ne de adaleti sağlamaktı asıl dertleri. Onlar ezilen sınıfa karşı ezenlerin yanında saf tutarak hem gerçeği hem de vicdanlarını çoktan karartmış kimselerdi. İşte bu nedenle Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’nin idamlarının üzerinden 99 yıl geçmiş olmasına karşın anıları işçi sınıfının mücadele tarihinde önemli bir yere sahip olmaya devam ediyor ve edecek. Onları yargılayan burjuvazinin hizmetindeki yargıç ve jüri üyelerinin, dönemin başkan ve valisinin adları ise çoktan tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolup gitti…
Sacco ve Vanzetti İtalya’dan genç yaşta rüyalar ülkesi Amerika’ya gelen ve orada gerçeklerle karşılaşan göçmen işçilerdendi. Karşılaştıkları zorluklara boyun eğmeyen ve mücadeleci kişilikleri ile hayata sıkı sıkı tutunan işçilerden oldular aynı zamanda. Vanzetti çalıştığı halat fabrikasında öncü işçilerden olup ücret artışı için eylemler gerçekleştirdi. Başarılı eylemin ardından işten çıkartıldı ve adı kara listeye alındı. Bu onu yıldırmadı, farklı bir sürü işte çalışarak ekmeğini alın teri ile kazanmaya devam etti. Tutuklanmasının öncesinde balık tezgâhı satın almıştı ve balık satıyordu. Bir yandan da İtalyan işçilerden oluşan bir anarşist gruba dahil olup orada çalışmalar yürütüyordu. Sacco ise çocukluğundan beri makinalara ilgiliydi ve bu onun bir ayakkabı fabrikasında vasıflı bir işçi olmasını sağlamıştı. Aynı zamanda sosyalist fikirlere yakınlık duyuyor, grevleri, eylemleri sıkı biçimde takip ediyor, bizzat katılıyor, destekliyor, dayanışmada bulunuyordu. Her iki İtalyan işçi için de belirgin olan şey artık taraflarını çoktan seçmiş olmalarıydı ve burjuvazi bunun bedelini onlara ağır biçimde ödetmek isteyecekti.
Tarih Nisan 1920’yi gösterdiğinde Sacco ile Vanzetti Braintree’de yapılan soygunun failleri oldukları ve adam öldürdükleri iddiasıyla tutuklandılar. Davaları görülmeye başladığında mahkeme heyetinin elinde delil denecek bir şey yoktu. Ama zaten somut delillere de adalete de ihtiyaç duyulmuyordu. Burjuvazi en baştan verdiği kararın üzerine emri de vermişti. 1917 Rus Devrimi ile birlikte kendi ülkesini de kaplayacak olan güçlü devrim dalgasının önüne geçmek için çoktan operasyona başlamıştı. Bu iki İtalyan işçinin kurban seçilmesi tesadüf değildi. Göçmen kızıl tehdidinin önüne geçmek ve yerli işçiler için de korku atmosferi yaratıp sosyalist fikirlerin onlara ulaşmasına engel olmak niyetindeydi. Faşist Mussolini yönetimindeki İtalya’da da çoktan sosyalist ve komünistlere karşı cadı avı başlamıştı. Amerikan hükümeti ile seve seve ittifaklar yapmaktan geri durmuyordu Duçe. Sacco ve Vanzetti bu anlamıyla ezilenlerin gözünde bir sembole, egemenlerin gözünde ise hedefe dönüşmüş durumdaydı. Dava ve yargılamalar 7 yıl sürdü. Bu süreçte yalnızca Sacco ve Vanzetti kendini savunmaya çalışmadı. Aynı zamanda sendikalar, göçmen işçiler, sosyalistler, komünistler, demokratlar, anarşistler, aydınlar dünyanın dört bir yanından insanlar onların masumiyetlerini kanıtlamak ve verilen haksız karara itiraz etmek için komiteler kurarak yürüyüşler, gösteriler düzenlediler. Hatta maden işçileri Amerika’da büyük bir genel grev örgütlediler. Bu artık mahkeme salonlarında görülen bir dava olmaktan çıkmıştı ve açıkça bir sınıf savaşına dönüşmüştü. Tüm bu yaşananların yarattığı korkuyla birlikte burjuvazi elini çabuk tutmaya gayret etti. Yalancı tanıklıklar, ifadeler ve pek çok uydurma belgeyle Amerikan burjuvazisi, elindeki gücü sonuna kadar kullanıp 1927’de 22 Ağustosu 23 Ağustosa bağlayan gece tüm itirazlara, eylemlere rağmen Sacco ve Vanzetti’nin idamını gerçekleştirdi.
Fakat bu idamlar her iki devrimci için de bir son değildi. Onlar son ana kadar mücadeleye olan inançlarını yitirmeden, korkuya teslim olmadan sınıflarının safında ölümü büyük bir olgunlukla kucakladılar. Dünya işçi sınıfının nezdinde masumiyetleri ve duruşlarıyla aklanmışlardı çoktan. Bu nedenledir ki, cenaze törenlerinde 200 binden fazla insan bir araya gelerek, onlara yalnız olmadıklarını ve boşuna ölmediklerini gösterdiler. Şairler onları anlatan şiirler yazdı, sanatçılar eserler verdiler, yazarlar romanlar yazdılar ve işçi örgütleri daima onları andılar. Hikayeleri de kendileri de ölümsüzleştiler bu sayede.

Egemenler bugün de toplumu sindirmek, sınıf kimliği etrafında birleşmesini önlemek için her türlü her türlü hileye, zulme, yalana başvuruyorlar. Sınıf devrimcilerini, komünistleri ortadan kaldırmak için hapis, işkence, sürgün, idam gibi yöntemleri kullanmaktan çekinmiyorlar. Geride kalanlara gözdağı vermek ya da korkuyu halka halka tüm topluma yaymak istiyorlar ama esasta en büyük korkuyu kendileri taşıyorlar. Burada esas olan, insanın yaşaması ya da ölmesi değildir. Nasıl yaşadığı ve ne uğruna ölümü göze alabildiğidir. Bir dünya devrimi gerçekleştirerek kapitalizmi yıkmak gibi büyük bir hedefimiz var. Burjuvaziyle uzun soluklu bir savaşım vermek demek bu aynı zamanda. Bu savaşta ölenlerin yerine her zaman sınıfımızın saflarından bir yenisi eklenecek ve savaş devam edecektir. Ta ki o zafer günü gelinceye, işçi sınıfı kapitalizmi alaşağı edinceye dek!
link: Gebze’den bir kadın işçi, Ölüme Yürürken Ölümsüzleşen Devrimciler: Sacco ile Vanzetti , 23 Ağustos 2026, http://fa.marksist.net/node/8821


