Çerçeve yasa olarak anılan ve “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” adıyla resmileştirilen kanun 18 Ağustosta Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. PKK/KCK çatısındaki örgütlerle bağlantılı suçlara ilişkin soruşturmalara, açılmış davalara ve kesinleşmiş cezalara yönelik 5 ilâ 10 yıl süreyle ve belirli koşullarla infaz ertelemesini öngören kanun dolayısıyla yoğun tartışmalar yaşanıyor. Mecliste tüm siyasi görüşlerden parti ve vekiller kanuna istisnai denebilecek düzeyde yüksek bir destek (yaklaşık yüzde 80) vermelerine rağmen tartışmalar sürüyor. Kanunun asıl sahibi konumunda olan faşist iktidar cephesi ve girişimin ortağı olarak görünen Kürt siyaseti desteğin bu denli yüksek olmasından dahi tatmin olmamışa benziyorlar. Kanuna muhalefet eden faşist partilere pek ilişilmezken, merkezi düzeyde destek vermesine rağmen Yeni Parti, meclis dışındaki çeşitli sosyalist çevreler ve genel olarak entelektüeller destek vermedikleri gerekçesiyle eleştiri bombardımanı altındalar.
İktidar cephesi de Kürt hareketinin süreçteki temsilcileri de benzer bir söylemle ülke tarihinde büyük bir dönüm noktası yaşandığını ve ısrarla herkesin bu yasayı ve süreci desteklemesi gerektiğini ilan ediyorlar. Marksist Tutum olarak kanun konusunda rejim sahipleri ve Kürt siyasetinin dayattığı evet/hayır ikilemine hapsolmayı reddettiğimizi açıkladık. “Çerçeve yasa” olarak anılan söz konusu kanunun uzun süredir işlemekte olan bir planın parçası ve adımı olduğundan hareketle, meselenin yasa olmayıp bu sürecin mahiyeti olduğunu vurguladık. Zira rejimin beka hesapları ve emperyal arzularınca şekillenen bu süreç iddia edilenin aksine barış, demokrasi ve Kürt sorununa çözüm getirmek üzere kurgulanmamıştır, bu amaçlar için yürütülmemektedir.
Baştan belirtmek gerekir ki Marksistler açısından karşı olunan nokta PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirmesi değildir. Marksistler bir ulusal kurtuluş hareketinin kendi siyasetini silahlı ya da silahsız yapma konusunda akıl verme konumunda değildirler. Bu karar Kürt siyasi hareketinin iradesi ve tercihidir. Zaten sorunun özü de Kürt siyasetinin ne yaptığı ya da yapmadığından ziyade, Türkiye’de hüküm süren faşist rejimin ne yaptığı ve yapmak istediğidir. Hem Türkiye’deki hem de bölgedeki işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin çıkarlarını esas alarak somut gelişmeleri değerlendiren sınıf devrimcilerinin tavrında da temel olarak bu nokta belirleyicidir. Çerçeve yasaya karşı tutumumuzu ortaya koyduğumuz yazımızda dile getirdiğimiz gibi;
“Yıllardır şovenizme ve Kürt düşmanlığına karşı nice zorluklara katlanarak mücadele yürüten sınıf devrimcileri, dün olduğu gibi bugün de, Kürt halkının tüm demokratik haklarının kabul edilmesinden, «terör» suçlusu olarak lanse edilen tüm siyasi mahkûmların derhal serbest bırakılmasından, yürütülen kirli ve haksız savaşın derhal sona erdirilmesinden, ayrımcı uygulamalara son verilmesinden yanadırlar. Dahası, sınıf devrimcileri, ulusal sorun bağlamında genel bir yöntem olarak, sorunun demokratik siyaset zemininde çözüme kavuşturulmasından yanadırlar, zira savaşın bedelini en çok da her iki taraftan yoksul emekçiler ödemektedir. Bizler Kürt sorununun, Kürt halkının çoğunluğunun isteği ve iradesi doğrultusunda demokratik, adil ve barışçıl çözümünden yanayız. Bu çözümün içeriğini belirleme hakkının da yine yalnızca bu çoğunlukta olduğunu savunuruz.”[1]
Çerçeve yasanın da parçası ve bir adımı olduğu “süreç”, bir yandan alt-emperyalist bir bölge gücü olarak Türkiye burjuvazisinin bölge halklarının sömürüsünden pay alma ve onlar üzerindeki baskıya yeni halkalar ekleme şeklindeki gerici politikalarının bir parçasıdır. Diğer yandan bu süreç çeşitli açılardan bir sıkışma yaşayan iktidarın kendini pekiştirerek varlığını sürdürme politikalarının bir parçasıdır. O iktidar ki, bıraktık sosyalistleri, işçileri, emekçileri ve Kürtleri, burjuva muhalefete bile zulmedip hayat hakkı tanımamaktadır. İşte “süreç” denilen şey rejim açısından bu iki temel ayak üzerine oturmaktadır. Bir yanda militarist-emperyal bir iştahla yayılmacılık, diğer yanda faşist iktidarın ömrünün uzatılması.
Tüm sürecin gizli kapaklı biçimde kapalı kapılar ardında yürütülmesinin de, sonunda onca yaygaraya rağmen çıkan yasanın sınırlı ve şartlı bir infaz düzenlemesinden ibaret olmasının, yani bir anlamda dağın fare doğurmasının da, Kürt kitleler dâhil olmak üzere geniş kitlelerde bir heyecan uyandırılamamasının da sebebi altta yatan bu gerici temeldir. İktidar tarafından militarist, yayılmacı ve faşist amaçlar doğrultusunda kurgulanıp yürütülen bir sürecin içinden barışın, demokrasinin, Kürt sorununun çözümünün doğması beklenemezdi.
Sürecin niteliği
İki yıl kadar önce iktidar cephesi tarafından gündeme getirilip o günden bu yana tartışılan süreç en derininde 1990’lı yıllardan itibaren dünya ölçeğinde başlayan büyük ölçekli değişimlerin bir sonucu ve parçasıdır. SSCB’nin çöküşü ve çok geçmeden kapitalizmin derin tarihsel bunalımının başlamasıyla dünya üzerinde jeopolitik fay hatları harekete geçmişti. Dünyanın emperyalist-kapitalist güçler arasında bir yeniden paylaşımı başlamıştı. İnişli çıkışlı seyreden bu yeniden paylaşım genel olarak tansiyonu yükselen bir eğri çizmekte ve öncekilerden farklı yönleri olsa da yeni bir dünya savaşı anlamına gelmektedir. Bugün bu yeniden paylaşım ve dünya savaşı süreci devam etmektedir. Yüzyıllık dengeler bozulmakta, rejimler değişmekte, sınırlar yeniden çizilmekte, tarihsel ittifaklar bozulmakta, güçlerin dizilişleri değişmekte, irili ufaklı tüm kapitalist güçler buna göre konum almakta, ekonomik ve jeopolitik gücünün yettiği ölçüde hamleler yapmakta, yeni ittifaklara, güç birliklerine girmekte vb.
Tüm bu savaş sürecini başlatan ve hemen her aşaması ve sahnesinde onun en aktif körükleyicisi olan ABD emperyalizmi, Ortadoğu özelinde bu coğrafyayı yeniden yapılandırma amacına sahip. ABD’nin (ve İsrail’in) bölgeyi yeniden dizayn etmek üzere işe koyulduğu planlar dâhilinde, İsrail’in güvenliği ve bekasının mutlak güvenceye alınması, onun genişleme perspektiflerinin önünün açılması, geçmişten miras Baas benzeri ya da Baas esintili rejimlerin tasfiyesi, İran’ın bölgedeki etkisinin kırılıp yok edilmesi, bizzat İran’daki Molla rejiminin devrilmesi, Rusya’nın bölgedeki nüfuzunun kırılması ve tüm bunlarla birlikte bölgenin hammadde, pazar, yatırım alanları, lojistik ve enerji geçiş yolları olarak kapitalizmin yeni ihtiyaçları temelinde yeniden yapılandırılması hedeflenmektedir. İlerleyen yıllarda bunlara, emperyalist bir büyük güç olarak yükselen Çin’in bölge kaynaklarına erişiminin denetim altına alınması, orada nüfuz oluşturmasının önlenmesi de eklenmiştir.
O nedenle 1990’lı yılların başında (1991) Irak’a saldırarak başlatılan ve daha sonra 2003’te yeni bir saldırı ve işgalle ikinci aşamaya yükseltilen emperyalist ABD saldırganlığı, Büyük (Geniş) Ortadoğu Projesi olarak bilinen planın hayata geçirilmesi yolunda yürütülen savaşlardı. Kafkasları, Afrika’nın kuzey ve kuzey doğusunu, Asya’nın ortalarına kadar uzanan bandı içeren “Geniş Ortadoğu”daki savaşlar ve çeşitli türde çatışmaların en önemli uğraklarından biri de 2011 yılının son günlerinde başlayan ve Arap Baharı olarak anılan süreçti. Arap halklarının çeşitli ülkelerde baş gösteren kitlesel isyanları bölgenin genelinde büyük bir deprem etkisi yarattı. Çeşitli Arap ülkelerinde askeri diktatörlükler yıkıldı, Libya ve Suriye örneğinde ise süreç emperyalist savaşın “iç savaş” görünümünü aldığı bir savaş şekline bürünmesine yol açtı.
Farklı etnik ve dinsel toplulukların olduğu Suriye’de Baas rejiminin kuruluşundan beri baskı altında olan, hatta varlığı tanınmayan Kürt halkı da bu süreçte yer alan örgütlü ve silahlı güçlerden biri oldu. Suriye’deki “iç savaş” görünümlü emperyalist savaş, Suriyeli Kürtlerin ülkenin kuzeyindeki yaşam alanlarını kapsayan topraklarda kendi kimliklerini muhafaza ederek kendilerini yönetebilecekleri bir fiili devlet yapılanmasının önünü açtı. Irak’tan sonra Suriye’de de sınırın bitişiğinde yeni bir Kürt hâkimiyet bölgesinin şekillenmesi, beklendiği üzere TC devletini derinden kaygılandırarak tüm alarm zillerini çaldırmıştır.
Diğer yandan Türk burjuvazisi ulaştığı alt-emperyalist düzeyin doğal bir sonucu olarak, bölgede etkin bir nüfuza sahip olmak istemektedir. Dengelerin sarsılması, rejimlerin ve sınırların değişmesini içeren sürecin ganimetinden mümkün olan en üst düzeyde pay kapma ve bölgede rakiplere karşı üstünlük kurma arzusu Türk burjuvazisinin hareket tarzı için en az Kürt korkusu kadar yüksek bir saik oluşturmaktadır. Bölgedeki derin sismik ve kanlı gelişmeleri “riskler ve fırsatlar” olarak okuyan burjuvazi, bu ikilem çerçevesinde zaman zaman ciddi bunalımlara düştüğü riskli bir politika izlemiştir. Suriye bağlamında Rusya ve ABD ile yaşanan krizler hatırlanabilir.
2015 sonrasında faşist bir rejime evrilen iktidar, bu süreci devlet açısından riskli gördüğü gibi kendi bekası açısından da riskli görmüştür. İşte rejim güçlerinin, içine düştükleri sıkışmışlık konjonktüründe riskleri bertaraf etmek ve fırsatları değerlendirmek üzere başlattıkları yeni Kürt açılımı bu zemine oturmaktadır. Resmiyette Bahçeli’nin iki yıl önceki Meclis açılış oturumunda yaptığı jest ve sonrasındaki açıklamalarıyla başlatılmış görünen yeni Kürt açılımı, içte ve dışta Kürt hareketinin devletle ortak/eşgüdümlü hareket ederek bir ittifak kurmasını temel almaktadır. Bunun için de on yıllardır süren Kürt ulusal mücadelesinin tarihsel taleplerinden büyük oranda vazgeçerek silah bırakması şart koşulmuştur. İki yıl önce sürecin başladığı günlerde, henüz her şey açık görünmezken yaptığımız değerlendirmede bu sürecin temel unsurlarını sade bir şekilde dile getirmiştik:
“Kendine özgü tarzda bir emperyalist dünya savaşı yürüyor ve bu savaşın en önemli cephelerinden biri olan Ortadoğu’da taşlar yerinden oynuyor. Hal buyken rejimin bu yeni girişimlerinin salt Erdoğan’ın kişisel iktidar hesaplarına indirgenmeye çalışılması yanıltıcı ve dar bir bakış açısıdır. Rejim, hem ateş çemberine dönen bölgede kendine bir yol çizmeye çalışmakta, hem de varlığını yeni anayasal düzenlemelerle sürdürmek istemektedir.”
“Özetle rejimin bölgede yeni süreç ışığında kendini yeniden konumlandırma çabası içinde olduğunu ve bu çerçevede Kürt hareketiyle belli bazı uzlaşma arayışlarına girdiğini düşünmek pek de yanlış olmayacaktır. Ancak rejimin bu arayışta muhataba mümkün olduğunca bir şey vermeyip kendine yontma eğiliminde olduğu da belirgin biçimde görülüyor. Bu da zaten konunun doğası gereği hayli çelişkili olan böylesi bir girişimin nasıl problemli bir tarzla başlatıldığını da ortaya koyuyor.”
“İktidarın Kürt kitlelerini ve Kürt hareketini (en azından kısmen) yanına çekmek ya da pasifize etmek gibi bir hedefi olduğuna kuşku yoktur. Başta Erdoğan olmak üzere bu süreçte yapılan açıklamalarda kilit bir kavram olarak “iç cephe” vurgusu yapılmaktadır. Yani faşist iktidar öngördüğü gelişmeler açısından mevcut ittifak bileşiminden daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır. Nedir öngörülen? Burada da esas olarak iki boyut olduğunu görmek zor değildir. Birincisi savaşın bölgede özellikle son bir yıl içindeki gelişiminin yarattığı durumdur, ikincisi ise rejimin Erdoğan liderliğinde anayasal açıdan daha da pekiştirilerek sürdürülebilmesi için yapılacak değişikliklerdir.”[2]
Sürecin başlangıcında belirsiz olan birçok noktanın ilerleyen aşamalarda taraflar arasında netlik kazandığı bugün açıkça görülüyor. Suriye’deki durum tüm sürecin başlatılmasında esas tetikleyici etmendi. Başlangıçta Suriye’deki Kürt hareketinin elde ettiği mevziler ve aldıkları güçlü ABD desteği, TC egemenleri ve Kürt hareketi arasındaki dengelerde Kürt hareketinin elini şimdiki duruma nazaran oldukça güçlü kılıyordu. Kürt hareketinin özellikle Rojava üzerinden TC devletiyle yaşadığı sorunların, yaşanan inişli çıkışlı, kâh gerilim kâh yumuşama momentlerinin tüm özü, bölgenin ABD merkezli planlar doğrultusunda yeniden dizayn edilmesi sürecinde, yürütülecek ortaklık içinde pay ve dengenin nasıl kurulacağı ile ilişkiliydi. Ancak Esad’ın devrilmesi, Türkiye’nin aktif desteğini alan ve işbirliği içinde olan Colani (Şara) liderliğindeki HTŞ güçlerinin iktidara gelmesi, ABD’nin ilerleyen dönemde Kürt hareketine desteğini sınırlandırması ve Türkiye’nin pozisyonlarına daha fazla yaklaşması dengeleri ciddi ölçüde değiştirmiştir. ABD’nin dalgalı seyreden siyaseti Kürtler aleyhine bir doğrultuda netleşince, Kürt hareketinin TC karşısında pazarlık gücünün zayıfladığı açıktır.
ABD-İsrail’in İran savaşını başlatmasının yanı sıra, iki yıl boyunca bir oyalamaca gibi yürütülen sürecin şimdilerde gerek Suriye gerekse Türkiye’de hızlanmasının ardında yatan önemli etmen budur. Nihayetinde genelde devletin ve özelde faşist iktidarın Kürt hareketi karşısında eli güçlenmiş ve kendini daha emin, daha güvenli hisseder duruma gelmiştir. Son olarak Suriye’de SDG’nin kendini feshederek entegrasyon sürecinin tamamlanması bunu pekiştirmiştir. Türkiye’de seçim tarihinin giderek yaklaşmasını ve CHP’de yaşanan gelişmelerin rejim açısından hesapta olmayan bazı boyutlar taşımaya başlamasını da zamanlamayı etkileyen faktörler olarak sayabiliriz.
İktidar cephesi projeyi resmi olarak “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırır ve tüm propagandasında bu şekilde sunarken, Kürt hareketinin kullandığı ifade “Barış ve Demokratik Toplum Projesi”dir. Fakat bu projenin barışla da demokrasiyle de ilgisi olmadığını net olarak vurgulamak gerekiyor. Bunlarla ilgili olmadığı gibi Kürt halkının demokratik taleplerinin karşılanması temelindeki bir çözümle de ilgisi yoktur.
Projenin özde ne anlama geldiği konusunda aslında belki de uzun boylu, derin analizlere ve kanıt getirmelere ihtiyaç yoktur. Zira oldukça çarpıcı denebilecek açıklamalar bizzat Öcalan tarafından yapılmaktadır. Diğer hususları bir kenara bırakacak olsak bile, son heyet görüşmesinde ilettiği söylenen mesajlardan ikisi dikkat çekicidir. Öcalan, “MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” diyor. Yıllardır devlet kötü bir şeydir diyerek Marksizmi de eleştiren ve Kürtlere de devletleşmeyi değil, ona zıt bir şey olduğunu söylediği “konfederal komünalizmi” öğütleyen Öcalan’ın, devlete ortak olmaktan söz edişi ilginçtir. Üstelik Öcalan “bu devlet” demektedir. Yeni bir anayasa konusunun mevcut faşist iktidar tarafından uzun süredir dillendirildiği ve bunun için zaman zaman gündem oluşturularak bir rıza yaratmaya çalışıldığı biliniyor. Öcalan bu bağlamda da “yasa, ardından anayasa ve sonra da seçim süreci var” diyerek politik açıdan belirlenmiş aşamaları olan bir somut plan yürütüldüğünü vurguluyor. Böylece toplumun büyük çoğunluğunda seçim beklentisi ve talebi varken, seçimden önce bir yeni anayasanın getirilmesinin planlandığını anlıyoruz.
Rejimin emperyal planları
İran savaşı, ABD açısından Türkiye’ye yönelik beklentileri ve mecburiyetleri de beraberinde getirirken, rejim de bunu kendi çıkarları ve emperyalist niyetleri için kullanma hedefiyle ABD’nin bölgesel planlarına daha kapsamlı biçimde dâhil olmuştur. Bunu sadece Arap-Acem-Kürt coğrafyası olarak değil, Ukrayna’dan Kafkaslara kadar geniş bir coğrafyada düşünmek gerekiyor. Türkiye Ukrayna’da yürüyen savaşta giderek daha fazla ABD ve Batı tarafına yatmış, Kafkaslarda da ABD ile birlikte açıkça Rusya’ya karşı kritik hamleler yapmıştır.
ABD emperyalizmi ve İsrail’in bölgeye ilişkin planlarının temel bir boyutunu oluşturan İran ve Şia düşmanlığına Türkiye’deki faşist rejim cephesinin de eşlik ettiği ortadadır. Son kurulan Mekke İttifakının özel hedefinin tam da burası olduğu gözden kaçmamalıdır. İran’ın kendisi doğrudan olmasa bile, onun bölgedeki nüfuzunun taşıyıcıları olan Hizbullah’ın, Husilerin vb. bu ittifakın doğrudan hedefinde olduğunu görmek zor değildir. İttifakın ana mali tedarikçisi olacağı öngörülen gerici Suudi monarşisi bu konuda özellikle Türkiye’nin askeri desteğine ihtiyaç duymaktadır. Önümüzdeki dönemde bölgenin önemli ticaret yollarının tehlike altında olduğu bahanesiyle, Türkiye’nin de buralardaki çatışmalara dâhil olması kimseyi şaşırtmayacaktır.
Mekke İttifakının ABD ve İsrail’in bölge planlarına zıt bir temeli ya da doğrultusu varmış gibi yapılan yorumların temelsiz olduğunu burada sağlamca vurgulamak gerekiyor. Türkiye’de rejimin sözcüleri ve ideolojik manipülatörleri bu ittifakı topluma benimsetebilmek için İran ve Şia boyutunu mümkün olduğunca gizleyip, sahte bir İsrail karşıtlığını öne çıkarmaya çalışmaktadırlar. ABD’nin Mekke İttifakını kendi çıkarlarıyla son derece uyumlu gören ve hararetle destekleyen açıklamalarını görmüyormuş gibi yapan, dahası bu ittifakın çerçevesinin pek muhtemelen ABD tarafından oluşturulduğu ve teşvik edildiğini saklayan rejim, ABD’nin İsrail karşıtı bir ittifaka izin verdiği yalanını yutturmaya çalışmaktadır.
Bu ittifak Trump dönemi ABD’sinin bazı işleri bölge güçlerine devretme yönündeki genel yaklaşımının Ortadoğu’ya ilişkin yansımalarından biridir sadece. Nasıl Avrupa’yı elinizi daha fazla taşın altına sokmalısınız diye zorluyorsa Trump, burada da İran’la sadece ben ve İsrail uğraşır durumda olmamalıyız, sizler de benim bölgedeki müttefiklerim olarak bu işte yük almalısınız demektedir. Elbette her durumda çerçeve ve sınırlar ABD emperyalizmi tarafından çizilmekte, silahlar büyük oranda ondan satın alınmaktadır. Böylece İran bölge güçleriyle de çevrelenmek istenmektedir.
Mekke İttifakının mensupları da İsrail de ABD’nin bölgedeki müttefikleridir. Bu müttefiklerin çıkarlarının her konuda yüzde yüz örtüşmesini beklemek abestir elbette. Bunlar arasında birçok konuda anlaşmazlık da vardır. Ama önemli olan, ABD’nin hamiliğindeki bu güçlerin ana çerçevesi ABD ve İsrailci lobi tarafından çizilen plana uymasıdır. İran karşıtlığı, İran’ın bölgedeki uzantılarının bertaraf edilmesi, belli yönleriyle radikal İslam hareketlerine karşıtlık, bölgenin ABD ve Batı ile uyumlu kapitalist dönüşümü… Bu hedeflerin dışında kalan muhtelif konularda anlaşmazlıkların olması mümkün ve doğaldır. Bu sınırlar içinde kalmak üzere Türkiye ile İsrail arasında da çekişme ve anlaşmazlıklar var elbette. Suriye üzerinde kimin daha etkin olacağı, Suriye’nin yeniden yapılandırılmasının nasıl yapılacağı gibi konular yüzde yüz anlaşma konuları değildir. Buralarda sürtüşmelerin ve tepişmelerin olması mümkündür.
ABD, müttefikleri arasındaki anlaşmazlıkların belirli sınırlar içinde tutulmasını istiyor ve bu doğrultuda politika izliyor. Aslında Suriye’deki Kürt hareketi ve Türkiye’nin durumu da ABD şemsiyesinin etkinliğinin bir örneğidir. Türkiye de Suriye’deki Kürt hareketi de ABD’nin müttefikiydiler. Ama amaç ve hedefler bakımından ikisi arasında büyük çelişkiler vardı. Türkiye’de rejimin başlattığı sürecin temel bir boyutu da zaten buradaki çelişkilerin çözüme kavuşturulmasıydı. Her iki güç de ABD’yi kendi özgül politikalarının yanına çekmek için çaba harcadılar. Bu çekişmenin sonunda ABD’nin müttefikleri temelde Türkiye’nin isteklerine daha yakın bir noktaya razı edildiler.
Bölgede İran ve yan güçlerine karşı oluşturulmaya çalışılan ittifakın, temelde mezhepçi (Sünni) zemin üzerinde bir Türk-Arap-Kürt ittifakı olarak kurgulandığı ayan beyan görülmektedir. Erdoğan’ın son dönemde yaptığı çeşitli konuşmalarda bu Türk-Arap-Kürt ittifakı vurgusunu yapması boşuna değildir. Bu bir mezhepçi bölge cepheleşmesidir. Kürt hareketiyle Türkiye devleti arasında bölge düzeyinde yeni anlaşma süreci burada önemli bir bileşen oluşturmaktadır. Öcalan’ın da İran için “Şia iktidarı” nitelemesi yapması dikkat çekicidir.[3] Oysa şimdiye kadar Kürt hareketi İran’daki gerici diktatörlük için mezhep vurgusu yapmıyordu.
Rejimin izlediği emperyal politikanın özü gizlenmeye çalışılırken kullanılan söylem sürekli olarak barış ve istikrar temalarını işlemekte, Türkiye’nin bölgede bu ilkelerin tutarlı bir yürütücüsü olduğu ilan edilmektedir. Hatta asla yayılmacı emeller güdülmediğinin altı da çoğu zaman çizilmektedir. Ama tüm bu gayrete rağmen yine sayısız açıklama bu emperyal arzuları ele vermekten kaçınamamaktadır.
Örneğin Erdoğan tehditkâr bir üslupla “dost düşman herkes şunu bilsin ve anlasın” diyerek, bölgede tarihin yeniden yazıldığını, buna Türkiye’nin yön verdiğini vurguluyor ve “bunun önünü kimse kesemez” diye tamamlıyor. Ortadoğu gibi dünyanın merkezi denebilecek bir bölgede tarihin yeniden yazılışına yön veren gücün Türkiye olduğunu ve bunu kimsenin önleyemeyeceğini söylemenin emperyal bir böbürlenme olduğu ortadadır.
Bahçeli de geçtiğimiz günlerde gelinen noktayı değerlendirdiği uzun söyleşisinde (18 Ağustos 2026) emperyal perspektifi farklı bir bağlamda ve kendi söylemi içinde dillendirmektedir: “Belirtmek gerekir ki Türkiye, Asya ile Avrupa arasında enerji, ulaştırma ve ticaret koridorlarının kesişim noktasında bulunmaktadır. Orta Koridor, Kalkınma Yolu projesi, Turan Koridoru (Yolu) ve enerji nakil hatları gibi stratejik projelerin başarıya ulaşması, büyük ölçüde güvenlik ve istikrar iklimine bağlıdır. Terörsüz Türkiye, bu projelerin daha etkin şekilde hayata geçirilmesine katkı sağlayacaktır.” Elbette enerji dendiğinde Türkiye’nin ilgisi enerji nakil hatlarıyla sınırlı değildir. Irak Kürdistan’ı ve Suriye Kürdistan’ının hamisi rolüne soyunan Türkiye buralardaki petrol kaynaklarıyla da öteden beri yakından ilgilenmektedir. Irak petrollerinin yasadışı yollardan satışı ve transferine girişecek, hatta bu petrolleri düşmanmış gibi propaganda ettiği İsrail’e bile satacak denli petrol karasına bulanmıştır.
Erdoğan ve Bahçeli daha başka birçok örneği olan mesajları verirken sermaye sahipleri de yeni döneme ilişkin plan ve projelerini dillendiriyorlar. Örneğin, Türkiye Hazır Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) Başkanı Toygar Narbay, Suriye sınırında üretim odaklı yeni bir ekonomik alan oluşturulmasını öneriyor ve bunu oldukça ince ince düşünüldüğü anlaşılan hesaplamalar eşliğinde somutlamaktan geri durmuyor: “Yaklaşık 444 kilometrelik sınır hattı ve 30 kilometrelik derinlik içerisinde üretim odaklı yeni bir ekonomik alan oluşturmayı hedefliyoruz. Önerimiz, Suriye tarafında yaklaşık 15 kilometrelik bölümün uzun süreli kiralanması. Bölge Türk hükümeti tarafından yönetilecek, güvenlik Türk ordusunun kontrolünde olacak. Bölgedeki göçmen nüfus da burada istihdam edilebilir.” Öyle görünüyor ki yüksek emek maliyetlerinden yakına yakına emek gücünün daha ucuz olduğu Mısır’a göç başlatan hazır giyim sermayesi, bundan da tatmin olmayıp artık bilfiil sömürge haline getirilmiş Suriye’nin kuzeyini açık hava hapishanesi kıvamında emek kamplarına çevirme hevesleri taşımaktadır.
Sonuç olarak, ABD ve İsrail’in merkezinde yer aldığı Büyük Ortadoğu planları da, Türk devleti ve burjuvazisinin bu planlara bir tür uyarlanması ya da kendi açılarını gözeterek eklemlenmesi anlamına gelen militarist yayılmacı planları da bölge halklarına barış, demokrasi ve refah getiremez. Milyonlarca yoksul emekçi bu planların kanlı uygulamasının acı sonuçlarını daha şimdiden yaşamıştır. Hayatını kaybeden, yurtları yerle yeksan edilen, yüzlerce yıllık yaşam alanlarından göçmek zorunda kalan, sefaletin çok daha derinlerine itilen milyonlar bu tabloyu yeterince açık göstermektedir. Emperyalist, militarist, yayılmacı planları bozacak olan da, bölgeye barış, demokrasi ve refah getirecek olan da, emekçilerin kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde yürütecekleri devrimci mücadeledir.
[1] Rejimin Dayattığı Oyunu Reddediyoruz, 15 Ağustos 2026, https://marksist.net/node/8816
[2] Levent Toprak, Yeni Açılım Tartışmaları ve Kürt Sorunu, 4 Kasım 2024, https://marksist.net/node/8373
[3] Öcalan’ın sözleri şöyledir: “İran böyle bırakılamaz. Suriye nasıl son dönemini yaşıyorduysa bu Şia iktidarı da son dönemini yaşıyor. Neçirvan [Barzani] ve Bafıl’ın [Talabani] da içinde olacağı ve PJAK’ı da dönüştürecek bir hamle başlatmak gerekir.”
link: Levent Toprak, Rejimin Beka Hesapları ve Emperyal Arzularınca Şekillenen Bir “Süreç”, 3 Eylül 2026, http://fa.marksist.net/node/8827


