2027-2029 dönemini kapsayan yeni Orta Vadeli Program (OVP) açıklandı. Her yıl Eylül ayı başlarında açıklanan bu programla, hükümet, enflasyon, ekonomik büyüme, işsizlik gibi konularda hedef ve tahminlerini, mali durumun genel görünümünü ve hedeflediği düzenlemelere dair gündemini ortaya koyar. Bunun yanı sıra hazırlanan genel bütçenin de nasıl şekillendirileceğini belirler. Ancak Türkiye’de OVP’ler özünde, özellikle uluslararası sermayeye taahhüt verme niteliği taşır. Sermaye sınıfı, bu belge üzerinden, ekonomik istikrar, özelleştirmeler, işçi ücretlerinin baskılanması, sanayi yatırımları vb. konularda hükümetin yaklaşımının hangi istikamette olduğuna bakar.
OVP açıklandığında muhalif iktisatçıların pek çoğunun programın tutarsız, birbiriyle çelişen yönlerine, enflasyon ve büyüme hedeflerine, daha önceki OVP hedeflerinin hiçbirinin tutturulamadığı gibi hususlara odaklandıklarını görüyoruz. Sendikaların da bu tartışmalardan etkilenerek genelde meselenin bu yönlerine ağırlık verdiklerini biliyoruz. Oysa işçi sınıfı açısından OVP’de asıl bakılması gereken şey, programın ruhunun ne olduğu, sınıfsal hedefleri, önümüze nasıl bir saldırı programı koyulduğu olmalıdır. Programın çoğu hedefi, “TÜİK operasyonları” ile yaklaşılmaya çalışılacak olan şişirilmiş değerlerdir. Bugüne kadar tutturulamadığı gibi bundan sonra da tutturulamayacaktır.
Hedeflerin tutturulmaya çalışılması bir yana, özellikle düşük belirlenen “beklenen enflasyon” değeri gibi hedefler, işçi sınıfının cebinde ne varsa sermaye sınıfına aktarmak için yapılan sinsi planların bir parçasıdır. Çünkü bir süreden beri asgari ücrete, kamu çalışanlarının ücretlerine ve emekli maaşlarına yapılan zamların yanı sıra kamudaki toplu sözleşmeler de bu hedef referans alınarak belirlenmektedir. Zam oranlarını tutmayacağı kesin olarak bilinen bir tahmine göre belirlemenin, işçilerin daha baştan gelir kaybına uğraması anlamına geleceği ortadadır. Elbette bu politika zaten çalışanların reel ücretlerini düşürmek, yüksek enflasyonun faturasını emekçilerin sırtına yüklemek derdinde olan hükümetin genel yaklaşımıyla uyumludur. Mesela 2026 yılında o dönemdeki OVP hedefleri referans alınarak, memur ve memur emeklilerinin maaşlarına yaklaşık yüzde 18,8 oranında zam yapılmıştır. Yeni OVP’de 2026 yılsonu için öngörülen enflasyon tahmini ise yüzde 28,4’tür. Buna göre enflasyon tahmini ile zam oranı arasındaki fark yaklaşık 9,6 puana ulaşmaktadır. TÜİK bu tahminleri gerçekleştirdiğinde (!) kamu çalışanlarına yansıyacak ücret farkı bu düzeyde kalacaktır. Peki ya gerçekte bunun iki katına yaklaşan enflasyonun işçilerin ücretlerinden çaldığı kısım ne olacaktır? Üstelik geriye dönük telafi sözkonusu olmayacağı için[1] emekçilerin ücretleri enflasyon karşısında ciddi miktarda erimiş olacaktır. Bu da, enflasyonun faturasının, OVP hedefinin gerisinde kalınan her yıl çalışanlara ve emeklilere daha fazla yüklenmesi anlamına gelmektedir. Yani hükümetin derdi belirlediği enflasyon değerini değil, işçilerin reel ücretlerini düşürme hedefini tutturmaktır. Bunu da başarmaktadır.
Rejimin uyguladığı ekonomik program, faizin yüksek, döviz kurunun düşük, kredilerin sınırlı tutulması, iç talebin kontrol altında olması ve işçi ücretlerindeki artışların baskılanmasına dayanmaktadır. Bu programın yükünü ve sıkıntısını da esas olarak emekçiler çekmektedir. Ancak her burjuva ekonomik program aynı zamanda sermayenin çeşitli kesimleri arasında paylaşımın nasıl şekilleneceğini de belirler. Bu nedenle sermaye kesimleri arasında da payın çoğunun kendi taraflarına yontulması için politikalara yön verme mücadelesi yürür.
Nitekim programın halihazırdaki yürüyen halinden şikayetleri olan, başta dışardan döviz kredisi bulma olanağı olmayan sanayicilerin örgütleri olmak üzere, kimi burjuva kesimler bu şikayetlerini yüksek sesle dile getirerek ekonomi yönetimi üzerinde basınç oluşturmaktadır. Bu basınçlar sonucu, Temmuz ayında açıklanan bir destek paketiyle yatırım taahhüdünde bulunan sermaye sahiplerine uygun koşullu kredi imkânı sağlandı. Buna göre kredi faizlerinin 12 puanlık kısmı devlet tarafından (yani aslında çoğunluğunu emekçilerin ödediği vergilerden ya da karşılıksız para basımından) karşılanacak. Yani sermaye sahiplerinin bir bölümü yüksek faiz oranları yüzünden zorlanınca onların imdadına koşacak bir uygulama devreye sokulmuş oldu. Yayınlanan yeni OVP’de önümüzdeki dönemde de, imalat sanayiinin üretim, yatırım, istihdam, kapasite kullanımı ve ihracat göstergeleri üzerinden düzenli olarak izlenerek, kritik eşiklerin aşılması durumunda “hızlı müdahale mekanizması”nın devreye sokulacağı yazılmaktadır. Kredi Garanti Mekanizmasının kapasitesinin arttırılacağı, silah sanayi başta olmak üzere seçtikleri üretim alanlarında faaliyet yürüten şirketlere destekler verileceği ifade edilmektedir.
OVP’ye sermaye sınıfı için bundan sonra verileceği ilan edilen çok önemli bir imkân daha konmuştur. Sanayi sermayesine uygun kredinin yanı sıra, artık doğrudan kamu alımları yoluyla da destek verileceği ifade edilmektedir. Belgede “Kamu alımları yoluyla girişimci devlet anlayışı benimsenecek” ifadesi ile ilan edilen bu mekanizmayla “yerli üretimi destekliyoruz” denilerek burjuvalara muazzam bir kaynak akıtılması hedeflenmektedir. Havaalanları, otoyollar, şehir hastaneleri gibi, müşteri garantili kamu özel işbirliği modeli ile hayata geçirilen alanlarda yaşanan durumlar ortadayken, bu uygulama sonucunda da benzer bir tabloyla karşılaşılması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Sermaye sahipleri için bunca destek mekanizması yaratılırken, OVP’de, uygulanan ekonomik program nedeniyle emekçilerin maruz kaldığı gelir kayıplarını telafi edecek herhangi bir destek ise elbette söz konusu bile edilmemiştir. Edilmesini de beklememek gerekir zaten. Neticede bu programlar işçi sınıfına saldırı politikalarının uyumlu ve sistemli biçimde hayata geçirilmesi için oluşturulurlar. Gözettikleri daima burjuvazinin çıkarlarıdır, işçi sınıfının değil.
Uzun süredir devam eden bu saldırı programlarına layıkıyla yanıt üretilemediği için gelinen durum ortadadır. Bugün kötü çalışma koşulları, ücretlerin düşüklüğü ve enflasyon karşısında sürekli erimesi gibi ağır sorunlara işsizliğin artışı da eşlik etmektedir. Üstelik Türkiye işçi sınıfı, işsiz kalanların sayısının ivmelenerek artma tehlikesiyle de karşı karşıyadır. Çünkü, ekonomideki yavaşlama belirginleşmiş durumdadır. OVP belgesine göre bile 2026 yılı için yüzde 3,8 olarak öngörülen büyüme oranı yüzde 3,3’e çekilmiştir.
Bir yandan, üretilen toplam değerden işçilerin aldıkları pay azalırken, diğer yandan işten atılanların sayısı artmaktadır. TÜİK’in sahte rakamlarından bile sömürüdeki ve işsizlikteki artışı çıkarsamak mümkündür. Temmuz ayında yayınlanan verilere göre, istihdamdaki işçilerin sayısı bir ayda 388 bin azalmış, “geniş tanımlı” işsizlik oranı yüzde 30,6’ya yükselmiştir. Yaratılan toplam değerden işçilerin aldıkları pay da ilk çeyrekte yüzde 42,7’den ikinci çeyrekte yüzde 38’e gerilemiştir. Bu veriler yürütülen ekonomik programın işçi düşmanı niteliğini çok net biçimde ortaya koymaktadır. Ücretleri düşürmeye ve eritmeye yönelik program bir yandan işçi sınıfının gelirlerine darbe vururken, üretimdeki yavaşlamanın beraberinde istihdam kayıplarına yol açması da işçilerin pazarlık gücünü sınırlamakta, işsizlik kırbacı ile dayatılan koşullara razı gelmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.
OVP’de işçi sınıfına saldırı politikalarının başlıca konularından birisi olan “esnek ve yeni nesil çalışma biçimleri” ile ilgili olarak da “mevzuat düzenlemelerinin etkin uygulanması sağlanacak, ikincil mevzuat çalışmaları tamamlanarak güvenceli esneklik yaygınlaştırılacaktır” ifadesi bulunmaktadır. Esnek çalışmanın “güvenceli” olarak tanımlanmasının çalışmanın güvenceli olmasını sağlayamayacağı açıktır. Esnek çalışmadan burjuvazinin beklediği başlıca şey zaten işçinin görece de olsa güvenceli çalışmasının ortadan kalkmasıdır.
Görüldüğü gibi yeni OVP’den büyük sermayenin payına finansman giderlerinin hafifletilmesi, ürün alım garantileri gibi mekanizmalarla aktif destekler, işçi sınıfının payına ise alım gücünün daha da düşmesi, işsizlik kırbacının açacağı yeni yaralar, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması düşmüştür.
Yeni özelleştirmeler yolda
Yeni OVP’nin önemli bir unsuru da özelleştirmeler konusudur. Yeni OVP’de özelleştirme gelirleri konusunda önceki programa göre çok ciddi bir sıçrama öngörülmüş, 2027 yılı için 183 milyar lira, 2028 yılı için 163,5 milyar lira, 2029 yılı için ise 143 milyar lira özelleştirme geliri hedeflenmiştir. Bu hesaba göre üç yılda toplam 489,5 milyar lira özelleştirme geliri sağlanması hedeflenmektedir. 2026 yılı içinse gerçekleşmesi beklenen özelleştirme geliri tahmini olarak 107,3 milyar liradır. Rejim bu konudaki adımlarını vakit geçirmeden atmış, 5 Eylülde yayınlanan bir cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, köprü ve otoyolların, mülkiyet devri olmaksızın 30 yıllığına işletme hakkı devri yöntemiyle özelleştirme kapsamına alındığı ilan edilmiştir.
Uzun süre önce denenmiş, ihale geliri yeterli bulunmadığı için iptal edilmiş ve sonrasında rafa kaldırılmış olan köprü ihalelerinin bu kez kapsamı geliştirilerek tekrar gündeme getirilmiş olması, üstelik hızlı adımlarla hayata geçirilmeye çalışılması belli ki iktidarın paraya duyduğu acil ihtiyaçla ilgilidir. Kullanıldığında ekonomide kısmi bir rahatlama yaratacağı düşünülen bu paranın bir an önce rejimin kasasına girmesi istenmektedir. Gerçi, 2027-2029 döneminde beklenen özelleştirme geliri yaklaşık 489,5 milyar lira iken aynı dönemde beklenen bütçe açığının toplamı 12,5 trilyon lira düzeyindedir. Dolayısıyla özelleştirmelerle bütçe açığı kapatılamayacak olsa da bu sınırlı gelire de acil biçimde ihtiyaç duyuluyor olmalıdır.
Sermaye sınıfı ve onun devleti açısından özelleştirme girişimleri, sistemin değişen ihtiyaçlarına göre gündeme gelmekte ve her defasında işçi sınıfına dönük saldırılarla el ele ilerlemektedir. Özelleştirmeler dünyayla senkronize biçimde Türkiye’de de özellikle 80’li yıllardan itibaren hayata geçirilmeye başlanmış ve sonuçları itibariyle işçi sınıfının sorunlarının katlanmasına neden olmuştur. Bugün gündeme getirilen de emekçileri ciddi şekilde etkileyecek özelleştirmelerden biri olacaktır.
Köprü ve otoyol özelleştirmelerinin emekçileri ilgilendiren en can yakıcı kısmı ulaşım maliyetini yükseltecek olmasıdır. Devletin işlettiği otoyol ve köprülerle, özel şirketlerin işlettikleri arasındaki ücret farkları düşünülürse, bu özelleştirmelerle on milyonlarca insanın cebine doğrudan saldırı olduğu ortadadır. İşletme sahiplerinin gelirinin temel kaynağı geçiş ücretleri olacağı için, işletmeci açısından ücret tarifesini mümkün olduğunca yükseltmek işin “doğası” gereğidir. Bu yüzden, yolları ve köprüleri doğrudan kullanan milyonlarca insanın ödeyeceği ücretler ve bunlar üzerinden aktarılacak tüm ürünlerin nakliye ücretleri artacağı için emekçilerin zaten yerlerde sürünen alım gücü daha da kötü hale gelecektir.
Bu konuda yol işçileri sendikası Yapı Yol Sen’in yaptığı açıklamada, meselenin bir başka önemli noktasına da dikkat çekilmektedir.[2] Özelleştirme bedelinin 3,5-4 milyar dolar olarak hedeflendiğini öğrendiklerini belirten sendika, söz konusu köprü ve otoyolların 30 yılda yaklaşık 30 milyar dolar gelir elde edeceği halde, iktidar tarafından neredeyse onda biri fiyata satılmak istendiğini belirtmektedir. Bunun kamu varlıklarını üç kuruş bedelle sermayeye peşkeş çekmek anlamına geldiğine dikkat çeken sendika, iktidarın sıkça dillendirdiği yalanları da teşhir etmektedir. “Bu bir mülkiyet satış işlemi değil, sadece 30 yıllığına işletme devri yapılacak” ifadesinin özelleştirmelerde halkı yanıltmak için en sık kullanılan argümanlardan biri olageldiğini dile getirerek haklı bir şekilde, “Türkiye halkı, üzerinden geçerken para ödediği kuru asfaltın, uzaktan baktığı köprünün mülkiyetini ne yapacak?” sorusunu sormaktadır.
Sendika, özelleştirmelerin devleti “bütçeye yük getiren ağır bakım maliyetlerinden kurtaracağı” argümanının nasıl yalan olduğunu da şöyle deşifre etmiştir: “Köprülerin ağır bakımları çok uzun süre ihtiyaç duyulmayacak şekilde yapılmış, devir alacak şirkete hazırlanmıştır. Ulaştırma Bakanı 23 Kasım 2023 tarihinde FSM Köprüsünde yaptığı incelemelerden sonra «FSM’de 80 yıl gidecek bakım çalışmaları tamamlandı» şeklinde açıklama yapmıştır.”
Bir diğer husus da halihazırda bu işletmelerde çalışan işçilerin karşı karşıya kalacakları sorunlarla ilgilidir. Köprülerin, otoyolların işletme haklarının devri ile birlikte işletme sahiplerinin kârlarını en yüksek düzeye çıkarmak için buralarda çalışan işçilerin sayısını azaltma, ücretlerini sınırlama yoluna gideceği kesindir. Taşeron kullanımı arttırılacak, sendikal örgütlenmeler daha da zayıflatılacaktır.
Tüm bu nedenlerle köprüler ve otoyolların işletme hakkının devredilmesine karşı bir mücadeleyi etkili biçimde yükseltmek başta sendikalar olmak üzere tüm işçi sınıfı örgütleri için bir zorunluluktur. Mücadelenin temel eksenlerinden biri de, işçi sınıfının örgütlülüğünü, sosyal hak ve kazanımlarını savunma ve geliştirme doğrultusunda olmalıdır.
Burjuvazinin işçi sınıfına yönelik saldırıları, çok boyutlu, planlı ve örgütlü biçimde sürmektedir. Yeni OVP’nin ruhuna sinmiş olan temel yaklaşım da bu saldırıların geliştirilerek sürdürülmesidir. Rejimin ekonomik ve siyasi tüm politikaları işçi sınıfına düşman politikalardır ve bunlar sadece güçlü mücadelelerle geri püskürtülebilir. Sınıf mücadelesi tarihinin bize defalarca gösterdiği üzere, güçlü mücadeleler de ancak güçlü bir örgütlülükle yapılır.
[1] Türkiye’de kamu çalışanlarının maaşları “toplu sözleşme”yle belirlenen zam oranları üzerinden arttırılır. Eğer gerçekleşen enflasyon, ilgili dönemde toplu sözleşmede öngörülen oranın üzerinde kalırsa enflasyon farkı oluşur. Bu fark, sonraki dönemin maaş artışına eklenir. Ancak enflasyon farkı geçmiş dönemdeki satın alma gücü kaybını telafi edecek anlamına gelmez. Çünkü çalışan, yüksek enflasyonun gerçekleştiği dönemde daha düşük reel ücretle yaşamış olur. Yani “maaşın geçmişte kaybettiği satın alma gücü” ile “sonraki maaş artışının telafisi” aynı şey değildir.
link: Selim Fuat, İşçilere “Orta Vadeli” Saldırı Programı, 25 Eylül 2026, http://fa.marksist.net/node/8837


