Egemen sınıflar, toplum üzerindeki hâkimiyetlerini yalnızca baskı ve zor yoluyla sürdüremezler. Kendi çıkarlarını bütün toplumun çıkarları gibi gösterecek düşüncelere, değerlere ve davranış ölçülerine de ihtiyaç duyarlar. Ahlâk, bu ideolojik egemenliğin başlıca araçlarından biridir. Özellikle gericiliğin güç kazandığı dönemlerde emekçilere sabır, itaat ve fedakârlık öğütleyenler, sömürüye ve baskıya karşı mücadeleyi ahlâka aykırı ilan ederler. Bu nedenle egemenlerin ahlâk anlayışını teşhir etmek önemlidir. Özellikle tıkanıklık ve çürüme çağındaki kapitalizmin, ekonomik ve siyasal krizlerin yanı sıra toplumsal, kültürel ve ahlâki krizleri büyüttüğü bu dönemde…
Troçki, Onların Ahlâkı ve Bizim Ahlâkımız adlı eserinde ahlâkı sınıf ilişkilerinden koparan yaklaşımlarla hesaplaşır. Burjuva ahlâkının ve Stalinist bürokrasinin ikiyüzlülüğünü ortaya koyarken, devrimci mücadelenin amaçlarıyla araçları arasındaki bağı ele alır. Bu tartışma, işçi sınıfının kendi kurtuluş mücadelesinde hangi değerleri geliştirmesi gerektiği bakımından güncelliğini korumaktadır.
Ahlâkın sınıfsal temeli
Ahlâk anlayışları, içinde geliştikleri toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir. Köleci toplumda kölenin efendisine boyun eğmesi bir erdem sayılırken, kölenin özgürlük mücadelesi mevcut düzenin değerlerine meydan okuyordu. Kapitalist toplumda da sermayenin çıkarlarını koruyan davranışlarla işçilerin dayanışmasını ve mücadelesini güçlendiren davranışlar aynı ölçüye vurulamaz. Sömürenle sömürülenin çıkarları karşıt olduğu için, neyin doğru ve haklı olduğu konusundaki yargıları da çatışır.
Kapitalizmin, sömürü ilişkilerini olağan ve meşru gösteren bir ahlâk anlayışı vardır. İşçinin ürettiği artı-değere el koyan sermaye sınıfı, özel mülkiyeti dokunulmaz sayar; bu düzene boyun eğmeyi sorumluluk, ona karşı çıkmayı ise bozgunculuk olarak sunar. İşçilerden fedakârlık isteyen patronların kendi kârlarından vazgeçmeye yanaşmaması, bu sınıfsal ahlâkın gündelik hayattaki ifadelerinden biridir.
Sermayenin ideologları, basını ve siyasetçileri, bu çıkar ilişkilerini gizlemek için çalışırlar. Sömürü düzeninin yol açtığı sorunlar kişisel kusurlara indirgenir; yoksulluk tembellikle, başarı ise yalnızca bireysel gayretle açıklanır. Böylece işçinin yaşadığı sorunların toplumsal kaynaklarını görmesi ve sınıf kardeşleriyle ortak mücadeleye yönelmesi engellenmek istenir. İşçi sınıfının bu ideolojik kuşatmaya karşı koyabilmesi, sınıf bilincini ve örgütlü mücadelesini geliştirmesine bağlıdır.
Egemen ahlâkın gerçek niteliği, savaş dönemlerinde daha çıplak biçimde görülür. Barış zamanında insan yaşamının kutsallığından söz edenler, savaş başladığında emekçileri birbirlerini öldürmeye çağırırlar. Sermayenin pazar ve nüfuz alanları uğruna yürüttüğü savaşlar, vatanın savunulması ve ulusal çıkarlar adına meşrulaştırılır. Savaşa karşı çıkan işçiler ise ihanetle suçlanır.
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı bunun kanlı bir örneğiydi. Büyük güçlerin dünyayı yeniden paylaşma mücadelesinde milyonlarca emekçi cephelere sürüldü. İşçiler için ölüm, açlık ve yıkım anlamına gelen savaş, silah üreticileri ve tedarikçileri için büyük kazançlar sağlıyordu. Aynı sınıfın farklı ülkelerdeki mensupları, kendi egemenlerinin çıkarları uğruna birbirlerini boğazlamaya zorlanıyordu.
Bolşevikler, işçilere kendi burjuvazilerinin arkasında saf tutmayı öğütleyen bu siyasete karşı enternasyonalist bir mücadele yürüttüler. Rusya’da Çarlık 1917 Şubat Devrimiyle yıkıldı. Ancak onun ardından kurulan Geçici Hükümet savaşı sürdürdü. Ekim Devriminde ise Bolşeviklerin öncülüğündeki işçi sınıfı, yoksul köylülerin ve askerlerin desteğiyle iktidarı sovyetler aracılığıyla ele aldı. İşçi iktidarı Rusya’nın savaştan çekilmesinin yolunu açarken, devrim diğer ülkelerin emekçilerine de esin verdi.
Dünya savaşı Ekim Devrimiyle bir anda sona ermedi. Ancak devrim, emperyalist savaş düzenine ağır bir darbe indirdi. Savaşın yarattığı yıkımla birlikte büyüyen grevler, asker ayaklanmaları ve devrimci hareketler, egemenlerin savaşı sürdürme imkânlarını daralttı. İşçilerin birbirlerini öldürmeye zorlandığı bir dünyada Bolşevikler, farklı ülkelerin emekçilerinin ortak kurtuluşunu savunuyorlardı.
Ekim Devriminin ardından işçi iktidarı son derece ağır koşullarla karşılaştı. İç savaşın ve dış müdahalelerin yarattığı yıkım, ekonomik gerilik ve devrimin uluslararası ölçekte yalnız kalması, işçi sınıfını güçsüz düşürdü. Bu koşullarda yükselen bürokrasi, zamanla işçi demokrasisini tasfiye ederek iktidarı gasp etti. Bu tarihsel yenilgiyi işçilerin kendi kazanımlarına sahip çıkamamasına indirgemek, bürokratik karşı-devrimin maddi ve siyasal koşullarını gözden kaçırmak olur.
Stalinist bürokrasi egemenliğini sağlamlaştırırken kendisine uygun bir ahlâk anlayışı da geliştirdi. Devrimci eleştirinin yerini itaati yücelten bir anlayış, enternasyonalizmin yerini bürokrasinin ulusal çıkarları aldı. İşçilerin doğrudan katılım ve denetim organları olan sovyetler işlevsizleştirildi; parti ve devlet aygıtı bürokrasinin egemenliği altına girdi. Devrimin kazanımlarını savunan muhalifler, devrim düşmanı olarak damgalandı.
Burada kaybolan, işçi sınıfının kurtuluş davasına bağlılık temelinde gelişen devrimci ahlâktı. Onun yerine bürokratik ayrıcalıkları korumayı esas alan bir anlayış geçirildi. Gerçekleri gizlemek, başarısızlıkları başarı gibi sunmak ve eleştirenleri susturmak, sosyalizme bağlılık adına meşrulaştırıldı. Bu nedenle Stalinizmin uygulamalarını Bolşevizmin devamı olarak göstermek, devrimle onu boğan bürokratik karşı-devrim arasındaki ayrımı silmek anlamına gelir.
Burjuvazinin ve Stalinist bürokrasinin devrimci mücadeleye duyduğu düşmanlığın ortak noktasında, kendi egemenliklerini ve ayrıcalıklarını koruma isteği vardır. İşçi sınıfının bağımsız örgütlülüğü ve eleştirel bilinci, her ikisi açısından da tehdittir. Burjuvazi işçilere sömürü düzenine boyun eğmeyi öğütlerken, Stalinist bürokrasi bu itaati güya sosyalizm adına talep etmiştir.
Devrimci amaç ve ona uygun araçlar
Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya kurma amacı, bu amaca uygun mücadele araçlarını gerektirir. Fakat özellikle belirtmek gerekir ki, amaç ve araç ilişkisine de devrimci bir titizlikle yaklaşmak şarttır. İşçileri birbirine düşüren, onların öz güvenini kıran ve kendi örgütlerine duydukları güvenin yerine liderlere körü körüne bağlılığı geçiren yöntemler, kurtuluş amacına hizmet edemez.
Devrimci partinin görevi, işçi sınıfının kendi gücünün bilincine varmasına ve siyasal mücadeleye bağımsız bir sınıf olarak katılmasına öncülük etmektir. Bunun için emekçilere gerçekleri söylemek, hatalarla açıkça yüzleşmek ve örgütlü sorumluluğu geliştirmek gerekir. Sermaye düzeninin rekabetçiliğini, çıkarcılığını ve insanları araçlaştıran ilişkilerini devrimci saflarda yeniden üretmek, savunulan amaçla çelişir. Ne var ki insanlar içinde yaşadıkları toplumun izlerini taşırlar. Bu izlerle hesaplaşmak da örgütlü mücadelenin bir parçasıdır. Dayanışma, dürüstlük ve yoldaşlık, ortak mücadele içinde öğrenilir ve geliştirilir. Devrimci örgütlülük, işçilerin egemen düşüncelere karşı direncini güçlendirdiği ölçüde, bir bağışıklık sistemi işlevi görür.
Bugün de egemenler savaşları meşrulaştırırken emekçilerden fedakârlık istemekte, sömürüyü sürdürürken ahlâk dersleri vermektedirler. Onların ahlâkını teşhir etmek, kendi saflarımızda hangi ilişkileri kurduğumuzu sorgulamayı da gerektirir. İşçi sınıfının kurtuluş mücadelesi, amacını gündelik pratiğinde görünür kılabildiği ölçüde güven kazanır.
Sınıfların, sömürünün ve ulusal sınırların ortadan kalktığı bir dünyada üretim, kâr için değil toplumsal ihtiyaçlar için örgütlenebilir. İnsanların birbirleriyle ve doğayla kurdukları ilişkiler, rekabetin ve sermaye birikiminin baskısından kurtulabilir. Böyle bir toplum kendiliğinden doğmayacağı gibi, işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesiyle bir anda tamamlanmış da olmayacaktır. Onun yolu, işçi sınıfının dünya çapındaki devrimci mücadelesinden ve sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmasından geçer. Bizim ahlâkımız, bu kurtuluş mücadelesinin içinde, insanın insan üzerindeki egemenliğine son verme hedefiyle şekillenir.
link: Deniz Bektaş, Dünden Bugüne Onların Ahlâkı ve Bizim Ahlâkımız, 6 Ekim 2026, http://fa.marksist.net/node/8844



