Çukurova… Bir zamanlar “beyaz altın” pamuğuyla, narenciyesiyle, bereketli alüvyon toprağıyla anılan ova. Toroslardan inen suların beslediği koca tarlalar, portakal çiçeğinin kokusunun şehre yayıldığı taze baharlar… Bugün aynı coğrafyanın kimi noktalarında başka bir manzara daha var: preslenmiş plastik atık balyaları, ayrıştırma tesisleri, yol kenarlarına saçılmış ambalajlar, yakılmış plastik kalıntıları ve sulama kanallarına karışan mikroplastikler… The Guardian’ın 2025’te yer verdiği[1] Adana’da yaşayan ve narenciye yetiştiren Kürt çiftçi İzzettin Akman’ın hikâyesi, bu dönüşümün küçük ama çarpıcı bir özeti. Akman, 2016’da bahçesinin yakınlarına bırakılıp yakılan çöplerin arasında sterlin ve avro fiyat etiketli ambalajlar gördüğünü anlatıyordu. Üstelik kendisi de narenciyesini Avrupa’ya ihraç eden bir çiftçiydi. Bir yanda Çukurova’dan Avrupa’ya gönderilen ürünler, diğer yanda Avrupa’dan gelip aynı topraklara bırakılan plastik atıklar… Peki, bereketli topraklarıyla tanınan bu ova ve Türkiye’nin çeşitli yerleri nasıl oldu da uluslararası atık ticaretinin yarattığı kirlilikle anılır hale geldi?
Tam burada vitrine baktığımızda başka bir görüntü beliriyor: Sıfır Atık! First Lady Emine Erdoğan’ın himayesinde 2017’de başlatılan proje, atığın azaltılması, ayrıştırılması ve geri kazanımının artırılması söylemiyle ülkenin en görünür çevre politikalarından biri haline getirildi. Ne var ki Türkiye’de Sıfır Atık projesinin başlatıldığı yıl, dünya atık ticaretinde de önemli bir kırılma yaşanıyordu. Yıllardır Avrupa’nın ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerin atıklarını ithal eden Çin, bu ticarete büyük ölçüde kapılarını kapatmaya hazırlanıyordu.
Çin, Temmuz 2017’de Dünya Ticaret Örgütüne (WTO) plastiklerin de aralarında bulunduğu çeşitli katı atıkların ithalatını yasaklayacağını bildirdi. 2018’de uygulamaya giren kısıtlamalarla birlikte küresel atık ticaretinin yönü hızla değişti. Elbette Avrupa’nın yıllardır Çin’e gönderdiği atıklar ortadan kaybolmadı; kendilerine yeni pazarlar buldu. Malezya, Endonezya ve Vietnam gibi ülkeler yeni sevkiyatların hedefi olurken Türkiye de bu ticaretin önemli merkezlerinden biri haline geldi. Üstelik dünya zaten giderek büyüyen bir plastik çöp yığınının altında kalıyordu. OECD’ye göre küresel plastik üretimi 2000 yılında 234 milyon tonken 2019’da 460 milyon tona yükseldi. Aynı dönemde yıllık plastik atık miktarı da 156 milyon tondan 353 milyon tona çıktı.[2]
Türkiye’ye yönelen sevkiyatların boyutu da birkaç yıl içinde katlanarak büyüdü. İnsan Hakları İzleme Örgütünün (HRW) 2022 raporuna göre AB’den Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarı 2018’de 38 bin 804 tonken 2020’de 446 bin 432 tona ulaştı. Eurostat verilerinde Türkiye, 2023 yılında AB’nin birlik dışına yaptığı geri dönüştürülebilir plastik ihracatında ticaret değeri bakımından yüzde 22’lik payla ilk sıradaydı! Avrupa Komisyonunun Eylül 2026 değerlendirmesine göre ise 2025 yılında AB’den Türkiye’ye yaklaşık 510 bin ton plastik atık gönderildi. Avrupa’nın plastik atık ticaretinde Türkiye artık başlıca güzergâhlardan biriydi.[3]
İşte “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” dedirten çelişki burada bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor. Bir yanda atıkları yok etme iddiasıyla parlatılan Sıfır Atık projesi, diğer yanda Avrupa’nın plastik atıklarıyla büyüyen bir ithalat piyasasının sonucunda çöp deryası… Mesele yalnızca söylem ile uygulama arasındaki tutarsızlıktan ibaret de değil. Çünkü çöpe giden malzemenin bir bölümünü geri dönüştürmek başka, durmaksızın büyüyen plastik üretiminin yarattığı yıkımı önlemek bambaşka bir şeydir. Peki, sormak gerekir yüz binlerce ton plastik atığın Türkiye’ye girişi hangi kurallarla denetleniyor? Geri dönüşüm için getirilen bu malzemelerin gerçekte neye dönüştüğünü biliyor muyuz? Yüz binlerce ton plastik atığın ne kadarı gerçekten geri dönüştürülebiliyor? Geriye kalanların akıbeti ne oluyor?
Atık ticaretindeki bu büyüme, onu sınırlamaya yönelik düzenlemeleri de gündeme getirdi. 2021’de Basel Sözleşmesinin plastik atık değişiklikleri yürürlüğe girerek karışık ve kirli plastiklerin önemli bölümünü ön bildirim ve onaya soktu.[4] Türkiye de Mayıs 2021’de polietilen atık ithalatını yasaklayan bir adım attı; ancak geri dönüşüm sektöründeki sermayedarların itirazlarının ardından düzenleme kısa süre içinde geri çevrildi ve ithalat yeniden mümkün hale geldi. Bu kısa yasak deneyimi de önemli; çünkü atık akışının yalnızca çevre mevzuatıyla belirlenmediğini gösteriyordu! İthal plastik atık, geri dönüşüm sanayisi patronları için ucuz hammadde görevi görecekti. Yani hammaddeye ihtiyaç duyan işletmelerin ekonomik çıkarları aslında alınan kararlarda etkili oluyordu! İktidarın bu ithalata ilişkin savunması da esas olarak bu ekonomik gerekçelere dayanıyor: “Bunlaaar “çöp” değil, sanayinin kullandığı ekonomik değere sahip ikincil hammaddeler!”
Avrupa Komisyonu, plastiklerin ne kadarının geri dönüştürüldüğünü, yakıldığını ya da depolandığını gösteren yeterince ayrıştırılmış kamusal verinin bulunmadığını ve ithal plastiğin takibinin tesise ulaştıktan sonraki nihai akıbetini bütünüyle kapsamadığını belirtiyor.[5] Başka bir ifadeyle, Avrupa’dan gelen yüz binlerce ton plastiğin ne kadarının gerçekten yeni bir ürünün hammaddesine dönüştüğünü, ne kadarının işlem artığı olarak kaldığını gösteren kamuya açık bütünlüklü bir bilanço yok.[6]
Avrupa Komisyonuna göre ithal plastik, önceden ayrıştırılmış ve daha kaliteli olduğu için geri dönüşüm şirketleri açısından çoğu zaman Türkiye’de toplanan plastiğe göre daha cazip; yerli plastik ise daha kirli ve ayrıştırılması daha maliyetli. Yani “sanayinin hammadde ihtiyacı” diye savunulan sistem, bir taraftan Avrupa’nın ayrıştırılmış atığını Türkiye’ye çekerken diğer taraftan Türkiye’de üretilen milyonlarca ton plastiğin toplanması ve ayrıştırılması sorununu çözmüş değil. Böyle bakınca çelişki daha da büyüyor: Kendi ürettiği plastiği etkin biçimde toplayıp dönüştüremeyen sermaye sınıfı, başka atıkları rahatlıkla dönüştürebileceğinin propagandasını yapıyor! Üstelik ithal edilen her plastik balyasının akıbeti eksiksiz biçimde izlenebilse ve geri dönüşümler yeterince yapılsa bile daha temel bir soru yine ortada kalıyor: Bu kadar atık neden üretiliyor?
Elbette ki atıklar kapitalist üretimin sonunda ortaya çıkan tesadüfi bir fazlalık değil, kâr ve sermaye birikimi uğruna sürekli genişlemeye zorlanan üretimin maddi sonuçlarından biridir. Kapitalizmde birbirinden bağımsız sermayeler toplumun neye, ne kadar ihtiyacı olduğunu ortaklaşa belirleyerek üretmez; her biri kendi pazarını genişletmek, rakibini geride bırakmak ve sermayesini büyütmek için hareket eder. Bu sistem üretimde planlamanın aksine anarşinin, istikrarın aksine krizlerin hüküm sürdüğü bir sistemdir. Bu anarşi devasa bir üretim kapasitesinin toplumsal ihtiyaçlara göre bilinçli bir plana bağlanmadığı anlamına gelir. Bir tarafta işçi sınıfının en temel ihtiyaçları dahi karşılanamazken diğer tarafta satılamayan, satılsa bile kullanılmayan, kullanıldığında da geride çöp dağlarına katılacak atıklar bırakan milyarlarca ürün ortaya çıkmakta! Üstelik kapitalist açısından önemli olan ürününü birilerine satmaktır, eğer rakiplerinin ürünlerinin niteliği ya da tüketicilerin talepleri temelinde üzerinde bir baskı hissetmiyorsa satıştan sonraki süreç onu hiç ilgilendirmez; o ürünün kullanıldıktan sonra geride bırakacağı atıklar, kendisinin değil kullanıcının sorunudur ona göre!
“Planlı Eskitme” de bu madalyonun başka bir yüzünü anlatmakta. “Kapitalizmi ayakta tutan seri imalatın sürdürülebilmesi kitlesel tüketimin sürekliliğine bağlıdır.”[7] Kapitalist sistemde ürünlerin uzun süre kullanılması yeni satış ihtiyacını geciktireceğinden, kullanım ömrünün teknik, ekonomik ya da modaya dayalı biçimlerde kısaltılması sermaye açısından işlevsel hale gelir.[8] Plastik ambalajlarda ise çelişki daha çıplaktır. Çok uzun yıllar dayanabilecek malzemeler, atılmak üzere tasarlanmış ürünler yapmak için kullanılıyor. Dolayısıyla plastik atık sorununu sistemin kökünde aramamak, asıl nedeni perdelemektir.[9] Daha fazla hammadde, daha fazla enerji, daha fazla meta ve ambalaj; ardı sıra giderek büyüyen bir atık yığını! İşte kapitalizm!
İstatistiklere bakıldığında sadece Türkiye’de değil dünyada da geri dönüşüme dair nasıl bir tablo olduğunu, nasıl bir çarpıtma yapıldığını görmüş oluruz. OECD’nin rakamlarına göre 2019’da dünyada oluşan 353 milyon ton plastik atığın yalnızca yüzde 9’u nihai olarak geri dönüştürüldü. Yüzde 19’u yakıldı, yaklaşık yarısı düzenli depolamaya gitti; geri kalanı kontrolsüz döküm, açık yakma veya sızıntı gibi yollarla çevreye karıştı. ABD Çevre Koruma Ajansının 2018 verileri de benzer: Ülkede 32,4 milyon ton plastik belediye atığı üretildi ve yalnızca yüzde 8,7’si geri dönüştürüldü; yaklaşık 27 milyon ton plastik depolama sahalarına gitti. Akıbeti meçhul![10]
Bir başka gerçeklik ise bu denli atığın bedelini yalnızca toprağın ödemediğidir. HRW’nin yine 2022 raporuna bakıldığında bu durum açıkça görülüyor. Sağlığı hakkında bilgi veren işçiler işe başladıktan sonra hastalık geliştiğini anlatıyor; raporda solunum şikâyetlerinden baş ağrılarına kadar çeşitli sorunlar kaydedilmekte. Tesislerde çocukların çalıştırıldığı durumlar da mevcut. Rapora yansımasa da kimileri belki yıllar sonra solunan kimyasallardan kaynaklı kanser de olacak. Bu tabloya kayıt dışı atık toplayıcılarını da eklediğimizde durumun vahameti ortaya çıkıyor. Geri dönüşüm zincirinin en “yeşil” görünen halkasında bile dumanı, tozu, kimyasal katkıları soluyanlar patronlar değil işçilerdir.[11]
2026’da Çukurova’dan gelen yeni bulgular, hikâyeyi “bereketli topraklara” geri taşıyor. Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ve çalışma arkadaşlarının araştırmasında Adana’daki plastik geri dönüşüm tesislerinin yukarı ve aşağı akışındaki sulama kanallarından alınan örnekler karşılaştırıldı. Mikroplastik yoğunluğunun tesislerin aşağı akışındaki noktalarda belirgin biçimde arttığı, bazı örnekleme noktalarında bu artışın yukarı akışa göre 132 kata kadar çıktığı tespit edildi. Bu durum sadece geri dönüşüm tesislerindeki işçilerin değil bölge insanının da toprağın, suyun, gıdanın da durumdan etkilendiğinin göstergesidir. Adana bu bakımdan istisna değil. 2024’te Erzincan İliç’teki Çöpler altın madeninde yaşanan ve dokuz işçinin yaşamını yitirdiği faciayı hatırlayalım. Siyanür ve sülfürik asit başta olmak üzere birçok ölümcül kimyasal içeren liç yığını adeta sel olup akarak 100 dönümlük alana yayılmıştı.[12] Bitmek bilmez kâr hırsıyla tutuşan ve bütün hareketini buna göre yapan burjuvazi yüzünden felâketler gerçekleştiğinde maliyeti kim ödüyor açık değil mi?
Bu düzeni tarihin çöplüğüne göndermek gerekir
21 Kasım 2026’dan itibaren AB’nin OECD üyesi olmayan ülkelere plastik atık ihracatı yasaklanacak. Fakat Türkiye OECD üyesi. Bu nedenle yasak Türkiye’ye otomatik olarak uygulanmıyor. Avrupa Komisyonu Türkiye gibi OECD üyelerini de daha sıkı izleyecek ve çevreye duyarlı yönetim koşulları sağlanmıyorsa ihracatı askıya alabileceğini iddia ediyor. Bu durum bize önümüzdeki süreçte “Sıfır Atık” söyleminin aksine Türkiye’nin plastik atık ithalatının daha da artacağını söylüyor. Bakıldığı zaman aslında hiçbir mevzuat, mevcut atığı sihirli biçimde yok etmiyor. Çin’in kapıyı kapatması plastiği yok etmedi; rotasını değiştirdi. Malezya kısıtlarsa Endonezya’ya, orası sıkılaştırırsa başka limana yönelen bir piyasa! Bu da sorunun aslında ulusal sınırlara hapsedilemeyeceğini gösteriyor. Çöpün Türkiye yerine başka bir ülkenin kıyısına boşaltılması Türkiye açısından istatistiği nispeten iyileştirebilir; fakat dünya işçi sınıfı açısından sorunu çözmez. Aynı şey Pasifik’teki dev plastik birikimi için de geçerli. “Yedinci kıta” diye anılan Büyük Pasifik Çöp Alanı gerçekte üzerinde yürünebilen katı bir ada değil, okyanus akıntılarının yoğunlaştırdığı geniş ve dağınık bir plastik birikimidir. OECD, daha 2019’da okyanuslarda yaklaşık 30 milyon ton, nehir sistemlerinde ise 109 milyon ton plastiğin birikmiş olduğunu hesaplıyordu. Kapitalist ülkeler kendi atığını sınırlarının ötesine taşısa da gezegenin dışına çıkaramıyor.
Bir yanda “sıfır atık” logoları, yeşil sertifikalar, iklim zirveleri; diğer yanda milyonlarca ton yeni plastik, ülkeden ülkeye dolaşan çöp balyaları, zehirli dumanı soluyan işçiler ve mikroplastik taşıyan topraklar, sular. Bize her şeyin geri dönüştürülebileceği söyleniyor; oysa geri dönüştürülmesi mümkün olmayan şey, kâr için sürekli büyümek zorunda olan bu üretim ilişkisinin ta kendisi. Bizler açısından çöpün adresini değiştirmek yetmez; çöp üreten bu düzeni tarihin çöplüğüne göndermek gerekir.
[1] https://www.theguardian.com/news/2025/feb/18/turkey-said-it-would-become-a-zero-waste-nation-instead-it-became-a-dumping-ground-for-europes-rubbish
[3] https://www.hrw.org/report/2022/09/21/its-if-theyre-poisoning-us/health-impacts-plastic-recycling-turkey
[5] https://environment.ec.europa.eu/publications/assessment-sustainability-plastic-waste-exports-oecd-countries_en
[6] Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına göre “Sıfır Atık” projesinin başladığı 2017’de yüzde 13 olan genel geri dönüşüm oranı, 2025’te yüzde 37,5’e yükseldi; 2017’den 2025 sonuna kadar lisanslı tesislerde işlendiği belirtilen 90 milyon ton geri dönüştürülebilir atığın 10,2 milyon tonunu da plastikler oluşturdu. Fakat rakamlara yakından bakıldığında ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor. Yüzde 37,5’lik oran Türkiye’de ortaya çıkan plastiklerin geri dönüşüm oranı olmadığı gibi, ithal plastiklerin ne kadarının geri dönüştürüldüğünü de göstermiyor. 10,2 milyon tonluk plastik miktarı da sekiz yıllık toplamı ifade ediyor ve yerli atıkla ithal atığı birbirinden ayırmıyor. Avrupa Komisyonunun Eylül 2026’da yayımladığı değerlendirmeye göre Türkiye’de yılda yaklaşık 3,3 ilâ 3,9 milyon ton yerli plastik atık oluştuğu tahmin edilirken, bunun ancak yüzde 10’unun gerçekten geri dönüştürülebildiği düşünülüyor.
[7] Selim Fuat,Planlı Eskitme, Nisan 2014, http://marksist.net/node/3435
[8] bkz.Selim Fuat, Planlı Eskitme
[9] Selim Fuat, Kapitalizmin Yarattığı Plastik Atık Sorunu, 9 Aralık 2021, http://marksist.net/node/7524
[11] https://www.hrw.org/report/2022/09/21/its-if-theyre-poisoning-us/health-impacts-plastic-recycling-turkey
[12] bkz. Elçin Karaca, İliç’te Sermaye-Rejim İşbirliğiyle İşçi ve Çevre Katliamı!, 15 Şubat 2024, http://marksist.net/node/8193
link: Mahir Atılgan, Vitrin Sıfır Atık, Arka Kapı Çöp Pazarı!, 17 Ekim 2026, http://fa.marksist.net/node/8851


