Türkiye’de faşist rejim gemi azıya alarak saldırılarını sürdürürken ülke her anlamda yangın yerine dönmüş durumda. Bir yanda emekçi kitleleri hedef alan ekonomik saldırılar ayyuka çıkarılırken, diğer yandan CHP belediyeleri, muhalif medya organları ve gazeteciler, üniversiteli gençler ağır bir siyasi saldırı altında. Bunların yanı sıra ülkenin ormanları da siyasi iktidarın bilinçli tedbirsizliği ve yağma-talan politikası yüzünden cayır cayır yanıyor.
Başta İzmir olmak üzere pek çok kentte peş peşe çıkan yangınlarda binlerce hektar ormanlık alan, içindeki canlılarla birlikte kül oldu, tarım arazileri zarar gördü, yangının yerleşim yerlerine ulaşmasıyla 50 binden fazla insan tahliye edildi. İzmir’de yangınlar sürerken yeni yeni yangın haberleri de gelmeye devam ediyor. Küresel iklim değişikliğinin sonuçlarını çok daha belirgin bir şekilde hissetmeye başladığımız son 5-6 yıldır her yaz şiddetli orman yangınları yaşanıyor, bu yangınların çıkış sebebi ve neden kontrol altına alınamadığı tartışılıyor ancak sonuç değişmiyor. İktidar sözcüleri, her zamanki gibi sorumluluğu üstlenmeyen, suçu kendilerinin dışında olgulara atan açıklamalar yapıyorlar. Suçlu ya küresel ısınma ya da provokasyon amacı taşıyan kundakçılar veyahut “insan faktörü” oluyor. Kuşkusuz küresel iklim değişikliği, orman yangınlarını arttıran önemli bir faktördür. Kapitalist sistem yol açtığı pek çok sorunu büyüterek kriz düzeyine getirmiştir, bunlardan biri de iklim krizidir. Ancak iklim krizinin küresel bir sorun olması hiçbir kapitalist devleti sorumluluktan kurtarmaz, siyasi iktidarların yürüttüğü politikaların bu krizi şiddetlendirdiği, sonuçlarını daha yıkıcı hale getirdiği gerçeğini değiştirmez. Nitekim rejimin sermaye odaklı yağma ve talan politikaları, öncelikleri, pek çok sorun gibi orman yangınlarının da şiddetini ve sayısını arttıran bir rol oynamaktadır.
Sözde iklim değişikliğiyle mücadele etmek için yakın zamanda İklim Kanunu çıkaran rejimin bu sorunla mücadele etmek gibi bir niyetinin olmadığı yaptıklarıyla ortadadır. Ormanlık alanların enerji ve maden şirketlerinin talanına açılması hız kesmeden devam etmekte, hatta fiili durumları yasal zemine kavuşturacak bir talan yasası da vakit kaybetmeden çıkarılmak üzere Mecliste beklemektedir. Gerek uluslararası raporlarda gerekse de Orman Genel Müdürlüğünün (OGM) raporlarında küresel ısınmanın orman yangınları riskini arttırdığı belirtilmesine rağmen buna yönelik hiçbir önlem bugüne kadar alınmadı. Orman yangınlarına erken müdahalede önemli rol oynayan orman işçilerinin sayısının düşük tutulması, yangın söndürme uçakları ve diğer ekipmanların yetersizliği her yıl yanan ormanlık alanı genişletiyor. OGM bütçesinin toplam bütçe içindeki oranı 2019’da yüzde 4,5 iken 2025’te yüzde 3,3’e gerilemiş durumda. Orman işçilerinin çoğunluğu mevsimlik işçilerden oluşuyor, en az 38 bin işçinin çalışması gereken yerde 22 bin işçi 7/24 çalışıyor ve haliyle yangınlara yetişemiyor.[*]
Rejimin özelleştirme politikalarının sonucu olarak bugün elektrik dağıtımının tamamı özel şirketlerin elinde. Bu şirketler maliyet olarak gördükleri elektrik hatlarının bakım ve onarımını olması gerektiği gibi yapmıyorlar. Kamusal denetimler de layıkıyla yerine getirilmiyor. Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Başkanı Mahir Ulutaş, elektrik sistemlerinin sürekli bakım gerektirdiğini, özelleştirme öncesinde sırf bakım için hatları gezip kontrol eden personel çalıştırıldığını, ancak özelleştirmeler sonrası bu personelin tasfiye edildiğini, bakım ve onarım çalışmalarının daha fazla kâr elde etme amacıyla teknik uzmanlığı düşük taşeron şirketlere ihale edildiğini belirtiyor. Bu durum orman yangını riskini arttırıyor. Nitekim son 12 yılda yanan orman alanlarının yüzde 20’den fazlasının elektrik hatlarından çıkan yangınlar nedeniyle olduğu belirtiliyor. İzmir Valisi İzmir’deki yangınların çıkış nedeninin elektrik hatları olduğunu açıklarken geçen yıl Diyarbakır ve Mardin’de 15 kişinin ölümüyle sonuçlanan orman yangınlarının nedeni de aynıydı. Ne var ki elektrik dağıtım şirketlerine sebep oldukları yangınlar ya da ölümler nedeniyle bugüne kadar herhangi bir yaptırım uygulanmadı.
Ülke orman yangınlarıyla alev alev yanarken siyasi ve ekonomik alanda da yangın var. Rejimin ekonomi politikaları nedeniyle genciyle yaşlısıyla, beyaz yakalısı mavi yakalısıyla, kamuda da özel sektörde de milyonlarca işçinin mutfağında yangın var. TÜİK Haziran ayında yıllık enflasyonu yüzde 35, ENAG ise yüzde 69 olarak açıkladı. TÜİK’in sahte enflasyon rakamları, yoksulluk hesaplamasında attığı taklalar, işsizlik oranlarını düşük gösterme çabaları milyonlarca insanın itildiği yoksulluk ve sefalet çukurunun genişlediği gerçeğini gizleyemiyor. Türk-İş’in verilerine göre Haziran ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 26 bin lirayı geçerken yoksulluk sınırı 85 bin liraya çıktı. Asgari ücret ise halen 22 bin lira! Resmi enflasyon rakamlarına göre zam alan emeklilerin maaşları yalnızca yüzde 16,6 oranında arttırılarak en düşük emekli maaşı 16 bin 881 lira oldu. Erdoğan 2024 yılını “Emekliler Yılı” ilan etmişti. Ne var ki emeklilerin yaşam koşullarında hiçbir iyileşme olmadı, tersine yoksullukları büyüdü. Sefalet maaşlarına karşı eylemler, yürüyüşler yapan emekliler görmezden gelindi, sendikalaşma hakları ellerinden alındı. Kamu emekçilerinin grevli toplu sözleşme hakkı gasp edilmeye devem edilirken, TÜİK’in sahte enflasyon oranları da onların altı aylık maaş artışlarının gerçekte olması gerekenin çok altında kalmasına yol açıyor. Temmuz-Aralık dönemi için %5 oranında belirlenen toplu sözleşme zammının üstüne eklenen %10,06 enflasyon farkıyla kamu emekçilerinin gelir artışı %15,56 olarak belirlendi.
Sendikal hakların kullanımına ilişkin veriler, AKP’li yıllarda, özellikle de faşizmin iktidara yerleşmesinden bu yana işçi haklarının nasıl gerilediğini ortaya koyuyor. Hayli abartılı resmi verilere göre sendikalaşma oranı (memur statüsündeki kamu çalışanları hariç) yüzde 14 civarındadır ama kayıt dışı istihdam edilen işçiler de dikkate alındığında, bu oran çok daha düşüktür! Toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamına giren işçilerin oranı ise çok daha düşük. Her 3 sendikalı işçiden biri TİS kapsamı dışında, yani sadece kâğıt üzerinde sendikalı. Sermayenin ihtiyaçlarına uygun bir sendikalar yasasını 2012 yılında yürürlüğe sokan AKP iktidarı, işçilerin sendikal örgütlenme hakkını kullanmalarını türlü yollarla zorlaştırdı. Örneğin bazı işkollarını birleştirerek sendikaların işkolu barajını aşabilmesini, böylelikle TİS yetkisi almasını neredeyse engelledi. Özellikle konfederasyonlara bağlı olmayan sendikalar için işkolu barajı daha da yüksek tutuldu. Bunun işçilerin örgütlenmesinin önünde nasıl bir engel oluşturduğunun en somut örneklerinden biri bugün özel sektör öğretmenlerinin yaşadığı sorunlardır. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikasında örgütlenen öğretmenlerin sayısı 11 bine ulaşmasına rağmen, farklı sektörlerin içine tıkıştırılmasıyla şişen işkolunda baraj engelini aşamayan sendika, toplu sözleşme yapma yetkisine sahip değildir. 2014 yılında taban maaş uygulamasının kaldırılmasının ardından özel okul öğretmenlerinin ücretleri düşmeye başladı, öyle ki bugün asgari ücret civarında, hatta onun da altında ücret alan öğretmenlerin sayısı hiç de az değil. Uzun süredir eşit işe eşit ücret talep eden, sendikalaşma ve toplu sözleşme yapma haklarını isteyen öğretmenlerin mücadelesi de rejimin şiddetiyle bastırılmaya çalışılıyor.
Ancak işçilerin örgütlendiği sendikaların TİS yetkisi almasının önündeki tek engel işkolu barajı değildir. Rejim, sendikalaştıktan sonra işten atılan işçilerin bırakalım haklarını korumayı, mücadelelerini engelleme yoluna gidiyor. Vergi yükü, hayat pahalılığı ve düşük ücretler altında ezilen işçilerin sendikalaşma girişimleri artmasına karşın rejimin desteğini arkasına alan patronların bu girişimlere yanıtı genellikle işten atma saldırısı ve sendikadan istifa etme baskısı oluyor. Sendikalaştığı için işten atılan işçiler direnişe çıktığında, suç işleyen patronlar değil hakkını arayan işçiler cezalandırılıyor. Kazanımla sonuçlanan direnişlerin neredeyse tamamında işçiler yalnızca tazminat haklarını alıyor ancak sendikalı olarak işlerine geri dönemiyorlar. Yanı sıra sendikaların yetki sürecinin uzatılması, patronların alâkasız mahkemelere yetki davası açmasının önünde bir engel olmaması, TİS sürecini istedikleri gibi uzatabilmeleri, sendikal üyeliklerin önemli bir kısmının kâğıt üzerinde kalması anlamına geliyor.
2017’den bu yana rejimin grev yasakları da önceki yıllara göre artış göstermiştir. Emek Çalışmaları Topluluğunun hazırladığı 2023 Uluslararası Grev Raporuna göre 2023 yılında Türkiye’de grevlerin yüzde 77’sini sendikalar örgütledi, ancak bunların yalnızca yüzde 11’i yasal grev kapsamına giriyordu. Sendikaların örgütlediği fiili grev sayısının (direnişler dâhil) yasal grevlerin 8 katı olması bir yönüyle işçi sınıfının sendikal haklarına yönelik saldırıların büyüklüğünü, diğer yönüyle de işçilerin yasalardan değil haklılıklarından aldıkları meşruiyetle mücadelelerini sürdürdüğünü gösteriyor. Ayrıca başlayan grevler çeşitli bahanelerle yasaklanırken ve pek çok işkolunda grev yasakları devam ederken, rejim belediye işçilerini bile grev yasağı kapsamına almak üzere çalışmalar yapıyor.
Faşist rejimin sultası altında yalnızca özel sektör işçileri değil kamu işçileri de yoksulluğa itiliyor. Kamu işçilerine sefaleti reva gören iktidarın yüzde 17’lik zam teklifine karşı eylemler yapan, greve çıkmaya hazırlanan işçiler yapay ayrımlarla karşı karşıya getirilmeye, mücadeleleri engellenmeye çalışılıyor. Bugüne kadar işçilerin inançlarını, dini duygularını sömürerek yapay kutuplaşmayı körükleyen, kendisini tahkim eden rejim aynı yöntemi kamu işçilerinin mücadelesine karşı da kullanmaya çalışıyor. Faşist rejimin propaganda aygıtı gibi çalışan Diyanet, camilerde okuttuğu Cuma hutbesinde “Kamu imkânlarını amacı dışında kullanmak, kamuya ait işleri yavaşlatmak ya da aksatmak, verilen görevleri layıkıyla yerine getirmemek hem vebal hem de günahtır” diyor.
Kendi bekası uğruna toplumun üzerine çöreklenerek adeta nefessiz bırakan rejimin siyasi saldırıları da artarak sürüyor. Muhalif televizyon kanallarına ağır para cezaları ve ekran karartma cezası verilmesinden CHP’li belediyelere kayyum atanmasına ve belediye başkanlarının tutuklanmasına kadar saldırılar dur durak bilmiyor. 19 Mart operasyonunun ardından milyonlarca insanın sokağa çıkarak protestolara katılması rejimi bir süre beklemek zorunda bıraktıysa da kısa sürede saldırılarına kaldığı yerden devam etti. Protestolara katılan gençler gözaltına alındı, tutuklandı, ev hapsi aldı. En iyi ihtimalle yurtdışına çıkış yasağı konularak serbest bırakıldı. Özgür Özel’in genel başkan seçildiği CHP 38. Olağan Kurultayının iptali istemiyle dava açılmasının ve son olarak İzmir, Antalya, Adana ve Adıyaman belediye başkanlarının gözaltına alınması, yolsuzluk bahanesinin ardında gizlenmeye çalışılan açık bir siyasi operasyondur. Bu saldırılara paralel olarak TİP’in eylemine polis saldırısı, Fatih Altaylı’nın tutuklanması, diplomasını yırtan Boğaziçili gencin bile gözaltına alınması gibi saldırılar toplumun hiçbir kesiminin “dokunulmaz” olmadığı mesajını vermek amacı taşımaktadır ve rejimin muhalefeti tam olarak sindirme operasyonunun devamıdır. Son olarak LeMan dergisini hedef alan linç girişimi bu baskı sürecinin bir başka örneğini oluşturdu. Saldırının Madımak katliamının yıldönümü olan 2 Temmuz’un bir gün öncesine getirilmesi ayrıca önemli bir ayrıntı idi.
Dünya savaşının Ortadoğu’daki son gelişmeleri de rejimin sıkışıklığının temel bir nedeni olarak bu faşist saldırganlıkta rol oynamaktadır. Bu gelişmelerin etkisiyle Kürt hareketiyle bir süreç başlatmaya zorlanan rejim, bölgedeki yangın fırtınasını mümkün olan en az kayıpla atlatma çabası içindedir.
Ekonomik, siyasi, toplumsal sorunların çığ gibi büyümesi, en tepeden aşağıya devletin tüm kurumlarının artık gizlenemeyen çürümesi, yargının bağımsızlığının bir palavradan ibaret olduğu ve Meclisin içi boş bir kabuğa dönüştüğü gerçeğinin iyice belirgin hale gelmesi emekçilerin hoşnutsuzluğunu ve iktidara olan güvensizliğini büyütmektedir. Asal Araştırmanın Haziran 2025’te yaptığı ankette “Türkiye’de en güvendiğiniz kurum hangisi” sorusuna, katılımcıların yüzde 25’inin “hiçbiri” cevabını vermesi güvensizliği yansıtan önemli bir göstergedir. Diğer taraftan giderek daha fazla sayıda emekçi, sorunlarının çözümünü başkasından beklemek yerine mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Nitekim tüm baskılara, yasaklamalara, saldırılara rağmen emekliler, köylüler, belediye işçileri, öğretmenler, metal ve petrokimya başta olmak üzere özel sektör işçileri, kamu işçileri, eylemlerle, grev ve direnişlerle taleplerini ve itirazlarını yükseltmektedir. CHP’nin sokağa dökülen muhalefeti çeşitli kentlerde düzenlenen haftalık mitinglere hapsetme politikası halen devam etmektedir. Bununla birlikte halkın siyasi tepkisini göstermek üzere kendisine tek açık kanal olarak gördüğü bu mitinglere katılım canlılığını korumaktadır. Ancak tüm bunlar toplumsal desteği oldukça zayıflamasına rağmen faşist rejimi yıkmaya da saldırılarını durdurmaya da yetmemektedir. Çünkü ancak başını örgütlü işçi sınıfının çektiği bir mücadeleyle saldırılara karşı konulabilir ve ne yazık ki işçi sınıfı gerçekte örgütsüzdür. O halde işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlülüğünü güçlendirmek için sınıf mücadelesini azimle sürdürmekten başka yol yoktur.
link: Demet Yalçın, Türkiye Yangın Yeri, Rejimin Saldırıları Artıyor, 8 Temmuz 2025, https://fa.marksist.net/node/8550
ABD’de Milyonlar Plütokrasiye Karşı Sokakta
“Bir Tercih Meselesi”




