Faşist hareketler ve bizzat iktidardaki faşist liderler ve partiler olgusu tüm dünyada hızla yaygınlaşıyor. Bunu yaratan nesnel zemine ve işçi sınıfının karşı karşıya olduğu büyük tehlikeye pek çok yazımızda dikkat çekiyoruz. Fakat bu tehlikenin tüm sosyalist kesimler tarafından aynı ölçüde dikkate alındığını, hatta kavrandığını söylemek mümkün değil ne yazık ki. Bu durum işçi sınıfının yüz yüze olduğu tehlikeyi daha da büyütüyor. Zira bu tehdide karşı hazırlanarak mücadele etme olanağı zayıflamış oluyor. Bazı sosyalistler aşırı sağ içinde yer alan kimi hareketlerin, açık bir faşist stratejiye sahip olmadıklarını ama esasen oy toplamak için faşistlerin söylemlerini taklit ettiklerini söylüyorlar. Mesela İngiltere’deki Reform UK’yi bu kategoriye koyuyorlar. Bu partinin Müslümanlara ve göçmenlere saldırmasına ve faşist bir söylem kullanmasına rağmen, parti içinde kendini açıkça faşist olarak adlandıranları ihraç etmesini bunun kanıtı olarak sunuyorlar. Fransa’da Le Pen için de benzer bir değerlendirme yapıyor, Marine Le Pen’in baba Le Pen’den ayrışmasını faşizmle araya mesafe konulması olarak değerlendiriyorlar. Yine bu gibilere göre, Trump, Modi, Bolsonaro da bu kategoridedir; onlar yalnızca “sağ demagoglar”dır.
Geniş aşırı sağ yelpaze içinde şu an için faşist olarak nitelendirilemeyecek eğilim/parti/liderler olduğu doğrudur. Ancak iddia sahipleri, aşırı sağ partilerin esas amaçlarının oy toplamak olduğunu söylediklerinde, güya bir farklılığı netleştirirken aslında bu sefer de merkez sağ ile aşırı sağ arasındaki farklılığı silikleştirmiş oluyorlar. Dahası tam da bu iddianın bir sonucu olarak, bu tür taklitçi/sahte faşist partilerin gerçek bir tehlike oluşturmadığını ya da onlardan kaynaklanan tehlikenin has/gerçek faşistlerin önünü açmaktan ibaret olduğunu söylediklerinde, bu yaklaşımın barındırdığı yanlışlar daha da ciddileşiyor. Bu nedenle bu yaklaşımı kısaca irdeleyelim.
Faşist söylem geri kitlelerde karşılık buldukça, merkez sağ partilerin de onların bilhassa göçmenler ve güvenlik konularındaki taleplerini sahiplendikleri vurguladığımız bir gerçekliktir. Bunlar faşist hareketin baskısı altında sürekli olarak daha da sağa kayma eğilimindeler. Onun sloganlarını ve söylemini sahiplenerek oraya kayan oylarını geri kazanmak ya da oy kayışını durdurmak istiyorlar. Ama değindiğimiz iddia sahiplerinin kastettikleri, merkez sağcılar değil, aşırı sağ içerisinde yer alıp da sözde faşist olmayanlar. Oysa aşırı sağ içerisinde bu tarz kesin ayrımlar yapmak genellikle çok mümkün değildir. İster faşist olsun ister olmasın tüm aşırı sağ partilerin kendilerini farklı gösterdikleri, takiye yaptıkları, kendilerini saygın bir parlamenter parti olarak sunmak için türlü numaralar çevirdikleri, sürekli yalan söyledikleri, kurdukları çetelerle aralarındaki organik bağları genelde inkâr ettikleri vb. düşünülürse kesin ayrımlar bulma gayretinin beyhudeliği de daha iyi anlaşılabilir. Aşırı sağın parlamenter söylemlerini ve hatta kimi göstermelik adımlarını dikkate alarak onları değerlendirmek politik ciddiyetle bağdaşmaz. Bu yanlışa düşenler, iktidardaki ya da iktidara namzet faşistlerin gerçekte faşist olmadıkları düşüncesiyle tehlikeye gözlerini kapatarak iç ferahlatıyorlar.
En başta da dediğimiz gibi, kuşkusuz ki aşırı sağ olarak adlandırılan göreli geniş küme içerisindeki tüm unsurlar faşist olarak adlandırılamaz. Bugün sadece aşırı sağ olanların değil, onun en ucundaki faşist unsurların çoğunun da bir şekilde yasal burjuva siyaset içerisinde var olduklarını, seçimlere katıldıklarını, onun aracılığıyla güçlenmeyi hedeflediğini görüyoruz. Fakat bunlardan bilhassa faşist olarak adlandırdıklarımız, tüm dikkat ve faaliyetlerini parlamenter mücadeleye odaklamıyorlar. Gerek sokak terörüne dönük paramiliter oluşumlar örgütleme, gerekse de devletin içinde bilhassa da silahlı kurumlarında, istihbarat örgütlerinde mevki ve kadro kazanma gibi faaliyetlere de ağırlık veriyorlar. Aşırı sağ yelpaze, merkez sağın en gerici kesimiyle has faşistler arasında sayısız melez yapı ve anlayışı barındırıyor. Ama kriz derinleştikçe faşizme doğru kaykılmanın güçlendiği aşikârdır.
Apaçık faşist olan ve ona göre örgütler inşa edenlerle, aşırı sağ içindeki diğerlerinin arasındaki farklılıkları abartarak vurgulamaktan kimseye bir hayır gelmeyecektir. Trump, Modi, Orban, Bolsonaro gibi liderlerin faşist zihniyetinden şüphe edilmemesi gerekir; bunların faşist bir rejim peşinde olduklarını reddetmenin de devrimci politikaya bir faydası dokunmayacaktır. İşin aslı tek tek hangi lider ya da hareketin hangi pozisyonda durduğunu, aşırı sağ yelpazenin neresinde olduğunu tespit etmeye çalışmak çok da anlamlı bir çaba değildir. Zira birçok lider ya da hareketin durdukları nokta, son durak değildir. Dolayısıyla aralarındaki farklılıkları abartarak, hele de söylem ve kimi göstermelik eylemlerine bakarak keskin ayrımlar yaratmak doğru bir yöntem değildir.
Unutmayalım ki tüm dünya tarihsel sistem krizinin güdülediği bir otoriterleşme süreci içerisindedir. Belli bir ülkedeki siyasal rejimin bu doğrultuda ne kadar yol aldığını mümkün olduğunca doğru tespit etmek anlamlı ve önemlidir. Zira otoriterleşmenin en ucunda totaliter bir diktatörlük anlamına gelen bir faşist rejimin kurulmuş, hele de pekiştirilmiş olması, işçi sınıfı mücadelesinin izleyeceği taktikler üzerinde belirleyici bir rol oynar. Devrimci atılım dönemiyle ağır bir yenilgi döneminin taktiklerinin aynı olamayacağı apaçıktır. Bu noktada iki yanlış uçtan da uzak durulmalıdır: İktidara tırmanan ya da iktidara oturmuş bir faşizmi görmezden gelmek kadar her baskıcı dönemi faşizm olarak adlandırmak da ciddi bir hatadır. Örneğin, yukarıda da vurguladığımız gibi, Trump, Modi, Orban gibi liderlerin faşist zihniyette oluşları kesin olsa da başında oldukları rejimlerin faşist olarak adlandırılması şimdilik doğru olmaz. Bunun en güzel örneğini Trump’ın ilk döneminin bitişi ve Bolsonaro’nun devrilişinde görüyoruz; yaptıkları tüm numaralara, sahtekârlıklara ve baskılara rağmen seçimlerden yenik çıktılar, zayıf kalan darbe girişiminde bulundular, başaramadılar ve iktidardan uzaklaştırıldılar.
Çeşitli aşırı sağ partiler/liderler ve hatta geçişsel olağanüstü rejimler hakkında, kesin ve net alt kategoriler yaratma çabası Marksizmle bağdaşmaz. Bu esasen akademi camiasının empoze ettiği bir yaklaşımdır. Bu tür yanlışların en dibinde, klasik Alman ve İtalyan faşizmlerinden hareketle, faşizmi ipince bir çizgi olarak tanımlama yanlışlığı yatıyor. O kadar ki, birçok burjuva akademisyen, Almanya’daki Nazizm ile İtalya’daki faşizmi bile farklı rejimler olarak ele alabiliyor.
Vaktiyle Troçki Almanya’daki faşist tırmanış sürecini değerlendirirken ara duraklardan oluşan bir tırmanış sürecini fazlasıyla detaylı bir şekilde analiz etmişti. Kimi adımları ya da momentleri saptayıp adlandırırken yanlış yaptığını da görmüş ve düzeltmeye çalışmıştı. Sonuçta, bu tip durumlarda, her bir adımda ortaya çıkan hükümeti illa da şu ya da bu tip bir rejim olarak kavramsallaştırmanın beyhudeliği, kesin rejim tahlillerinin yapılamayacağı, bunların kararsız geçiş durumları olduğu ve genel anlamda faşist bir tırmanış dönemi olarak yorumlanması gerektiği ortaya çıktı. Ama onun analizlerini zenginliği içinde kavramak yerine şablonlar üretmeye yatkın olanlar, gerçek süreçlere odaklanacaklarına kafalarında idealize edilmiş süreç ve yol haritaları icat ettiler. Faşist yükseliş sürecini değerlendirirken, “evvelâ ön Bonapartizm, sonra tamamlanmış Bonapartizm, ardından faşizm yaşanacak ve nihayetinde faşizm tekrar Bonapartizme varacak”[1] türünden kalıplar ürettiler. Oysa “finans kapital, yaşanan toplumsal bunalımın şiddet ve derinliğine göre çeşitli olağanüstü hükümet biçimlerine peşpeşe başvurabilir. Bu anlamda, olağanüstü devlet biçimlerinin birinden diğerine geçişler yaşanması mümkündür.”[2] Mümkün olan bir seçeneği, tek seçenek ya da bir zorunluluk gibi yorumlamanın yanlışlığı ortadadır.
İşte girişte belirttiğimiz türde iddialar dillendirenler de bu tür bir yanlışı tekrarlıyorlar. “Faşist olmayıp faşistleri sadece taklit eden” bu aşırı sağcıların barındırdığı tehlikenin, bunların, iktidarı ele geçirdiklerinde hakiki faşist hareketlerin gelişiminin önünü açabilecek oluşlarından kaynaklandığını söylüyorlar. Yani asıl tehlike onlardan değil, önünü açacakları hakiki faşistlerden geliyor demiş oluyorlar. Belki gerçekten de bazı ülkelerde böyle bir durum yaşanacaktır, bilemeyiz! Ama bu ihtimali kesinlik olarak ortaya koyup, kendileri o yola girip evrilmeyecekler, illa ki başkalarının önünü açacaklar şeklinde yorumlamak kesinlikle yanlıştır. Türkiye’de yaklaşık son 15 yılda yaşananlar çok çarpıcıdır ve bu iddiadakiler tarafından ciddiyetle incelenmelidir. Erdoğan liderliğindeki AKP, başlangıçta, AB’ye üye olmak için demokratik reformlar yapmak üzere yola çıktığı iddiasında olan bir merkez sağ partiydi. Yaklaşık 2010 yılından itibaren, o güne dek birlikte yürüdüğü ortaklarıyla giriştiği iktidar mücadelesini takiben ciddi bir dönüşüm ve başkalaşım geçirerek otoriterleşmeye başladı, ardından da Bonapartlaşan Erdoğan rejiminin faşist tırmanış süreci başladı. Sonuçta bizzat kendisi iktidardayken giriştiği sivil darbeyle rejimi tepeden dönüşüme uğrattı. Bir merkez partisiyiz, Müslüman/muhafazakâr demokratız diye çıktıkları yol, aynı kişinin, Erdoğan’ın liderliği altında, sivil faşizmle sonuçlandı.
Başlangıçta aşırı sağ olmayan bir hareket bile kısa süre içerisinde en uca savrulabiliyorsa, Batı’daki aşırı sağ hareketlerin oldukları yerde çakılı kalacaklarını ve kendilerinden sonra gelecek hakiki faşist oluşumların zeminini hazırlamaktan öte bir rol oynamayacaklarını savunmak asla doğru değildir. Bugün işler henüz bir “devrim mi, karşı-devrim mi” ikilemi noktasına gelmemişken, Batı ülkelerindeki faşist hareketlerden kendi gerçekliklerini çırılçıplak ortaya koymalarını beklemek saflık olur. Naziler bile iktidara oturup onu pekiştirene kadar uzun bir süre kendilerini kapitalizm karşıtıymış gibi göstermişlerdi! O zaman, bu tür hareketlerin hem bir evrim içinde olduğunu görmek (Erdoğan ve partisinin takriben 2010’dan sonraki çarpıcı dönüşümü ciddi bir örnektir), farklı eğilimler taşıyan melez oluşumların vücut bulabileceğini kavramak, takiye yaptıkları gerçeğinin üstünden atlamamak, göz boyamak ve kendilerini olduklarından farklı gösterip saygınlık kazanmak için türlü manevralar yaptıklarının farkında olmak gerekiyor.
Günümüzde birçok ülkede siyasal ortam henüz faşizmi kaçınılmaz bir seçenek haline getirmiş değildir büyük burjuvazi açısından. Ne devrim tehditleri o denli somutlaşıp büyümüştür, ne de ortaya çıktıkları yerlerde bu tür tehditleri bertaraf etmenin yolları tükenmiştir. Burjuvazi yine de el altından bu tür örgütleri destekliyor, geleceğe hazırlık için. Bu nedenle de uygun an gelene kadar faşistler türlü taktiklerle güç toplamaya devam ediyorlar.
Son olarak şu noktayı tekrar vurgulayalım: Bugün faşizme karşı mücadele bağlamında esas tehlike, her aşırı sağ parti ya da baskıcı rejimi faşist ilan etmekten değil, ikincil detaylara takılarak bu ülkede gözümüzün önünde duran faşizm gerçeğini (ve dünyadaki faşizm tehlikesini) yok saymaktan, inkâr etmekten kaynaklanıyor. Türkiye’de bu körlüğün çarpıcı ve acı sonuçlarını yıllardır yaşıyoruz. Son dönemde yaşanan ve dozu daha da tırmandırılan baskılara rağmen hâlâ bir seçimle her şeyin değişebileceği yalanından, parlamenter beklentilerden, demokratik bir Anayasa üzerinde uzlaşılabileceği gibi zırvalıkları savunmaktan vazgeçilmiyor. Net şekilde tekrar vurgulayalım: “Günümüz dünyası, demokrasi ve barış rüzgârlarının değil, savaş ve faşizm rüzgârlarının güçlendiği bir dünyadır. Böyle bir dünyada, yükselen bir emek hareketinin yarattığı basınç olmaksızın hangi demokratikleşmeden söz edilebilir? (…) Unutulmamalı ki, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması seçimle değil, ancak başını işçi sınıfının çektiği anti-faşist demokratik halk mücadelesiyle mümkün olabilir.”[3]
link: Oktay Baran, Faşist Yükselişi Küçümseme Hafifliği, 20 Haziran 2025, https://fa.marksist.net/node/8552
“Bir Tercih Meselesi”
Ne Oluyor Bize?




