Eugen Berthold Friedrich Brecht, 10 Şubat 1898’de, Almanya’nın Augsburg kentinde dünyaya geldi. 14 Ağustos 1956’da ise hayata gözlerini yumdu. Brecht, pek de uzun olmayan yaşamında emperyalist savaşlara, devrimlere, karşı-devrimlere, imparatorlukların çöküşüne, milyonların canını alan salgınlara, dünyayı sarsan ekonomik buhranlara, faşizme, kendini sosyalizm olarak adlandıran bürokratik diktatörlüklere şahit oldu. Kitapları yakıldı, oyunları, sanat anlayışı hedef alındı, vatanından sürgün edildi. “İnsanlığa karşı harekete geçen büyük genel kötülükler” diye bahsettiği kötülüklerden nasibini bolca aldı. Ama Brecht’in kitabında, hakikatten ve “bugünden” kaçmak yoktu. Ona göre “sanat gerçeği yansıtan bir ayna değil, onu şekillendirecek bir çekiçtir” ve Brecht sımsıkı kavradığı çekicini insanların özgürlük ve eşitlik içinde yaşayacağı sosyalist bir dünyanın kurulması mücadelesinin hizmetine sunmuştu. Bu bakımdan Brecht, ölümünün üzerinden onyıllar geçtiği halde şiirleriyle, oyunlarıyla işçi sınıfının devrimci mücadelesinde yaşamaya devam ediyor.
Brecht, doğduğu evde annesi ve ailesi için küçük Eugen idi. Ama ilerleyen yıllarda önce Bert adıyla yazılar, şiirler kaleme alacak, sonra birlikte tiyatro kurdukları Arnolt Bronnen’le uyumlu olması için adında minik bir değişiklik yapmayı ve Bertolt ismini kullanmayı tercih edecekti. Brecht’in çocukluk yıllarında Almanya bir dönemeç noktasında bulunuyordu. Başında İmparator II. Wilhelm’in bulunduğu Almanya, İngiltere ile rekabette öne çıkmaya çalışıyor, bir dünya gücü olarak sivrilmek için saldırgan, yayılmacı ve militarist bir politika izliyordu. Sömürgeler elde etmek için İngiltere’yle kıyasıya mücadele ediyor, donanmasını, askeri gücünü tahkim etmeye çalışıyordu. Bu yolla birinci emperyalist paylaşım savaşının da zeminini döşüyordu. Brecht, daha neredeyse çocuk yaştan itibaren her alanda kışkırtılan milliyetçiliğin büyük bir yalan olduğunu görüyordu. 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı ve milyonlarca gencin ölmesi bu düşüncelerini daha da güçlendirdi. Lise sıralarındayken Antik Roma döneminin lirik şairlerinden Horace’ın “anavatan için ölmek hoş ve onurludur” sözü üzerine yazdığı bir kompozisyonda bu sözün yalnızca boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganı olduğunu yazmıştı. Bu nedenle okuldan atılma cezasıyla yüz yüze gelmiş, bu ceza, araya giren öğretmenlerinin ve babasının çabaları sonucu engellenmişti. Genç Brecht babasının tavsiyesi üzerine 1917’de Münih Üniversitesinde tıp eğitimine başladı. Çünkü yasalar tıp öğrencilerine orduya alınmalarını geciktirme imkânı veriyordu. Nitekim Brecht, savaşın bitmesine bir ay kala askere çağrıldı ve fiilen savaşa katılmadı. Ama savaşın nasıl bir şey olduğunu, ülkesinin milyonlarca gencinin ölmesinin, sakat kalmasının acısını, anaların ağıtlarını yüreğinde hissetmişti. Bu nedenle ömrü boyunca işçiler için emperyalist savaşların kimin çıkarına olduğunu anlatan şiirler ve oyunlar yazdı.
Üniversite eğitimi savaş nedeniyle yarıda kalsa da Brecht’e çok şey katmıştı. Öğretmeni Arthur Kutscher, ona tiyatro sevgisini aşılamış, Karl Georg Büchner, Benjamin Franklin Wedekind gibi 20. yüzyıl Alman tiyatrosunun temellerinin atılmasına katkı sağlamış önemli oyun yazarlarını tanımasını, Almanya’nın Charlie Chaplin’i olarak bilinen Karl Valentin’in oyunlarına gitmesini sağlamıştı. İçinde giderek büyüyen sanat ve tiyatro sevgisinin peşinden giden Brecht, bu üç ismi çok şey öğrendiği ilham kaynakları olarak anacaktı. Genç yaşından itibaren her anlamda sanatla iç içe olan Brecht, 1919’da dünyaya gelen ilk çocuğuna çok sevdiği ve ileride Epik Tiyatro kuramını geliştirmesine katkı sağlayacak olan Wedekind’in adından yola çıkarak Frank ismini verdi. Henüz 24 yaşındayken eleştirmenlerden aldığı olumlu değerlendirmelerle tanınan bir tiyatro yazarı oldu. Bir opera sanatçısıyla yaptığı kısa evliliğin ardından 1929’da yaşamının geri kalanında birlikte çalışacağı ikinci eşi tiyatrocu Helene Weigel’le evlendi. Sınıfsal temelli politik (Ajit-Prop) tiyatronun kurucusu Erwin Piscator gibi sanatçılarla, edebiyatçılarla, düşünürlerle arkadaşlıklar, sıkı bağlar kurdu, tartışmalar yürüttü. 1917 Ekim Devriminden, devrimin etkisiyle değişen sanat anlayışından derinden etkilendi, ilerleyen yıllarda kendisi de bu değişimin itici güçlerinden biri oldu.
Ekim Devrimi sonrası dönem, tiyatroya ve sanata vurulan idealist zincirlerin, kalıpların sorgulandığı bir dönemdi. Dünyayı sarsan bu işçi devriminin etkileri doğal olarak sanatta da yansımasını bulmaktaydı. Brecht, 1920’lerin ortalarından itibaren inançlı bir komünist olarak sanatıyla dünyayı devrimci yolla değiştirme gereğini anlatmaya odaklandı. Değişen çağda, hakikati anlatmanın yeni yöntemlerini aradı. Sahne, tiyatro, oyun, oyuncu, seyirci konusunda Antik Yunan’dan beri süregelen algı ve kalıpları reddederek devrimci politik tiyatronun en önemli kuramcılarından biri oldu. Erwin Piscator ve Vsevolod Meyerhold’un deneylerini sentezleyerek Epik Tiyatro kuramını geliştirdi.
Antik Yunan’da dramatik tiyatro eseri hareketi anlatırken, epik tiyatro eseri hareketi canlandırmaktaydı. Brecht’in epik tiyatro kuramı adını Antik Yunan’daki bu farktan alsa da aslında yepyeni bir anlayıştır. Ona göre tiyatro oyununun klasik anlamda dramatik öğeler taşıması, bir gerilim üzerine kurgulanması gerekmez. Dramatik oyunlarda, seyircinin tiyatro salonuna girmesiyle birlikte oyuncular aracılığıyla eğlenmek, gülmek, ağlamak, coşmak, gururlanmak, hüzünlenmek gibi duyguları yaşaması hedeflenir. Seyirci oyuncuyla özdeşleşerek onun duygularını yaşar, onun oyunda büründüğü ruh haline bürünür. Oyun boyunca seyirci kendisi olmaktan çıkarak, özdeşleştiği oyuncunun duygularını yaşayarak bir ruh dönüşümü yaşar, oyuncunun bütünleyicisi haline gelir. Aristoteles’ten bu yana kullanılan sahneleme yöntemleriyle seyirci üzerinde oluşturulan bu etki “katharsis” olarak adlandırılır.
Oysa Brecht seyircinin bir tiyatro oyununa geldiğini unutmasını istemez. Epik tiyatronun ulaşmaya çalıştığı seyircinin kandırmacadan değil, öğrenmekten, bilmekten ve çözümlemekten zevk alan bir seyirci olduğunu söyler. Bu hedefe ulaşmak için seyircisini dönüştürmeye çalışmaktan geri durmaz. Geleneksel tiyatronun tersine, sınıfsal çelişkiler başta olmak üzere tüm toplumsal çelişkilerin kaynağına inilmesini, sorgulanmasını sağlamaya çalışır. Bu nedenle oyun sırasında “yabancılaştırma” yöntemini kullanır. Oyun, çeşitli yöntemlerle kesilir, içinde bulunduğu ruh halinden çekilip çıkarılan seyirci bu durumu yadırgar. O esnada algıları açılmış seyirciye açıklama yapılır, soru sorulur, projeksiyon sunulur, sahnede anlatılana odaklanması istenir. Düşünmesi, tartması, bir fikre varması, dolayısıyla pasif konumundan uzaklaşması sağlanır. Bu yöntem, izleyicilerin oyunun sonunda duygusal tatminle sınırlı bir deneyim yaşamasını ve öylece salondan ayrılmasını engellemekle kalmaz, onları nesnel ve eleştirel olmaya, düşünmeye, anlamaya, bilinçli iradeleriyle bir fikirden taraf olmaya, öğrenmeye zorlar, eğitir. Olağan görünene-gösterilene savaş açmaya çağırır. Mesela Bir Yolculuk Hikâyesi adlı oyunun başında seyirciye açıkça onun için bir oyun oynanacağı söylenir, oyunun sonunda oyuncular seyirciye doğrudan şöyle seslenir:
Bir çağ düşünün ki siz / gövdeyi götürmüş kan
Başka geçer akçe yok / bu karışıklıktan
Düzensizliğin adını / koymuşlar düzen
İnsanlar çıkıvermiş / insanlığından
Bu olanlara eğer demezseniz “Olağan”
Kurtuluruz o zaman
Her şeyin değişmez olduğu algısından.
Brecht, Fransız filozof Diderot’nun 1758’de önerdiği ve tiyatroya yerleşen “4. Duvar” anlayışına da kökten karşı çıktı. Bu anlayışa göre sahnenin üç duvarının dışında oyuncularla izleyici arasına görünmez bir duvar örülmeliydi. Brecht, Diderot’nun, sahneye gerçekleri taşıma, kilisenin yerine geçerek insanlara erdemi ve iyiliği aşılama, seyirciyi duygulandırarak ona yol gösterme hedefiyle geliştirdiği bu idealist tiyatro anlayışını eleştirdi. Seyirciyle oyuncular arasına konulan duvarı yıkarak ortadan kaldırdı. Seyircinin oyuna ve oyuncuya, sahnede gerçekleşen ve anlatılan olaylara dışardan, dolayısıyla nesnel ve eleştirel bakabilmesini sağladı.
Brecht’in epik tiyatro anlayışının kuramsal analizini yapan Walter Benjamin, aynı zamanda Brecht’in sanat ve politika üzerine sık sık tartışmalar yürüttüğü, yazıştığı yakın arkadaşıydı. Bir sohbetlerinde hayatı okudukları kitaplarda arayan kimselerin hayatı ancak bugünden kaçarak anlayabileceklerini konuşmuşlardı. Benjamin’in de vurguladığı gibi Brecht’in oyunları, tüm çelişkileriyle birlikte gerçek hayata, bugünden ve hakikatten kaçmaya/kaçırmaya değil, onunla yüzleşmeye/yüzleştirmeye odaklanmıştır. Tiyatro yoluyla hakikatin anlatılması, çelişkilerin anlaşılır hale getirilmesi, yaşamın akışını yöneten yasaların algılanabilmesi gerekir Brecht’e göre. Çünkü ne olaylar ne de insanlar bu yasalardan, sınıfsal ve toplumsal çelişkilerden azadedir. Bu çelişkilerin anlaşılması ve mücadeleyle yanıtlanması gerekmektedir. İnsanı ve olayları zaman ve mekândan yani gerçekleştiği tarihsel-toplumsal koşullardan soyutlayarak anlatmak da diyalektiğe aykırıdır. İnsanın da toplumun da değişebileceğine, değişmesi gerektiğine ışık tutan Brecht’in tiyatrosunun ayakları bu anlamıyla yere sağlam basar. Tüm bu özellikleriyle Brecht’in tiyatrosu, işçilerin eğitilmesi bakımından etkin ve güçlü bir araçtır. Sınıfsal ve toplumsal çelişkileri işçi sınıfının diliyle aktardığı, sınıfın hafızasını güçlendirdiği, farklı bir geleceğin mümkün olduğunu gösterdiği, işçi sınıfının özne olduğuna işaret ettiği için işçi sınıfının devrimci tarzda bilinçlenmesine katkı sağlar. Brecht’in bu anlayışı, daha sonra çeşitli dillerde slogan haline gelecek olan “Ya Hep Beraber Ya Da Hiçbirimiz” şiirinde çarpıcı bir ifadesini bulur.
Kim mi kurtaracak seni, aç insan?
Bize gel ekmek istiyorsan,
Bize gel, kıvrananlara açlıktan.
Biz gösterelim sana yolu:
Biz açlar vereceğiz sana ekmeği!
Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.
Kurtulmak yok tek başına
Yumruktan ve zincirden.
Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.
İlerleyen dönemlerde haklı olarak Epik Tiyatro kavramını yetersiz bulan Brecht, “diyalektik tiyatro”, “bilimsel çağın tiyatrosu” gibi kavramlara başvurdu. Ancak tiyatrosunun özü değişmedi: İşçi sınıfının kurtuluşu mücadelesine güç veren devrimci politik tiyatro. Dostu, hocası ve ortağı Piscator, onun bu çabasından ve tiyatroya katkılarından her zaman övgüyle bahsetmiştir. Brecht ve dostları Almanya’da Nazizmin yükselişine kadar hep birlikte oyunlar sergilemeye, yöntemlerini geliştirmeye devam etmişlerdir. Ancak 1919 Alman Devriminin yenilgisi, 1929’da patlak veren Büyük Buhran ve Alman egemenlerin yatışmamış büyük hırsları birikimli sonuçlar yaratıyordu. Yeni bir emperyalist paylaşım savaşı mayalanıyordu.
İşçilerin sevgi ve teveccühünü kazanan Brecht, tam da bu yüzden egemenlerin yoğun nefretini kazandı ve 1933’te Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Almanya’yı terk etmek zorunda kaldı. Sürekli yer değiştirmek zorunda kalsa da 1941’e kadar Avrupa’da kalmaya devam etti. 1941’de ailesiyle birlikte Los Angeles’ın Batı Yakasına taşındı. Bu bölge o dönemlerde tam bir göçmen kentiydi. 1930’larda bu bölgeye göçen Avrupalı aydın ve sanatçılar arasında Almanca konuşulan ülkelerden gelen o kadar çok edebiyatçı, sinemacı, tiyatrocu, besteci vardır ki burası “Pasifik’teki Weimar” olarak anılır olmuştu. Brecht, buradaki dostları vesilesiyle çok sayıda ABD’li aydın ve sanatçıyla tanıştı, bu sayede kimi oyunlarının İngilizce versiyonları hazırlandı. Ama tüm bunlar işlerin yolunda gittiği anlamına gelmiyordu. Savaş devam ediyordu ve 1943’te ilk oğlu Frank, Doğu Cephesinde ölmüştü.
Yazıyor eski kitaplar bilgelik nedir:
Dünya kavgalarına uzak durmak ve o kısa zamanı
Korkusuz geçirmek
Şiddete başvurmadan hem
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek
Düşlerini gerçekleştirmek değil, unutmak
Bilgelik olarak kabul ediliyor.
Tüm bunları yapamıyorum:
Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!
Brecht, Bizden Sonra Doğanlara şiirinde yaşadığı çağı işte bu şekilde, “gerçekten karanlık bir çağ” olarak anlatıyordu ve o karanlık dağılmak yerine koyulaşıyordu. ABD’de savaş dönemindeki baskılar İkinci Dünya Savaşının ardından artarak devam ediyordu. 1947’den itibaren Cumhuriyetçi Parti senatörü seçilen Joseph McCarthy’nin adıyla anılan bu baskı döneminde Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesinin yürüttüğü cadı avından Brecht de nasibini aldı. Komite tarafından ifadesi alınırken işbirliği yapmaya zorlandı. Sorgulamanın sonucunu beklemeden ertesi gün Zürih’e geri döndü. Ama zorluklar bununla sınırlı değildi. Gençlik döneminden itibaren bir kutup yıldızı olarak gördüğü SSCB’de yaşananları, Stalinizmin kanlı yöntemlerini görüyor ama kapitalist dünyadan yükselen anti-propaganda karşısında gönlü SSCB’ye açıktan karşı cephe almaya el vermiyordu. Bu nedenle kimi yakın arkadaşları tarafından da eleştiriliyordu. Fakat yaşadığı kafa karışıklığına rağmen tek ülkede sosyalizm olamayacağını, savaş ve işgale başvuran bir sosyalist ülke olamayacağını söylemekten çekinmiyordu. Bu da, 1949’da Doğu Almanya’ya dönüşünden itibaren çeşitli eleştiri ve suçlamalara maruz kalması demekti. Brecht’in tiyatrosunun sosyalist gerçekçi sanatın dışında ve biçimci (formalist) olduğu yönündeki suçlamaların temelinde Stalinizme ve bürokratik diktatörlüğe biat etmemesi vardı.
Brecht, ömrünün son yıllarını suçlamalar karşısında sanat anlayışını savunarak, sorunlara kafa yorarak, oyunlar yöneterek ve geleceğin büyük tiyatrocularını yetiştirerek geçirdi. 12 Ağustos 1956’da yaşadığı kalp krizinin ardından ağır hasarlı kalbi iki gün daha dayandı ve 14 Ağustosta son kez attı. Onun tiyatro alanındaki mirası ve devrimci sanat anlayışı ise yaşamaya devam ediyor.
link: Ezgi Şanlı, Çağını Anlayan Devrimci Sanatçı Bertolt Brecht, 14 Ağustos 2025, https://fa.marksist.net/node/8576
Avrupalı Emperyalistler ve Militarist Yükseliş
Bir Savaş Anatomisi: 1902 Doğumlular




