Yaz boyunca birbiri ardına patlak veren skandallar ve şaibelerin ardından (LGS’de öğrencilerin aylarca hazırlandıkları sınavın sorularının önceden paylaşıldığının ortaya çıkması, parası olana üniversite diplomasının sağlandığı üst makamlara kadar uzanan sahte diploma skandalı...) yeni eğitim dönemi yeni sorunlar eklenerek başladı. Eğitim sisteminin geldiği nokta, yoksul emekçi kesimlerin düşürüldüğü ve örgütlü bir mücadele vermeden de kurtulamayacağı durumu özetliyor. Hayat pahalılığı, giderek derinleşen ve yaygınlaşan yoksulluk, artan işsizlik, rejimin her alanda artan baskıları, geniş emekçi kitleleri nefes alamaz hale getiriyor. Eğitim sistemi de âdeta sistemin tüm pisliklerinin fışkırdığı lâğım kuyusuna dönmüş durumda!
Eğitim sistemi çocukları, gençleri geleceğe hazırlamak yerine geleceğini bile isteye elinden alan, eğitmekten çok adeta öğüten bir çarka dönüşmüştür! Rejimin ömrünü uzatmayı, sermayenin ucuz işgücü talebini, parası olana iyi eğitim almayı önceliğe alan bu çark, eninde sonunda diplomalı olmanın bir kurtuluş yolu olmadığını da gösteriyor. Son 40 yıldır “okumanın” sınıf atlamanın bir yolu olduğu yönünde şişirilmiş olan balon, nihayet son yıllarda hızla hava kaybediyor. Giderek daha fazla genç en az dört beş yılını harcayarak bitirdiği üniversitenin ve aldığı diplomanın herhangi bir işe yaramadığını görüyor, üniversite okumanın bir kurtuluş olamayacağını daha fazla anlamaya başlıyor. Herhangi bir diplomayla bir iş bulabileceği umudunu da kaybediyor.
Üniversite sınavına başvuruların ve sınav sonrası okul tercihlerinin ardından yaşananlar da bunu gösteriyor. Son 2 yıldır üniversite sınavına başvurular 1 milyon civarında azaldı. Bu yıl sınava giren yaklaşık 2 milyon 560 bin adaydan yalnızca 785 bini bir yükseköğretim programına yerleşti. 2025 yılında liseyi bitiren 812 bin öğrencinin 577 bini tercihte bulunmadı ve tercih yapan 235 bin öğrenciden yalnızca 133 bin 700’ü bir lisans programına yerleşti.[1] İyi puanlar alan öğrencilerin bir kısmı da kayıt yaptırmadı. YÖK tarafından devlet üniversitelerinin kontenjanlarında yapılan değişiklikler tuz biber oldu! Özel üniversiteleri ihya etmek, yüz binlerce öğrenciyi buralara gitmeye zorlamak için devlet üniversitelerinde puanlar yükseltildi ve birçok bölümde kontenjanlar azaltıldı. Kiminde neredeyse yarı yarıya düşürüldü. Devlet üniversitelerinin hem lisans hem ön lisans bölümlerinde yüzde 99 gibi bir oranda doluluk sağlanırken, özel üniversitelerde çok sayıda boş kontenjan olmasına rağmen ancak yüzde 75,8 oranında doluluk sağlandı. Oysa son yıllara kadar özel üniversitelerin kontenjanları ilk yerleşmede yüzde 90’ı aşıyordu. Çoğu özel üniversitenin 2 milyon lira civarındaki astronomik rakamlara (özellikle tıp fakülteleri bu rakamı aşıyor) dayanan fiyatlarıyla verdiği mesaj da ortada: “Artık çok paran yoksa gelme!”
Yeterince parası olmayanın devlet üniversitelerinde de çilesi bitmiyor ve yurt sorunu, ulaşım sorunu, geçim sorunu derken kayıt yaptırıp gitmeyenlerin, ara sınıflarda kayıt donduranların ya da bırakanların sayısı her yıl artıyor. Üniversiteler bu yıl da emekçi sınıfların gençleri için ağır bir tabloyla eğitim yılına başladı. Üniversite kazanan binlerce öğrenci Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarına yerleştirilemedi. Yerleşebilenler ise okullarından saatlerce uzakta, kalabalık odalar, hijyen, sağlıksız ve yetersiz beslenme sorunlarıyla boğuşmaya başladı. 2024 yılı itibarıyla Türkiye’deki 862 KYK yurdunun toplam kapasitesi 994 bin kişi civarındayken, 2025 yılının ilk yarısında hizmete açılan yurt ve bloklarla ek yatak kapasitesi yaratılsa da hâlâ ihtiyacın çok az bir kısmı karşılanıyor. KYK yurtlarının yetersizliği, fahiş ev kiraları ve özel yurt fiyatları yoksul emekçi gençlerin bir kısmının zorunlu olarak cemaat ve tarikat yurtlarına yönelmesine yol açıyor. Gençlik ve Spor Bakanlığının protokol yaptığı cemaat ve tarikatlara ait (dini sohbetlere ve ibadetlere katılım zorunlu tutulan) yurtlarda kalan öğrencilere ayrıca ücretsiz yemek veya burs verilerek buralar daha fazla özendiriliyor. Rejim adeta barınma ve beslenme ihtiyacını karşılayamayacak hale gelen gençleri buralara sürmek için dört koldan tezgâhı kurmuş durumdadır!
Bununla birlikte, son yıllarda toplumun en çok tepki veren kesimi olarak gençler bir daha hiçbir yurda alınamayacakları, okuldan atılacakları, fişlenecekleri tehditlerine rağmen sessiz kalmıyorlar, örgütleniyor, farklı üniversitelerle ortak hareket ediyor, üniversite kampüslerinde, kent meydanlarında eylemler yaparak barınma sorununa çözüm talep ediyorlar. Eylül ayı içinde de çeşitli üniversitelerden öğrenciler KYK yurtlarında yer verilmediği için eğitim hakkının doğrudan ellerinden alındığını ifade ederek bu sorunu gündemde tuttular. Gösterilen tepkiler üzerine bazı valilikler sözde “çözüm”ler önererek soruna duyarlı olduklarını göstermeye çalıştılar. Örneğin İzmir Valiliği, kamu kurumlarının misafirhanelerinin geçici konaklama için öğrencilere açılacağını, bazı otellerin de bu amaçla kullanılacağını, önceliğin kız öğrencilere verileceğini ve yalnızca ilk ayının ücretsiz olacağını duyurdu. Öğrencileri sonrasında ne olacağının belli olmadığı bir sürecin içine itmekten başka bir şey yapılmadı aslında. Rejimin tüm kurumları sorunlar karşısında hep aynı yol ve yöntemi izliyor: Kalıcı çözümler yaratmak yerine, sorun yaşayanları oyalamak, pasifize etmek ve kamuoyunu manipüle etmek!
Eğitimin her seviyesi tam bir sorun yumağı
İlköğretim ve ortaöğretim düzeyinde de sorunlar artarak devam ediyor. Rejim yıllardır “kindar, itaatkâr, kanaatkâr” nesiller yetiştirmek için (her yaptığı ters tepse de) ahtapot kollarıyla eğitim sistemini her yönden kuşatmış durumdadır. Son yıllarda ÇEDES benzeri projeler aracılığıyla okulların kapıları tarikatlara açılmış, muhtaç hale getirilmiş olan yoksul emekçi çocuklarının bir kısmı çeşitli yardım ve sadakalarla tarikatların kucağına itilmiştir. Gençlerin ilgisinin giderek azalmasına rağmen daha fazla imam hatip okulu açılırken, daha ilkokul bitmeden çocuklar imam hatiplere özendiriliyor, yoksul aileler maddi olarak desteklenecekleri vaadiyle okul idareleri tarafından ikna edilerek buralara kayıt yaptırmaları için yönlendiriliyorlar. İmam hatipler yerine Anadolu Liselerini tercih eden öğrenciler ise “seçmeli”, zorunlu derken çeşitli isimler altındaki din derslerine maruz kalıyorlar. Zaten 2024-25 yılında yürürlüğe giren “Yeni Maarif Modeli” müfredatıyla ders kitaplarının çoğuna bilimsel bilgilerin yerine daha fazla dini içerikler tıkıştırılarak kitaplar rejimin ideolojik perspektifine uygun hale getirilmeye çalışılmış, öğretmenlerin de bu içeriklere göre “eğitim” verip vermediği daha sıkı denetlenir olmuştur. Böyle bir sistemde “başarılı” olamayan öğrenciler de MESEM’lere ve açık liselere itilerek, sermayenin ucuz işgücü piyasasında dizginsizce sömürülmek üzere erkenden yerini almaya başlamıştır. MEB son birkaç yıldır MESEM’leri yaygınlaştırarak gençleri örgün eğitimin dışına atıp okurken çalıştırabilmek için eğitim sistemini yeniden dizayn etmektedir. Artık “mesleki eğitim” adı altında daha ortaokuldan itibaren her türlü ağır ve tehlikeli işlerde, hiçbir denetimin yapılmadığı, iş cinayetlerine davetiye çıkaran koşullarda çalıştırılmaktadır emekçi çocukları! İSİG Meclisinin 8 Eylülde yayımladığı bir raporda son iki yılda MESEM kapsamında en az 15 çocuğun ve farklı liselerde staj sırasında en az 7 öğrencinin hayatını kaybettiği bilgisi yer alıyor.[2]
Parası olmayana eğitim zor!
Bir zamanlar daha yoksul ailelerin çocuklarının da okuyabildiği eğitim sisteminin maddi yükü yıldan yıla artarak emekçilerin belini daha fazla büküyor. MEB 2023 yılında Okul Öncesi Eğitim ve İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde yaptığı değişiklikle okul öncesi eğitim kapsamındaki okullarda ailelerden “katkı payı” alınmasını zorunlu tutup eğitimin bir kademesinde kayıt parasını yasallaştırarak diğer kademelerinde de meşrulaştırmıştı. Yeni eğitim-öğretim yılında bazı okullarda bu ücretler bölgesine veya kentine göre değişen oranlarda artışlar gösterdi. MEB diğer eğitim kademelerinde kayıt parası veya başka bir ad altında zorunlu ücret alınmayacağını genelgede hükme bağlamış olsa da okul yönetimlerinin “bağış” adı altında topladıkları paraları görmezden geliyor. Birçok ilk ve orta düzeydeki devlet okullarında ailelerden binlerce liralık kayıt parası isteniyor. Adrese dayalı okullarda otomatik kayıt yapıldığı halde, kayıt parası olarak on binlerce lira alan kimi okulların yanı sıra iyi eğitim verdiği yönünde nam salmış okullarda 200-300 bin liralara varan bağışlar istenmektedir. 1 milyon lira civarında seyreden özel okul fiyatları (bu fiyat okulun daha sonra isteyeceği ek giderlerle daha da yükseliyor) yüzünden, emekçiler devlet okullarının istediği “katkı” payını/kayıt parasını vermekten başka bir çare bulamıyor. Okul binalarının işler durumda kalması için devletin sırtlarına yüklediği bu bedelin yanı sıra her yıl katlanarak artan servis ücretleri ya da ulaşım gideri, yemek, kıyafet, kırtasiye harcamaları vs. derken ailelerin elinde avucunda bir şey kalmıyor. Servis kullanamayan öğrenciler okula varabilmek için saatler öncesinden büyük kent trafiğindeki mesailerinden sonra yorgun ve tükenmiş olarak derse başlıyor.
İş bunlarla bitmiyor. Aynı ürünü marketin birkaç katı fiyatına satan okul kantinleri tekel gibi davranıyor. Okula aç gelen veya tüm günü okulda aç geçiren öğrenci sayısı giderek artıyor. Eğitim-Sen’in 2024-2025 eğitim-öğretim yılı başında yayımladığı bir rapor Türkiye’de 6,5 milyon çocuğun yeterli ve dengeli beslenemediğini ortaya koyuyor.[3] Sağlıklı ve yeterince beslenemeyen çocukların bir kısmı eğitim sürecine uyum sağlayamadığı, akademik açıdan başarılı olamadığı gibi ailesine yük olmamak ve en basit ihtiyaçlarını karşılamak için ders saatinden sonra bir işte çalışmak zorunda kalıyor. Yoksul ailelerin çocukları daha erken yaşta okulu bırakarak çalışmak zorunda kalıyor. Tam da bu yüzdendir ki eğitimi ortaokul-lise düzeyinde terk eden öğrencilerin sayısı her geçen yıl yüz binlerle artıyor. Sadece son iki yılda bu sayının 1 milyon 948 bine çıkması yeterince çarpıcıdır. Daha da çarpıcı olan, 7-12 yaş grubunda yüzde 98’lere çıkan okullaşma oranının ortaöğrenimle birlikte ciddi bir inişe geçmesi ve 17 yaş grubunda yüzde 67’ye kadar düşmüş olmasıdır.
Büyük kentlerde yaşayan emekçiler için eğitim sisteminin yarattığı sorunlar giderek derinleşirken kırsal bölgelerde, depremden etkilenmiş bölgelerde bu sorun içler acısı bir hal almaktadır. 2023 Şubatında meydana gelen depremin ardından 2,5 yıl geçmesine rağmen depremin yaraları sarılmamış, hâlâ çadırlarda, konteynırlarda yokluk içinde yaşanırken eğitim de buna paralel devam etmektedir. Aynı zamanda mülteci yerleşimin de yoğunluklu olduğu bu illerde sorunlar katmerleniyor. Ekonomik ve siyasi sorunlarla iç içe olan eğitim sorunları mültecileri daha fazla etkiliyor ve onları daha fazla eğitimin dışına itiyor.
Eğitimdeki sorunlar eğitim emekçilerinin de sorunlarını büyütüyor
Eğitimdeki tüm sorunlar, rejimin yarattığı korku ortamında, büyük çoğunluğu örgütsüz kalmış eğitim emekçilerinin başında kabak gibi patlıyor. Yeni okul binaları “bütçeye yük” olarak görüldüğünden, kalabalık sınıf ortamında çıkan sorunlar öğretmenlerin başarısızlık hanesine yazılıyor. Bu altyapı eksikliği ya da siyasi hesaplarla öğretmenler norm fazlası yapılıyor ve resen atamalarla aile ve sosyal yaşamı altüst ediliyor. Nisan ayından bu yana nitelikli okullardaki öğrencileri muhalif sendikalarda örgütlü öğretmenlerden izole ederek, siyasi olarak iktidara daha yakın görünen kadrolara teslim etme ve tam kontrol sağlama gayesiyle öğretmen kadrosunda büyük değişiklikler yapıldı. 2025-2026 eğitim-öğretim yılı başlarken de birçok öğretmen norm fazlası olarak kendi iradeleri dışında başka okullara gönderildi. Kimi zorunlu il dışı tayin tehdidi ile yaşadığı semtlerden saatlerce uzaklıktaki bölgelere razı edilerek mağdur edildi.
Yeterli düzeyde öğretmen atamasının yapılmaması nedeniyle doğan öğretmen açığı yüzünden her yıl çok sayıda öğretmen uzmanlık alanına girmeyen derslerde de görevlendiriliyor, öğrencilere bir nevi bakıcılık yapmaları isteniyor. Eğitime yeterli bütçe ayrılmadığı, okullarda eğitimin devamlılığını sağlayacak temel ihtiyaçlar devlet tarafından karşılanmadığı için yoksul ailelerden bile okula “katkı” toplama işi öğretmenlere zorunlu iş olarak dayatılıyor. Bunun dışında da öğretmenler asli görevleri olan eğitim-öğretim faaliyetinin dışında çok çeşitli angarya işlerle karşı karşıya kalıyorlar. Giderek yaygınlaşan ve derinleşen yoksulluk, artan işsizlik, önlemleri alınmayan felâketler, güvencesiz ve geleceksizlik duygusu genel olarak emekçilerin ruh sağlığını ağır biçimde etkilerken, gençlerde ve çocuklarda da kaygı bozukluğu, depresyon ve intihar girişimlerinde artışlara yol açıyor. Buna karşın okullarda psikolojik danışman ve rehberlik hizmetleri veren öğretmen sayısı son derece yetersizdir. Yüzlerce öğrenciyle ilgilenmekle yükümlü olan bu öğretmenlere teneffüslerde nöbet görevi dayatılarak, yapmakla sorumlu oldukları işleri de âdeta engellenmektedir!
Kalabalık sınıflar, öğretmen sayısının yetersizliği gibi sorunlar yetmezmiş gibi temizlik işlerinden güvenliğe birçok sorunla yüz yüze kalan devlet okullarının çoğunda bütçe yetersizliği gerekçe gösterilerek bu hizmetlerin bedeli öğrenciden ve hatta öğretmenden alınmaktadır. Geçen yıl devlet okullarında yalnızca 49 bin 578 temizlik personeli vardı. MEB 2025 yılı için 70 bin kişi daha alacağını duyurmasına rağmen Eylül ayında bunun ancak 35 bini işe başlamış durumda. 61 bin civarındaki devlet okulunda yalnızca 85 bin temizlik işçisinin çalışıyor olması rejimin emekçi çocuklarına reva gördüğü koşulları yeterince anlatıyor! Birçok okulda temizlik personeli olmadığı için sınıflar öğrenciler tarafından temizlenmekte ve ciddi hijyen sorunlarıyla karşı karşıya kalınmaktadır.
Yıllarca “okursan sınıf atlarsın” diye yutturulan eğitim sistemi bugün yoksullukta bir seviye daha atlatmaktan başka bir işe yaramıyor! İşçi ve emekçilerin eğitim sisteminin yarattığı sorunlardan kurtulması için genel olarak onu yaratan kapitalist sistemden ve özel olarak da ülkedeki faşist rejimden kurtulması gerekiyor. İşçi sınıfının sınıf atlama hayalleri pompalayan bir eğitime değil, yaşadığı sınıflı dünyayı anlamasını, değiştirmesini, insanca yaşanacak bir dünya kurmasını sağlayan bir eğitime ihtiyacı var.
link: Aylin Dinç, Yeni Eğitim Dönemi Artan Sorunlarla Başladı, 7 Ekim 2025, https://fa.marksist.net/node/8611
Zeytinlere Ölüm Fermanı, Sermayeye Ab-ı Hayat!
Faşist Rejimin Ekonomik Yıkım Faturası




