İstanbul denince çoğumuzun zihninde aynı görüntüler belirir: bitmeyen trafik kuyrukları, hayatı kemiren pahalılık, üst üste yığılmış beton evler… Yanlış da sayılmaz. Çevremizde sık sık duyarız, “İstanbul bitti, bu şehirde artık yaşanmaz” sözlerini. Ve bizler bir taraftan her sabah işimize ya da okulumuza yetişmek için tıklım tıklım otobüslerde, metrobüslerde, trenlerde sürüklenirken, öte taraftan hayata tutunmanın çeşitli yollarını kovalarız. Maalesef bazen de İstanbul’dan bizlere yüklenen dertlerimizi yanı başımızdaki insanlara yansıtırız.
Oysa İstanbul yalnızca kalabalık toplu taşıtlardan, ilerlemeyen trafikten, yüksek kiralardan ibaret değildir. Bu şehir, tarihte uğruna savaşlar verilmiş, surları defalarca aşılmaya çalışılmış ve hatta yakın zamana kadar köylerinden umutlarını kesmiş insanların türlü umutlarla geldiği, her taşına tarih sinmiş bir şehirdir. Peki öyleyse neden insanlar bu şehri terk etmek istiyor? Çünkü işçi sınıfına gösterilen İstanbul bir işçi için sadece evinden işine, işinden evine uzanan yol kadar dar bir koridordan ibaret. Bizlere reva görülen İstanbul, yoksulluğun, işsizliğin, yaşanması zor evlerin ve fahiş kiraların olduğu bir İstanbul.
Bir yanda sabahın köründe daracık evlerinden çıkıp işine koşan işçiler; diğer yanda boğaz manzaralı yalılarında uyanan, hayatı bir eve sığdırabilen para babaları… Bir yanda ömründe boğazı bir kez bile görmemiş insanlar; diğer yanda her sabah taraçasından denize atlayıp yüzenler… Kapitalizm denilen bu sömürü düzeninin kahredici çelişkisi İstanbul’un yollarında kendine nasıl da yer buluyor. İşçilerin toplu taşıtlarda tükenen nefesiyle, zenginlerin son model arabalarının motor gürültüsü aynı anda aynı görüntüde bulunabiliyor. Dileyen her an görebilir bu göze batan zıtlığı.
Ama İstanbul yalnızca bu çelişkilerin şehri değil, biz bunu biliyoruz. Aynı zamanda kavgamızın da şehridir. Geçtiğimiz haftalarda Marksist Tutum sitesinde yayınlan Ankaralı bir okurun “Bir İstanbul Masalı” başlıklı mektubunda da anlatıldığı gibi, bu şehir sınıfımızın tarihini ve bir manada, bir tür haysiyet mücadelesinin de en direngen anılarını içinde barındırıyor. O yüzden İstanbul’u terk etmek değil, mücadeleyle yeniden sahiplenmek gerekiyor. Çünkü gerçekte İstanbul, sermaye sahiplerinin değil; alın terinin, direnişin, umudun şehridir.
Ey kavgamızın şehri İstanbul! Senin sokaklarında boşuna dökülmedi bunca alın teri, boşuna çekilmedi bunca acı! Sen bize layıksın, biz de sana… Bekle bizi; bir gün yeniden gerçek sahiplerinle buluşacaksın.
link: İstanbul’dan MT okuru bir kargo işçisi, Sen Bize Layıksın İstanbul, 23 Kasım 2025, https://fa.marksist.net/node/8654
Çürümüş Kapitalizmin Barış Ödülü
Nadir Toprak Elementleri Kavgası, Palavralar ve Sahte Umutlar




