Rejimin “istikrar ve refah bütçesi” olarak adlandırdığı 2026 bütçe teklifi, 1 Aralıkta TBMM Plan ve Bütçe Komisyonundan geçti. Meclis Genel Kurulunda görüşülmeye başlanacak bu bütçede içerik bakımından özde değişen bir şey yok. Rejimin son yıllarda uyguladığı ekonomi politikalarının sonuçları, yine faiz giderlerinde ve bütçe açığında kendisini gösteriyor. 2026’da devletin iç ve dış borçlarının faiz ödemeleri 2,7 trilyon lirayı bulacak. Bu miktar bütçe açığına da denk düşüyor. Bir diğer deyişle büyük bir kısmı emekçilerden toplanan vergilerle oluşturulan bütçeden her gün 7,5 milyar lira faize gidecek.
İşçi düşmanı politikasını sürdüren rejimin 2026 bütçesinde özellikle çocuk emeğinin daha fazla yağmalanmasına yoğunlaştığı görülüyor. Emekçilerin vergi yükü artarken, kaynaklar her zamanki gibi rejimin çıkarlarına ve sermayenin ihtiyaçlarına göre talan ediliyor. Üçüncü Dünya Savaşının alevleri büyürken Türkiye’deki faşist rejim de silahlanmaya ve savaşa ayırdığı payı büyütüyor. Bu, hem içeride hem de dışarıda daha saldırgan bir politika izleyeceği anlamına geliyor.
Yoksulluk büyüyor, iş cinayetleri artıyor, kaynaklar sermayeye akıtılıyor
40 gün süren bütçe görüşmeleri, faşist rejimin kendisinin yazıp yönettiği “Mecliste demokrasicilik” oyununun bir perdesi gibiydi. Sarayın bakanları rollerini yüzleri hiç kızarmadan oynadılar. Erdoğan’a bağlılıklarını ve minnetlerini sunmayı ihmal etmediler. Ülkenin içine sokulduğu siyasal, sosyal ve ekonomik kâbus ortadayken, sorunların birini bile dillendirmeyen bu zevat, neredeyse mükemmel bir Türkiye tablosu çizdiler. Yalanlarını teşhir eden, emekçilerin sorunlarını ve taleplerini dile getiren muhalif milletvekillerine ise ateş püskürdüler. Demokrasicilik oyununun bir sahnesi olmaktan öteye geçmeyen komisyonda muhalefet partilerinin yine önergelerle gelmesi can sıkıcı bir zaman kaybıydı onlar için. AKP’li milletvekilinin sözleriyle, “yatmamış uyumamışlar, önerge doldurmuşlar”dı! Neler vardı bu önergelerin içinde? Okulların depreme dayanıklı hale getirilmesi, öğrencilere bir öğün ücretsiz yemek verilmesi, öğretmen atama kontenjanının arttırılması, en düşük emekli maaşının asgari ücret düzeyine çıkarılması, 8 Eylül 1999 tarihinden sonra sigorta başlangıcı olanlar için kademeli emeklilik getirilmesi, üniversite öğrencilerinin KYK borçlarının silinmesi ve yurt sayısının arttırılması, uyuşturucuyla mücadele bütçesinin arttırılması, boşanmış ve çocuklu kadınlar için yardım ödeneğinin arttırılması, kadın sığınma evlerinin sayısının arttırılması, kadının güçlendirilmesine yönelik bütçenin arttırılması…
Bu ve benzeri önergeler yıllardır getiriliyor ama her seferinde iktidar tarafından reddediliyor. Kibir, ikiyüzlülük, arsızlık öyle bir yer etmiş ki, daha ağızlarından çıkarken yalan olduğu belli olan büyük laflar etmekten çekinmeyen iktidar sözcülerinin biraz olsun gerçekçi görünmek gibi bir çabaları bile yok. Rejimin en tepeden en aşağıya tüm kurumlarını saran çürümenin kesif kokusu on milyonlarca emekçiyi nefes alamaz hale getirmişken, iktidar cephesi toplumun örgütsüzlüğüne güvenerek, hesap vermek zorunda olmamanın rahatlığıyla davranıyor.
Çizilen mükemmel ülke tablosunun ardındaki gerçek Türkiye, tam bir asgari ücretliler ülkesi haline gelmiş durumda. Yoksulluk büyüyor, reel ücretler düşüyor. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 30 bin liraya ulaştı, yoksulluk sınırı 97 bin lirayı geçti. Bekâr bir kişinin aylık yaşama maliyeti yaklaşık 39 bin lira. DİSK-AR raporuna göre “geniş tanımlı” işsizlik oranı yüzde 29,6 olurken işsiz sayısı 12 milyonu geçti. Türkiye, iktidarın “ülkeyi Avrupa’nın Çin’i yapma” politikasının sonucu olarak 151 ülke arasında işçiler için çalışma şartlarının en kötü olduğu 10 ülkeden biri haline geldi. Özel sektörde çalışan sigortalı 16 milyon işçinin yalnızca 1 milyonu sendikalı. Sendikalaşan işçiler işten atılıyor, greve çıkan işçilerin grevleri yasaklanıyor. AKP iktidarları döneminde 200 bin işçinin grevi “erteleme” adı altında yasaklandı. 1992-2002 yılları arasında 30 bin işçi greve çıkarken, 2003-2021 yılları arasında yalnızca 4 bin 500 işçi grev yapabildi. 2013’ten bu yana bir “iş sağlığı ve güvenliği” kanunu var ama yalnızca kâğıt üzerinde. Yıllar içinde iş cinayetlerinde ölen işçi sayısında en ufak bir azalma yok. Son 10 yılda en az 20 bin işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 2025’in ilk 11 ayında 1956’nın üzerinde işçi çalışırken öldü, bunların 85’i çocuktu.
İşçiler açısından tablo buyken ve Kocaeli Dilovası’ndaki işçi katliamının üzerinden henüz 2 gün geçmişken, 2026 bütçesinin sunumunu yaptı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan. Önceliklerinin “insana yakışır istihdam olanaklarını arttırmak, çalışma koşullarını sürekli iyileştirmek ve iş sağlığı ile güvenliğini en yüksek standartlara taşımak” olduğunu söyledi. Dilovası’ndaki parfüm atölyesinin çok yakınında İŞKUR binası vardı. Atölyenin bulunduğu bina kaçaktı ve yıkım kararı alınmasına rağmen yıkılmamıştı. Kayıt dışı ve çocuk işçi çalıştıran, iş güvenliği önlemlerinin esamesinin okunmadığı işletme, daha önce birkaç kez CİMER’e şikâyet edilmesine rağmen hiçbir denetleme yapılmamıştı. Sadece bu örnek bile süslü sözlerle bezenmiş yalanların arkasındaki gerçek zihniyeti anlamaya yeter. Sermayenin çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen, işçi düşmanı bu zihniyeti veriler de ortaya koyuyor: Türkiye’de her 10 bin işletmeden yalnızca 4’ü bakanlık müfettişleri tarafından denetleniyor.[1] Bakanlıkta çalışan müfettiş sayısı 2024’te 903 iken 2025’te 889’a düşürülmüş. 2026’da denetlemelerin ya da müfettiş sayısının arttırılacağına dair hiçbir söz edilmiyor.
Rejimin istihdamı arttırmaktan anladığı ise sermayeye ucuz işgücü sunmak ve kamu kaynaklarını peşkeş çekmek. İŞKUR’a 2025’te 100 milyar lira kaynak aktarılırken 2026 için bu miktar 137 milyara çıkarılmış. İŞKUR’a aktarılan kaynaklar, İşsizlik Sigortası Fonuyla birlikte sermayeye peşkeş çekiliyor. 2026 yılında “işgücü programları”nın arttırılması ve İşsizlik Sigortası Fonundan yararlanma koşullarının sermaye lehine kolaylaştırılması planlanıyor. Çok zormuş gibi! İstihdamı arttırmak kılıfıyla sermayeye verdiği SGK prim desteğini de sürdürecek olan rejim, bunun için 2026 bütçesinden 283 milyar lira ayırmış. Diğer taraftan sermayeden alınması gereken 768 milyar liralık kurumlar vergisinden de vazgeçiliyor. 2026’da işçi ve emekçilerden 3,5 trilyon lira gelir vergisi alınırken, sermayeden 1,7 trilyon lira kurumlar vergisi alınması hedefleniyor.
Burada asgari ücrete verilen vergi desteğini de anmak gerek. 2026 yılında asgari ücrete uygulanan vergi istisnasının 1 trilyon lirayı bulacağını söyleyen rejim bunu emekçilere destek olarak pazarlıyor. 2022 yılında asgari ücretin vergi dışı bırakıldığı açıklanmış ve bu emekçilere büyük bir müjde olarak yutturulmuştu. Ne var ki Asgari Geçim İndirimi (AGİ) de kaldırıldığı için evli ve çocuklu işçilerin ücretinde neredeyse hiç fark olmamış, bekâr işçilerin ücretlerinde ise çok küçük bir fark olmuştu. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması iktidarın asgari ücret artışını düşük tutmasının da vesilesi yapılmıştı. Diğer taraftan asgari ücret vergi dışında bırakılsa da gelir vergisi tarife dilimleri düşük bırakıldığı için işçiler ücretlerinin önemli bir kısmını vergi olarak ödemeye devam etti, ediyor. Sonuç olarak milyonlarca işçi gelir vergisi ve dolaylı vergilerle bütçenin yükünü çekerken sermaye sınıfı teşviklerle, vergi aflarıyla, ucuz işgücüyle ihya ediliyor.
Bu yıl da bazı Bakanlıkların bütçelerini açık farkla geride bırakan Diyanet Başkanlığına bütçeden 174 milyar lira pay ayrılmış. Rejimin dindar ve kindar nesiller yetiştirmek için büyük bir çaba harcadığı, hoşnutsuzluğu büyüyen kitleleri yatıştırmak için dini önemli bir araç olarak kullandığı biliniyor. Bu anlamda Diyanet, rejimin propaganda aygıtı olarak çalışmaya devam edecek. Diğer taraftan yoksulluk hızla büyürken rejim sosyal yardımları da arttıracağını söylüyor ama sosyal yardımlardaki artış yoksulluktaki büyüme hızına yetişemiyor. 2026’da “yoksullukla mücadele ve sosyal yardımlaşma” için bütçeden ayrılan pay, geçen yıla göre yüzde 52 artışla 552 milyar lira olarak görülüyor. Cevdet Yılmaz ise bütçe sunumunda sosyal yardım bütçesinin 917 milyar liraya çıkarıldığını söyledi. 17 milyon insanın en temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak oranda yoksul olduğu bir ülkede yoksullukla mücadeleye ayrılan payın yetersiz olduğu ortadadır. Nitekim Türkiye, OECD ülkeleri içinde aileye yönelik yardımların kamu harcamalarına oranının en düşük olduğu ülkeler arasında yer alıyor.
Çocuk işgücü sermayeye peşkeş çekiliyor
Bugün MESEM’de kayıtlı 400 bin çocuk neredeyse bedava işgücü olarak sermayeye peşkeş çekiliyor. Ancak faşist rejim bu sayıyı daha da arttırmayı planlıyor. Bu amaçla organize sanayi bölgelerine meslek liselerinin açılması teşvik ediliyor. 2026’da OSB içindeki özel meslek liselerine, öğrenci başına 46 bin lira ile 77 bin lira arasında olmak üzere toplam 30 milyar liralık “destek” verileceği söyleniyor. Orta Vadeli Programa (OVP) göre 2026’nın başında, “mesleki ve teknik eğitim müfredatının özel sektörle işbirliği içerisinde güncellenmesi”, staj ve “işbaşı eğitimi programları”nın yaygınlaştırılması planlanıyor.
Rejimin OVP’ye eklediği bir diğer hedef ise “çalışmanın fazileti ve üretmenin toplumsal değeri” konusunu örgün eğitim sürecinin başlangıcından itibaren müfredata yansıtmak. 2025 yılının 11 ayında MESEM’li ve stajyer 12 çocuk çalışırken öldü. Meslek eğitimi adı altında çocukların çalıştırıldığı işyerlerinin yalnızca binde dördü denetleniyor. İş kazası geçiren çocukların oranı 2020 yılı öncesine göre beş kat artmış.[2] Durum buyken rejim, işyerlerini denetlemeyi, okullarda işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimi vermeyi değil kölece çalışmanın “fazileti”ni anlatmayı planlıyor! MEB tarikat ve cemaatlerle, Ülkü Ocaklarıyla yüzlerce protokol imzalıyor ama çocuklara sendikal haklarını, iş güvenliğini anlatacak tek bir sendika bile okullara giremiyor. MESEM’li ve stajyer çocukların sendikalı olma hakkı da bulunmuyor.
TÜİK verilerine göre Türkiye’de 611 bin çocuk tamamen eğitimin dışında. 15-17 yaş grubundaki her dört çocuktan biri çalışıyor. Yüz binlerce öğretmen atama beklerken okullarda ücretli öğretmen sayısı 86 binin üzerine çıkmış durumda. 6 Şubat 2023’teki depremlerin yaşandığı bölgelerdeki derslik sayısı halen deprem öncesinin altında. Temizlik, kırtasiye gibi temel ihtiyaçlar için okullara yeterli ödenek verilmiyor. OECD verilerine göre Türkiye’de 6,5 milyon çocuk aşırı yoksulluk içinde yaşıyor. Her dört çocuktan biri okula aç gidiyor. MEB’in 2026 bütçesi mevcut tablonun aynen hatta daha da kötüleşerek devam edeceğini gösteriyor. Her ne kadar Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin 1,9 trilyon lira ile bütçede en büyük payı eğitime ayırmalarıyla övünse de gerçek çok başka. 18 milyon çocuğun örgün eğitimde olduğu, devlet okullarında 1 milyondan fazla öğretmenin çalıştığı düşünülürse, devasa gibi görünen bu bütçenin gerçekte ne kadar az olduğu ortaya çıkar. Nitekim MEB bütçesinin yüzde 83’ü personel giderlerine ayrılmış durumda. Eğitim yatırımlarına ayrılan pay ise yalnızca yüzde 8 oranında. Tablo buyken Tekin’in eğitime ne kadar önem verdiklerini anlatması, derslik sayısını arttırmakla övünmesi, eğitimin kalitesinin arttığını iddia etmesi en hafif tabiriyle ikiyüzlülüktür.
Bütçenin “aslan payı”nı aldığı söylenen sağlık bütçesine bakıldığında yine yüksek rakamlar telaffuz edilerek bir yanılsama yaratıldığı ortaya çıkıyor. Yaklaşık 1,5 trilyon lira olan sağlık bütçesinin yüzde 70’inden fazlası tedavi edici sağlık hizmetlerine ayrılmış. Ülke nüfusuna bölündüğünde kişi başına düşen koruyucu sağlık hizmeti ise yalnızca 2500 lira. Buna karşılık 18 adet şehir hastanesine “kira ve hizmet bedeli” olarak ayrılan pay 136 milyar lira.
Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projeleriyle sermayeye aktarılan kaynak bununla sınırlı değil. Ulaştırma Bakanlığı da köprü, otoyol, tünel ve havaalanı işletmecisi şirketlere garanti ödemesi adı altında 113 milyar lira ödeyecek. Böylece büyük bir kısmı emekçilerden alınan dolaylı-dolaysız vergilerden oluşan bütçeden, KÖİ projeleri aracılığıyla bir avuç sermayeye aktarılan miktar 249 milyar lirayı bulacak.
Savaş harcamaları büyüyor
2026 bütçesinden “savunma” harcamalarına 1,2 trilyon lira, “iç güvenlik” harcamalarına 953 milyar lira pay ayrıldı. Böylece toplam savaş bütçesi 2,1 trilyon lirayla gerçek aslan payının sahibi oldu. Bu miktar, toplam bütçenin yüzde 11,4’üne karşılık geliyor. Bütçe sunumunda savaş bütçesine ayrılan payın arttırılmasını iftiharla sunan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz “yerli ve milli” savaş sanayinin büyümesiyle övündü. Sektör cirosunun 2024 yılı sonunda 20,2 milyar dolara ulaştığını açıkladı. Bu atılımın arka planını Oktay Baran şöyle açıklamıştı Marksist Tutum’da: “Emperyalistleşme arzusuyla yanıp tutuşan büyük sermaye açısından, hem bölgede yürüyen savaşın doğurduğu tehditleri bertaraf etmek ve hem de fırsatlardan yararlanarak yayılıp genişlemek, nüfuz alanları kazanmak için askerî ihtiyaçlar konusunda ABD ve Batı’ya olan bağımlılığın kırılması gerekiyordu. S-400 krizi, F-35 projesinden dışlanmak, çeşitli askerî-teknolojik ürünlere ulaşımın engellenmesi gibi yaptırımlar TC egemenlerinin bu doğrultudaki niyetlerini daha da kamçılamış durumdadır. Bu noktada devletin tüm imkânlarını seferber ettiler, finansal kaynaklar tek merkezden (cumhurbaşkanlığı) kontrol edilmeye başlandı, askerî mühimmat ve ileri teknolojili silahlar üreten yeni dev şirketler kuruldu, yandaş sermaye bu askerî-sınai komplekse entegre edildi, çeşitli illerde irili ufaklı şirketlerden oluşan askerî sanayi kümeleri oluşturuldu. Giderek artan bir üretim ve istihdam alanı oluştuğu gibi, geliştirilen ürünlerin ihracatında da büyük atılımlar yapıldı. Baykar adlı şirket bu açıdan hem en büyük teşvikleri aldı hem de iktidarın reklâm yüzü oldu.”[3]
Bugün bütün dünyada kapitalist devletler savaş bütçelerini arttırıyorlar. Bu, giderek daha çok sayıda bölgenin emekçiler için cehenneme çevrileceği anlamına geliyor. Savaş bütçesinin artması başka ülkelerin emekçilerinin üzerine yağan bombaların, ölüm saçan uçakların, silahların sayısının artması demektir. Emekçilere bütçeden ayrılan payın azalması, eğitim, sağlık gibi en temel hakların kısılması, buna karşılık vergi yükünün arttırılması demektir. Muhalefetin de desteklediği ve gurur vesilesi olarak gördüğü “savunma ve güvenlik” bütçesi, içeride de baskıların arttırılması demektir. Sesini çıkaran, hakkını arayan tüm toplumsal kesimlerin şiddetle bastırılması için kolluk güçlerinin arttırılması, daha fazla biber gazı vb. alınması, daha fazla hapishane yapılması demektir.
Asgari ücrete yapılacak zammın yine gerçek enflasyon oranının altında kalacağını, geçmiş kayıpların hiçbir şekilde telafi edilmeyeceğini, işsizliğin büyüyeceğini, sendikal haklara yönelik saldırıların artacağını, ormanların, köylülerin yaşam alanlarının maden ve inşaat şirketleri için talanının süreceğini, 2026 bütçesiyle birlikte düşündüğümüzde yine zorlu bir yılın emekçileri beklediğini görmek zor değildir. Bugün işçi sınıfının yoksullaşmaya, sendikal ve siyasal baskılara, hak gasplarına karşı duracak bir sendikal örgütlülüğü bulunmuyor. Kamu emekçilerinin, özel sektörde beyaz yakalı ve mavi yakalı işçilerin, emeklilerin, gençlerin sorunlarının ve taleplerinin daha fazla ortaklaştığı koşullarda işçi sınıfının tüm kesimlerinin mücadelesinin de ortaklaştırılması zorunluluktur. Bu yapılamadığı sürece emekçiler ekonomik yıkımın da faşist rejimin saldırılarının da en ağır faturasını ödemeye devam edecek ne yazık ki.
link: Demet Yalçın, Sermayeye Refah, Faşizme İstikrar Bütçesi!, 5 Aralık 2025, https://fa.marksist.net/node/8662
Dario Fo: Mücadeleyi Sahneye Taşımak




