Kapitalist sistemde toplumsal eşitsizliğin geldiği aşama devasa boyutlarda! Küresel raporlar, istatistikler ve akademik çalışmalar, var olan servetin küçük bir azınlığın elinde yoğunlaştığını açıkça göstermekte. Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde yayımlanan “2026 Dünya Eşitsizlik Raporu”[1] mevcut tabloyu yeniden gözler önüne seriyor. Verilerin ortaya koyduğu en çarpıcı bilgi küresel ölçekte gelir ve servet eşitsizliğinin son derece yüksek düzeylerde sürmekte olduğudur.
Teknolojideki ilerlemelerin ve üretim araçlarındaki sıçramalı gelişmenin emek üretkenliğini arttırmasına paralel olarak işçilerden sömürülen artı-değerin de sıçramalı bir şekilde arttığı, bu tür raporlar aracılığıyla çıplak bir şekilde görülüyor. Rapora göre günümüz dünya nüfusunun en üst %10’luk gelir grubunun elde ettiği toplam gelir, geri kalan %90’lık kesimin kazancını aşmakta. Buna karşılık, küresel nüfusun en yoksul yarısı toplam küresel gelirin %10’undan daha azına erişebilmekte. Servet dağılımındaki eşitsizlik ise çok daha derin: En üst %10’luk kesim küresel servetin yaklaşık dörtte üçünü elinde bulundururken, dünya nüfusunun alt yarısının payı yalnızca %2 ile sınırlı kalmaktadır. Tabloya bakıldığında üretimin bolluğu toplumsal refahı genel olarak mümkün kılsa da bu sistemde geniş kesimler kapitalist bölüşümün yol açtığı derin yoksullukla karşı karşıya!
Piramidin yukarısına yani üst gelir gruplarına doğru çıkıldıkça bu uçurum daha da keskinleşmektedir. Rapora göre, en zengin yüz binde birlik kesim (sayısı 60.000’den az olan multi milyonerler) bugün dünya nüfusunun yarısının sahip olduğu servetin üç katından fazlasına sahip. Bu grubun küresel servetten aldığı pay, 1995’te yaklaşık %4 iken günümüzde %6’nın üzerine çıkarak eşitsizliğin derinleştiğini açıkça göstermektedir. Kapitalizmde toplumsal üretim gün geçtikçe artıyor fakat işçi sınıfı ürettiği ölçüde bir o kadar da yoksullaşıyor. Bir yanda işçi sınıfının yoksulluk çukuru derinleşirken öte yanda burjuvazinin servet dağı yeni zirveleri görüyor; bu tümsek ile çukur, aynı sürecin iki ayrı görüntüsüdür. Yani burjuvazinin serveti arttıkça, işçi sınıfının yoksullaşmasının katlanarak derinleşmesi bir tesadüf değil, sistemin doğrudan sonucudur.
Sınıflar arası eşitsizliğin bu denli devasa boyutlarda olması emekçi halkların da tepkilerini büyütüyor. Başta emekçi gençlik olmak üzere dünyanın pek çok yerinde artan işsizliğe, derin yoksullaşmaya karşı kitlesel tepkiler meydana gelmekte, saraylar yakılmakta! “İnsanlığın yüzyılların mücadeleleriyle biriktirdiği demokratik mirasın ortadan kaldırıldığı, dolaysız ve açık baskıya dayalı otoriter-totaliter yolu bir an için hariç tutacak olursak, harıl harıl «ne olacak bu kapitalizmin hali» tartışması yapılıyor, yeni programlar, yeni reçeteler oluşturulmaya çalışılıyor. Dünya burjuvazisinin düşünce üretimiyle meşgul zirveleri dâhil olmak üzere muhtelif düzen düşünürleri ve kurumlarının son yıllarda düzenin bekasına dair envai çeşitlilikte fikirler ortaya attıkları ve alarm zilleri çaldıkları artık bir sır değil. «Paydaşlar kapitalizmi» mi dersiniz, «ekolojik kapitalizm» mi dersiniz, «mutluluk ekonomisi» mi dersiniz, «adil kapitalizm» mi dersiniz, «Tobin vergisi» ya da «servet vergisi» mi dersiniz, ne ararsanız var…”[2] O yüzdendir ki egemen sınıfın sözcüleri de “her şey yolunda” mavalına inanmayıp bir şeylerin ters gittiğini bu raporlarla dile getirerek düzenin bekası için çözümler üretilmesi gerektiğini söylemekte. Raporu hazırlayan uzmanlardan biri olan Nobel Ekonomi Ödüllü Joseph Stiglitz, “Bugün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda demokratik açıdan da birçok boyutu olan bir eşitsizlik krizinin yaşandığını hissediyoruz” diyor. Rapora detaylı bakıldığında servet ve gelir eşitsizliğinin yanı sıra, cinsiyet eşitsizliğinden iklim krizine kadar uzanan geniş bir yelpazede, kapsamlı araştırmalar ve veriler yer alıyor. Peki bu rapor çözüm olarak ne önermektedir?
Çözüm önerilerinin ortak noktası, kapitalist düzenin temel güç ilişkilerine dokunmaksızın daha “adil” bir dağılımın mümkün olabileceği varsayımıdır. Raporda, eşitsizliğin kademeli vergilendirme, sosyal yardımlar, emekli maaşları ve diğer kamusal programlar aracılığıyla alt gelir gruplarına transferlerle yeniden dağıtım, insan sermayesine yatırım, ücretsiz kadın emeğinin kayıt altına alınması ve küresel finans reformları yoluyla azaltılabileceği savunulmaktadır. Örneğin, 100 binden az sayıdaki centimilyoner (serveti 100 milyon doların üzerinde olanlar) ve milyardere uygulanacak %3’lük “makul” bir küresel verginin, düşük ve orta gelirli ülkelerin toplam eğitim bütçelerine denk gelen 750 milyar doların üzerinde bir kaynak yaratabileceği ifade edilmektedir. Böylece kapitalizmin yarattığı sorunların, yine kapitalizmin sınırları içinde, reformlar ve “doğru” vergilendirme politikalarıyla çözülebileceği iddiası bir kez daha yinelenmektedir. Yani yoksulluğun ve eşitsizliğin asıl kaynağının kapitalizmin işçi sınıfının ürettiği artı-değerin burjuvazi tarafından gasp edilmesine dayanan bir sistem olduğu gerçeği emekçilerin gözünden saklanmaktadır!
Stiglitz ayrıca, Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği alanındaki IPCC yapısına benzer biçimde, küresel eşitsizlikleri izleyen ve politika önerileri sunan uluslararası bir kurulun oluşturulması gerektiğini savunuyor. Öte yandan geçtiğimiz ay 2024 Nobel Ekonomi Ödülünün sahibi Daron Acemoğlu, eski ABD Hazine Bakanı Janet Yellen ve dünyanın dört bir yanından 600’ü aşkın ekonomist ile uzman, G20 liderlerine servet eşitsizliğiyle mücadele çağrısında bulunmuş ve bu kapsamda G20 liderlerine göndermek üzere ortak bir mektup kaleme almıştır.[3]
Mektupta, ekonomik eşitsizliğin yalnızca ekonomik bir sorun olmadığı, aynı zamanda demokrasi ve toplumsal istikrar açısından da küresel ölçekte ciddi bir tehdit oluşturduğu vurgulanmakta. Mektuba bakıldığında görülen manzara şu ki “uzmanlar” mali sermayenin mutlak egemenliği altında kârdan başka hiçbir şeyin düşünülmediği kapitalizmi reforme etme boş hayalini modelleştirmeye iflah olmaz bir şekilde devam ediyorlar. Bu yaklaşımlar, sorunun kaynağını sorgulamak yerine mevcut düzenin makyajlanabileceği varsayımına yaslanıyor. “Tarafsız”, “objektif” “partizan olmayan” masalıyla dile gelen ifadelerle mektupta kapitalizmin efendilerinden yardım istenmekte ve böylece daha eşit ve kapsayıcı bir dünya inşa etme yolunda hayati bir adım atılacağı dile getirilmektedir.
“Tarihi örneklere kısaca göz attığımızda, işçi hareketinde reformizmi besleyen çeşitli nedenlerle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri, toplumsal devrim tehdidi karşısında başı sıkıştığında ve elbet nefesi de yettiğinde burjuvazinin sosyal reform kartını ileri sürmesidir.”[4]
“Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında örneklendiği üzere, kapitalizm çerçevesinde sağlanan bazı iyileştirmelerle işçi-emekçi kitleler yatıştırılmış ve bir «sosyal devlet» aldatmacası egemen kılınmıştır. Bu nesnel koşullar siyasal olarak tam da reformizmin yeşerip güçleneceği bir iklim yaratmıştır. Sonuç olarak, bu tür koşulların hüküm sürdüğü ülkelerde solda reformizm (ve kuşkusuz revizyonizm, oportünizm) yönünde bir siyasi erozyon yaşanmıştır.”[5]
Bugünkü mevcut tarihsel kriz koşullarında ise, dördüncü evre kanser haline gelmiş kapitalizmin işçi sınıfına verebileceği hiçbir “iyileştirme” kalmamıştır. “Zaten tarih, kapsamlı sosyal reformların ancak devrimci mücadelenin yan ürünü olarak gerçekleştirilebildiğini gözler önüne sermektedir.”[6] Kapitalistler var oldukları sürece servetlerini artırma ihtiyacı gütmeye devam edecekler. Kriz koşullarında fatura işçi sınıfına kesilmeye, burjuvazi ve proletarya arasındaki eşitsizlik makası ise gün geçtikçe artmaya devam edecektir.
Bu düzenden reformlar yoluyla, demokratik adımlar eşliğinde adım adım kurtulunabileceği mavalına inanmak boşunadır. “Tarihsel örneklerin kanıtladığı gibi, devrim olmadan kapitalizmden kurtulmak mümkün değildir. Ve işin aslında, reformist siyaset işçi-emekçi kitlelere en büyük yenilgileri, karşı-devrimci darbe ve rejimleri armağan etmekten başka bir sonuca da hizmet etmemiştir.”[7]
Var edilen bütün zenginliğin, üretilmiş bütün nimetlerin eşit paylaşımı, dünyanın her bucağında yaşayan insanlar arasında eşitlik, kardeşlik içinde bir dünya insanlığın binlerce yıllık düşüdür. Hem ne demişler, biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar! Bugün gelinen noktada ise tarihsel kriz dünyanın dört bir yanındaki yoksul kitleler tarafından daha yakıcı biçimde hissedilmekte. Kapitalist sistem çözüm üretmekten ziyade zaman kazanıp ömrünü uzatma telaşında. Kurtuluşu yeni bir emperyalist paylaşım savaşında arayan burjuvazi, cehennem alevlerini gün geçtikçe daha da harlamakta. Bu cehennem alevinde kimlerin kavrulacağı da aşikâr.
Kapitalizmin tarihi aynı yanılgıyı bize defalarca anlatır: İnsanlar başlarına musallat olan felâketleri yaratanlardan kurtuluş bekler; oysa onlar felâketin ta kendisidir. Kurtuluş, efendilerin lütfunda değil, kendi gücünü fark eden, örgütlenen ve harekete geçen işçi sınıfındadır. İşçi sınıfı kendi bağımsız örgütlülüğünü güçlendirip bu düzeni devrimci biçimde yıkmadıkça sömürü de, eşitsizlik de, felâketler de sona eremez.
[2] Levent Toprak, “Büyük Reset”, 14 Ağustos 2020, https://marksist.net/node/7006
[4] Elif Çağlı, Reformizm Üzerine, 3 Ocak 2006, https://marksist.net/node/579
[5] Elif Çağlı, age
[6] Elif Çağlı, age
[7] Elif Çağlı, age
link: Mahir Atılgan, 2026 Dünya Eşitsizlik Raporu: Zenginliğin Zirvesi, Yoksulluğun Dibi!, 11 Ocak 2026, https://fa.marksist.net/node/8683
İran’da Emekçiler Ayakta, Molla Rejimi Sarsılıyor!




