“Öldürdüler onu, daha çok ezmek için halkı”[1]
Kırklareli’nin Istranca dağlarında bir anıt kaya üzerinde şöyle yazar: “Başım dağ saçlarım kardır/ Benim meskenim dağlardır.”Burası Sabahattin Ali’nin anıt mezarıdır. Faili meçhul bir şekilde öldürülen Ali’nin naaşı “koskoca” devlet tarafından kaybedildiği için bir mezarı yoktur. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali bu nedenle onun katledildiği yere yakın bir yerde, meskenim dediği dağların yanı başına bir anıt mezar yaptırır. Ama o aslında hem ailesinin hem dostlarının hem de ezilenlerin, işçilerin, halkların gönlünde mesken tutmuştur. Devletin kanlı eli kalleşçe ayırsa da onu dünyadan, izlerini tamamen yok etmeye çalışsa da başaramamıştır. Dünyanın, kapitalizmin cenderesinden; açlıktan, yoksulluktan, savaşlardan, ölümlerden kurtulması mücadelesine adadığı kalemiyle; bugün evimizin odasında, satırlarını okuyan dudaklarımızın kıpırtısında, geleceğin güzel günlerini düşleyen zihinlerimizde, aramızda yaşıyor Sabahattin Ali.
Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Gümülcine’ye bağlı Eğridere’de (Bulgaristan’da bugünkü adıyla Ardino) dünyaya gelir. Babası Cihangirli Ali Selahattin, annesi Hüsniye Hanım’dır. Sabahattin Ali’nin çocukluğu önce İstanbul, ardından Çanakkale’de geçer. Çocukluk yılları 1. Dünya Savaşına denk düşen Sabahattin Ali, bu yıllarda yaşadığı dehşetli korkuları çocukluk arkadaşına gönderdiği mektuplarda yazmaktadır. Savaşın yarattığı patlama seslerini, insanların evlerini boşaltıp oradan oraya koşuşturmalarını, korkulu gözlerle bekleyişlerini daha 10 yaşında dahi yokken büyük bir gerçekçilikle ve özenle seçilmiş kelimeleriyle anlatır. İlkokula giderken savaş nedeniyle okulu kapatılır fakat babasının da aralarında olduğu kişilerin ısrarlı talepleri üzerine okul yeniden açılır, hatta Türkçe derslerine bizzat Ali Selahattin girer.
Sabahattin Ali çocukluk yıllarında sessiz, sakin, girişken olmayan bir yapıdadır. Arkadaşlarının oyunlarına katılmak yerine onları izlemeyi ya da bir köşede kitap okumayı, resim yapmayı sever. Oyunlara katılmadığı için de bazı arkadaşları ona kötü davranır. Ama o zamanlar arkadaşı olan Ali Çelikel kendisine oyunlarda kullanmak için ok, yay gibi oyuncaklar yaptığını, onu diğer çocuklara karşı savunduğu için de derslerinde yardım ettiğini anlatır.[2] Sakin ve sessiz olmasının yanında zeki ve çalışkan olan Sabahattin Ali mahalleli tarafından da çok sevilir. Sabahın erken saatlerinde kitap okumaya çıkan elâ gözlü, dalgalı saçlı, beyaz tenli bu çocuk için “Sabah Yıldızı” derler. Kitaplarını mahalle bakkalından ve kendisini ziyarete gelen dayısından edinen Sabahattin Ali, onları çoğunlukla mahalle berberinde okur. Babasıyla birlikte pazarda çalışmaya gider, boynuna astığı tablayla satış yapar. Bu yıllar savaşın getirdiği yokluk ve yoksulluk yıllarıdır. Daha o yaşlarda iyi bir gözlemci olan Sabahattin Ali’nin sonraki yıllarda yazacağı hikâye ve romanlarının temeli bu yıllarda döşenmeye başlar.
1921 yılında Edremit İptidai Mektebini bitiren Ali, okula devam etmek için ilk olarak İstanbul’a büyük dayısının yanına gider. Çünkü babası gibi orduya katılmak istemektedir. Fakat o yıl halifenin emri üzerine askeri okullara öğrenci alınmayacağı açıklanınca Balıkesir’e geri dönerek burada öğretmen okuluna girer. Okulda artık yayınlamak istediği yazılar çıkarmaya başlar ve 1924’te de arkadaşlarıyla birlikte birkaç hikâye ve şiirlerden oluşan küçük bir gazete çıkartırlar. Öğrenimine İstanbul’da devam etmek isteyen Sabahattin Ali, 1926’da Cağaloğlu’ndaki öğretmen okuluna geçer. Burada edebiyata olan ilgisi artarken, daha çok okumaya ve daha çok yazmaya başlar, dergilere yazılar gönderir.
Yozgat’tan Almanya’ya açılan yıllar
Babasını genç yaşta kaybetmesi Sabahattin Ali’yi epey sarsar. Kalemine sarılır ve yazmaya devam eder, 1926-1928 yılları arasında Çağlayan, Servet-i Fünun, Akbaba, Güneş, Meşale, Irmak, Hayat gibi dergilerde şiirleri, hikâyeleri yayınlanır. 1927 yılının Ağustos ayında öğretmen okulunu bitiren Sabahattin Ali kısa süre içinde Yozgat’ta bir ilkokulda öğretmenliğe başlar. Fakat Yozgat onun geniş zihinsel dünyası için çok küçük bir şehirdir. Bu nedenle yalnızlık çektiği bu şehirde ona kitapları yarenlik eder. Zaman zaman kentin önde gelenlerinin evlerinde toplantılar yapılır. Sabahattin Ali de bu toplantıların neşe kaynağı olur. Çocukluk yıllarının sessiz sakin insanı gitmiş, yerine girişken, esprili, konuşkan biri gelmiştir. Yozgat’ta geçirdiği yıllar onun açısından zor geçse de burada insan tanıma konusunda büyük deneyimler edinmiş, bunu da hikâyelerine yansıtmıştır. Burada bir yıldan fazla kalamayan Sabahattin Ali 1928’de İstanbul’a döner. O yıllarda Maarif Vekâleti, yabancı dil öğretmenlerini yetiştirmek üzere Avrupa ülkelerine öğrenci gönderir. Sabahattin Ali de bu sınavlara girerek Almanya’ya gitmeye hak kazanır. Bu durumu büyük bir sevinç ve heyecanla karşılayan Sabahattin Ali daha yola çıktığı ilk gün farklı fikirlere açar kapılarını. Trende, sosyalist hareketin sembollerinden Amerikalı yazar Upton Sinclair’in kapitalizmin çarkının nasıl döndüğünü anlatan, sınıfsal çelişkileri ortaya koyan Petrol romanını okuyarak sosyalist fikirlere yakınlık duymaya başladığını anlatır arkadaşına.
Potsdam’da kısa sürede Almancayı öğrenen Sabahattin Ali, Marksist fikirlerle asıl olarak burada tanışır. Marx, Engels ve Lenin’in kitaplarını okur, bulunduğu dönemin Almanya’sını gözlemler. 1929 yılıyla birlikte Almanya’da “Büyük Buhran”ın sert etkileri görülmeye başlar. Bankaların iflas ettiği, işsizliğin ve evsizliğin yığınlar halinde arttığı, insanların belirsizlik ve korku içinde geçirdiği günler elbette milliyetçi histerinin hortlamasını da beraberinde getirir. Potsdam’daki öğrenimi bittikten sonra Berlin’e geçen Sabahattin Ali burada kaldığı yatılı okuldan pek hazzetmez. Çünkü okul Nazizmin yükselişe geçtiği bir dönemde çoğunlukla Alman subay çocuklarının kaldığı bir okuldur. Oranın katı disiplini, kasvetli havası Sabahattin Ali’yi bunaltır. Okulda olduğu bir sırada “yabancı” olduğu için uğradığı hakarete dayanamayan Ali, ırkçılık yapan Alman öğrencilerle tartıştığı için okuldan atılır. Böylece 1930 baharında Türkiye’ye geri döner.
Sosyalist fikirleri pekişirken
Türkiye’ye döndüğünde artık daha donanımlı bir Sabahattin Ali vardır. Çünkü Almancayı çok iyi öğrenmekle kalmamış, Almanca severek okuduğu Goethe ve Thomas Mann’ın yanı sıra Rus edebiyatına yönelmiştir. Turgenyev’i, Gorki’yi, Gogol’ü, Tolstoy’u, Şolohov’u ve daha pek çok yazarın romanlarını severek okumuş, onları sadece edebi açıdan değil, dönemi kavramak için de değerlendirmiştir. Nitekim Türkiye’ye döndüğünde Aydın Ortaokulunda Almanca öğretmeni olarak görev yapmaya başlayan Sabahattin Ali, aynı zamanda büyük merak ve hayranlık duyduğu Nâzım Hikmet ile tanışmak üzere Resimli Ay dergisinin yolunu tutar.
Önceki yıllarda da varlığını sürdüren Resimli Ay, 1928 yılında Nâzım’ın düzeltmen olarak çalışmaya başlamasıyla birlikte emperyalizm ve faşizm karşıtı bir çizgiye oturmuştur. 1930 yılında Sabahattin Ali burada Nâzım’la tanışır ve “Bir Orman Hikâyesi” adlı öyküsünü bırakır. Genç yaşında yazdığı öyküyle Nâzım’ın ilgisini uyandıran Sabahattin Ali sonraki günlerde sadece yazılarıyla değil orada yaptıkları edebi ve politik sohbetlerde de dikkat çeker. Nâzım Hikmet, Suat Derviş, Zekeriya ve Sabiha Sertel gibi isimlerle birlikte çalışmak da Sabahattin Ali’nin her açıdan gelişimine çok büyük katkı sunar. Sabiha Sertel hayatını anlattığı “Roman Gibi” kitabında Sabahattin Ali’den de söz eder. Onun Almanya’da ilerici edebiyata temas etmiş, sosyalist eğilimlere sahip bir genç olduğunu, fakat kafasında sosyalizm fikrinin tam şekil almadığını söyler. Bu nedenle Nâzım Hikmet’in onu yalnızca toplumsal gerçekçi sanata değil, sosyalizm davasına da çekmeye çalıştığını anlatır.
1931’de Aydın’da görev yaptığı sırada “memleket aleyhine menfi propagandalar” yaptığı gerekçesiyle hakkında yakalama kararı çıkarılır. Aydın’da tutuklu yargılanır, duruşmada beraat etse de ilk kez hapishane havasını orada solur. 1931-1932 yıllarını ise Konya’da öğretmenlik yaparak geçirir. Bu sırada yazmaya bolca vakit bulan Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf romanını gazetede tefrika ettirir. Fakat ücret konusunda anlaşamadığı gazete sahibi romanın diğer bölümlerini elde edemeyince Sabahattin Ali’yi bir eğlence sırasında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e “hakaret” ettiği gerekçesiyle yine hedef tahtasına koyar. Bu gerekçeyle 26 Aralık 1932’de Konya’da tutuklanarak cezaevine girer ve beş ay sonra Sinop Cezaevine nakledilir. Sinop cezaevi, bir taraftan ıstırap yüklüdür ama diğer taraftan da siyasi mahpuslarla tanışan Sabahattin Ali için sosyalist, enternasyonalist fikirler uğruna direngenliği çok net bir biçimde gördüğü yerdir burası. Ona duvarına vuran dalga sesleriyle bize Sinop cezaevini tasvir eden o meşhur şiirini yazdırır: “Başın öne eğilmesin/ Aldırma gönül aldırma/…/Dışarda deli dalgalar/Gelip duvarları yalar/ Seni bu sesler oyalar/ Aldırma gönül aldırma/…”
Fikirleri “Sırça Köşk”tekileri rahatsız etmeye devam eder
Aldırma Gönül şiirinin son dizeleri gibi hapisliği yata yata biter. Fakat devlet tarafından memuriyeti elinden alınan Sabahattin Ali’nin iş bulması gerekir. Eski “tehlikeli fikirlerini” değiştirmesi kaydıyla devlet görevine geri atanacağı bildirilir. 15 Ocak 1934’te Varlık Dergisinde yayımlanan “Benim Aşkım” şiirini yazmasıyla birlikte, Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitimle ilgili tüm yayın, telif ve tercüme işlerini düzenlemekten sorumlu olan Maarif Vekaleti Neşriyat Müdürlüğüne atanır. Bu süreçte eşi Aliye ile evlenir. Ankara’da yaşamaya başlayan Ali’nin, 1937’de Filiz adında bir kızı olur.
Hem ailesiyle ilgilenen hem çalışan hem de yazmayı sürdüren Ali’nin 1937-1943 yılları arasında Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna kitapları yayınlanır. Fakat Anadolu topraklarında adaletsizliği, çürümeyi, devletle eşraf arasındaki yozlaşmış ilişkileri ortaya koyan Kuyucaklı Yusuf daha yayınlandığı yıl “aile hayatı ve askerlik aleyhinde” olduğu gerekçesiyle toplatılır. Yine aynı yıllarda üç kez askere alınır Sabahattin Ali. İlkinde Eskişehir’de, ikincisinde İstanbul’da, üçüncüsünde de Çankırı’da görev yapar. Sabahattin Ali hiçbir vaktini boşa geçirmemiştir. Okulda, hapishanede, evde, askerde her yerde okumaya, şiirler, hikâyeler ve romanlar yazmaya, çeviriler yapmaya yani düşünmeye ve üretmeye tutkuyla devam eder. Mesela dünyanın pek çok yerinde okunan Kürk Mantolu Madonna kitabını 2. Dünya Savaşı nedeniyle askere alındığında İstanbul’da yazmaya başlar. “1935-45 yılları Sabahattin Ali’nin en verimli dönemidir. Art arda birkaç kitabı ve dergilerle gazetelerde şiirleri, hikâyeleri, romanları, oyunları, çevirileri basılır. Örneğin, 1934’te ilk eseri, Dağlar ve Rüzgâr adlı şiir derlemesi çıkar. Eserde yalnızca 1931-34 yılları arasında yazılmış 28 şiir yer alır. (1926-30 yıllarının ürünleri dergilerde kalır.) … Dağlar ve Rüzgâr’dan sonra Sabahattin Ali’nin yine övgüyle karşılanan eserleri birbirini izler: Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943) adlı hikâye kitapları…”[3]
Bunların dışında Ignazio Silone’nin Fontamara kitabı başta olmak üzere pek çok çevirisi vardır. Alman tiyatro ve opera yönetmeni olan Carl Ebert, Berlin Devlet Operası yöneticiliği yaptığı sırada Nazi iktidarı tarafından görevden alınır; İtalya, İsviçre, Arjantin’de görev aldıktan sonra kendisine Batı tarzında tiyatro ve opera kurmak isteyen Türkiye’den davet gelir. Sabahattin Ali de Carl Ebert’in çevirmeni olarak göreve başlar, daha sonra da Ebert’in kurduğu konservatuarın tiyatro ve opera bölümlerinde dramaturg ve eğitmen olarak yer alır. Sabahattin Ali bu alanda da başarılı pek çok iş ortaya koyar.
Bu sıralarda çevirmenlik yapmaya ve yazmaya devam eden Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanı 1940 Şubatında yayımlanır. Bu kitapla Sabahattin Ali, sözde aydınların korkaklığını eleştirmekle kalmaz, Türkiye’de yükselen Türkçü-faşist hareketin temsilcilerinin ipliğini pazara çıkarır. Alman faşizmine özenen, insanlık dışı, ahlâk yoksunu gerici düşünceleriyle düşmanlığı körükleyen Nihal Atsız, bu kitap üzerinden saldırıya girişerek Sabahattin Ali’yi “İçimizdeki Şeytanlar” adlı yazısında açık hedef gösterir. Sabahattin Ali’nin Rum olduğunu, ülkeyi batırmak istediğini, onun gibi bir komünistin Türk milletinin parasını yediğini vs. sıraladığı yazısı nedeniyle kendisine Sabahattin Ali tarafından hakaret davası açılır. İşte bu davaların görüldüğü duruşmalarda, “Kahrolsun Komünistler” nidaları eşliğinde faşist hareket tarafından tertiplenen provokasyonlar yapılır.
Bu dönemde Avrupa’da yükselen faşizmin ve 2. Dünya Savaşının etkileri Türkiye’ye sirayet eder. CHP iktidarı kendisine muhalif olan, emekçilerin yaşamını cehenneme çeviren bu durum karşısında susmayan, faşizmi teşhir eden, barışı ve demokrasiyi savunan yazarlara, aydınlara, gazetelere gözünü dikmekte gecikmez. 4 Aralık 1945’te başında sosyalist Sabiha ve Zekeriya Sertel’in bulunduğu Tan Gazetesi başta olmak üzere Gün, La Turquie, Görüşler ve Yeni Dünya gazetelerine saldırılar tertiplenir, matbaaları tahrip edilir, makinaları kırılır, kâğıtları dağıtılır. Kitapçılar basılıp, talan edilir.
Bu süreçle birlikte Sabahattin Ali devletteki görevinden alınarak işsiz kalır. Geçim derdi bir yandan bastırır, diğer yandan yüreğindeki haksızlıkları teşhir etme yangını da harlanır. 1946’da Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Uykusuz (Mim) ile birlikte eleştirel bir mizah dergisi çıkarmaya başlarlar. Marko Paşa adıyla çıkan bu dergi öylesine rağbet görür ki, 60 binlere varan tirajı nedeniyle iktidar tarafından telaşla hemen kapatılır. 16 Mayısta kapatılan Marko Paşa’nın ardından 26 Mayısta Merhum Paşa’yı, kapatmalar hız kesmeyince de sırasıyla Malum Paşa ve Ali Baba’yı çıkarırlar. Sabahattin Ali bu sürede yayınlanan yazıları nedeniyle birkaç sefer kısa süreli hapis de yatar. Sırça Köşk kitabı da bu yıllarda yayınlanır ve hemen toplatılır. Çünkü açıkça meydan okumakta ve şöyle demektedir yazar: “Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”[4]
“Namuslu olmak ne affedilmez suç!”
Sabahattin Ali sıradan bir yazar değildi. Nâzım Hikmet onun Türk düzyazısında bir okulun başı, başlangıcı olduğunu, en usta Türk yazarlarından biri olduğunu söyler. “Bence Sabahattin’in en kuvvetli tarafı kendine benzerliği, temiz ve metotlu bir edebiyat kültürüne dayanarak, en yaratıcı anlamında realist oluşudur... Sabahattin köyü, kasabayı, köylüyü, kasabalıyı çok iyi biliyor, duyuyor ve yaşatıyor. Dili pürüzsüz; görünüşü dağıtıp yine bir noktada toplamasını büyük bir ustalıkla başarıyor” der Nâzım.[5]Sabahattin Ali gerçekçi hikâyeler yazması gerektiğini daha küçük yaşlarda kavramaya başlamıştır. Çocukluğu Kaz Dağlarının eteklerinde geçtiğinden o bir taraftan dağ doruklarını hayal eder, diğer yandan da babasıyla birlikte çalışmaya çıktığı zamanlarda insanları, çevresini gözlemler. Babası subaylıktan emekli olup çerçilik yapmaya başlayınca Sabahattin Ali de onunla birlikte pazara çıkar. Babası pazarda gördüklerini yazıya dökmesini isteyince kalemi eline alan Ali, şöyle anlatır babasından aldığı dersi: “«Sabahın erken saatinde pederimin latif sesiyle uyandım.» Babam öfkelenmiş, «Haydi ordan, yalancı kerata. Sabahın köründe seni zorla yatağından kaldırıyorum. Babanın latif sesiymiş! Sesim sana latif gelir mi hiç! İçinden geldiği gibi yaz.»”[6]Onun erken yaşlarda başlayıp hayat deneyimiyle olgunlaşan edebi başarısı herkesçe görülür, duyulur. Ama onun asıl başarısı durduğu safta verdiği savaşımdır.
Dünyanın neresinde olursa olsun ezilen sınıfın cephesinden bakan sanatçılar aynı gerçekleri görür ve göstermek ister. Şilili sosyalist şair Pablo Neruda Bazı Şeyleri Açıklıyorum şiirinde İspanya iç savaşının getirdiği ölümleri, faşist güçlerin yarattığı yıkımı anlatır ve şiirin sonunu şöyle bitirir: “Soracaksınız: Şiiri neden düşleri anlatmıyor, yaprakları ve büyük yanardağlarını anayurdunun?/ Gelin görün kanı sokaklardaki/Gelin görün kanı sokaklardaki…”Bu soruyu anımsatan bir biçimde eleştirilir Sabahattin Ali’nin eserleri. Çünkü o da hikâyelerinde “gelin görün” demektedir. Eserlerini tek bir yazıya sığdırmak mümkün değilse de onun kaleminin neye hizmet ettiğini bir örnekle aktaralım: “Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. –Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin?– diyorlar. –Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?” Böyle başlar Bahtiyar Köpek hikâyesine ve tüm bu soruları cevapsız bırakmaz: “Hiç olmaz olur mu?/ ...Sade güler yüzlü, bahtiyar insanlar değil, bahtiyar köpekler bile var. Ben de karar verdim, bu sefer açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil… rahattan, tokluktan, sevgiden bahsedeceğim.” Ve başlar kuzu ciğerinden başka ciğeri ağzına sürmeyen, öksürünce özel hayvan hastanesinde tedavi olabilen, bir eli yağda bir eli balda yaşayan, evin uşağının kendisine amade olduğu bahtiyar bir köpeği anlatmaya. Öyle ya, elbette birileri açken tok olanlar, birileri zulüm görürken sefa sürenler vardır. Ama asıl cevabını hikâyenin sonunda verir Sabahattin Ali. Şöyle biter hikâye: “Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlûkları, hayatı, güzelliği, saadeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor. Hele cümle alem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!”[7]
Sabahattin Ali, edebiyatın yüksek ruhlu yazarların gönül eğlencesi olmadığını, insanlığı daha doğruya, daha iyiye, daha güzele götüren bir mücadele olduğunu söyler. Dahası bu mücadelenin nihayetine ermesi için de sanatın yaşamı bütünüyle kapsaması gerektiğini, insanda daha iyi yaşama, daha iyi ve temiz bir hayata koşarak yaklaşma isteği ve ihtiyacı uyandırması gerektiğini ifade eder. Bu nedenle de kendisi hem toplumsal hem de bireysel gerçekçilik anlayışını ileriye taşımış, bunu da sosyalizm idealine bağlanarak gerçekleştirmiştir. Türkiye halklarının, işçilerin, köylülerin, ezilen sınıfın yanında yer almıştır. Türkiye’de bir taraftan demokrasiden dem vurulurken diğer taraftan demokrasiyle uzaktan yakından alâkası olmayan baskıcı tek parti rejimi altında belli etmiştir safını. İşte tam da bu nedenle hedef haline gelmiş ve rejimin tüm muhalif kesime gözdağı verme emellerinin kurbanı olmuştur.
Kapatılan gazetelerin, yasaklanan kitapların ardından işsizlik çeken ve aynı zamanda devletin uzun yıllar hapislikle yargılamak, onu adeta yaşarken öldürmek için fırsat kolladığı Sabahattin Ali için, nakliyecilik yaptığı günlerin sonunda yurtdışına çıkmaktan başka çare kalmaz. Pasaport alması mümkün olmadığı için de kaçak yollardan Bulgaristan’a geçmek ister. Fakat işin esasında onun yeryüzünde olması, nefes alması ve egemenlerin saltanatına karşı üretimine devam edecek olması büyük tehlikedir. Sabahattin Ali, Ali Baba dergisinin bir başyazısında şöyle der: “Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Nerdeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: –Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu olmak istiyor ve ahengimizi bozuyor.– Çalmadan çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalıydı? Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer!”
İlle de namuslu olmak istediği ve egemen sınıfın her yanından irin saçan çürümüş ahengine çomak soktuğu için Sabahattin Ali, devlet tezgâhıyla Bulgaristan sınırına yakın bir yerde kitap okurken öldürüldü. Ölüm yeri ve katili tam olarak bilinmese de, suçu, kendisine yolculukta eşlik eden Ali Ertekin üstlendi. Ertekin cinayeti “milliyetçi hislerle” işlediğini, bir komünist olduğu için onu öldürdüğünü söyledi. Bu sırada gazetelerde Sabahattin Ali’nin akıbeti hakkında yalan yanlış bir sürü bilgi ortaya atıldı. Katil olduğu öne sürülen Ali Ertekin göstermelik olarak 4 yıl hapse mahkûm edildi ve hapse girer girmez afla çıkarıldı. Sadece bu durum bile Sabahattin Ali’nin asıl katilinin kim olduğunu göstermektedir. Evet, Türkiye’deki rejimin amacı tüm muhalif kesimin sesini kesmek için can korkusu salmaktı ve bu amacını en aşağılık bir biçimde yerine getirdi. Sadece Sabahattin Ali’yi öldürterek değil, ona ait eşyaları dahi ailesine vermeyerek, naaşının kaybolduğunu söyleyip ona bir mezar taşı yaptırtmayarak, onun kıymetli eserlerinin basımını yasaklayarak… Ve de devamında saldırılarını sürdürüp onun gibilerin; Sabiha Sertel’in, Nâzım Hikmet’in memleket hasretiyle bu dünyadan göçmesine neden olarak…
Bu topraklarda doğrudan, iyiden, güzelden yana olanlar çok kere zulüm gördü. Fakat tarih bu zulümlere baş eğmeden inançla doğru bildiği yoldan gidenleri unutturmadı. Tıpkı Şeyh Bedreddinler gibi, Nâzım Hikmetler, Sabahattin Aliler gibi… Bugün kapitalizmin esaretinin tüm dünyayı sardığı bir zamanda sınıfımızın bu değerlerini hatırlamak, onların direncinden, tutkularından feyz almak büyük mutluluk. Sabahattin Ali de tıpkı diğer mücadele arkadaşları gibi eserleriyle, yarattığı değerlerle, sömürüsüz bir dünya mücadelesine sunduğu katkılarıyla yaşamaya devam ediyor.
[1] Fakir Baykurt’un Sabahattin Ali’nin ölümü üzerine yazdığı Kurban şiirinden.
[2] Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yay., 2017
[3] Asım Bezirci, Sabahattin Ali – Yaşamı, Kişiliği, Sanatı, Eserleri, Evrensel Yay, 1994
[4] Sabahattin Ali, Sırça Köşk, Ren Yay., 2020
[5] Kemal Sülker, Sabahattin Ali Dosyası, Ant Yay., 1968
[6] Filiz Ali Lasso-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, Cem Yay., 1979
[7] Sabahattin Ali, Sırça Köşk
link: Başak Güler, “Meskeni” Emekçilerin Yüreği: Sabahattin Ali, 2 Nisan 2026, https://fa.marksist.net/node/8740



