Sınıf mücadelesi bağlamında kimi sözler vardır ki içinde koca bir tarih gizlidir. Yalnızca söylendiği anın değil, geride bıraktığı yılların, kuşakların, çıkarılan derslerin, yenilgilerin ve zaferlerin hafızasıyla yüklüdür. Kimi semboller vardır ki işçi sınıfının birikmiş öfkesini, umutlarını ve tarihsel görevlerini bağrında taşır. O sözler ve semboller, yalnızca hatırlatan değil, aynı zamanda çağıran ve harekete geçiren güçlerdir. 1 Mayıs… İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü… İşçi sınıfının mücadele geleneğini bugüne taşıyan ve bugünden başlayarak geleceği inşa eden güçlü bir sembol olarak 1 Mayıs yaşıyor ve çağrısını sürdürüyor!
Her 1 Mayıs’ta bir anlamda dünya meydanlarında ortak bir kürsü kuruluyor. Dünyanın tüm ezilenleri, sömürülenleri farklı dillerde esasında aynı dili konuşuyor. Farklı coğrafyalardan, farklı kültürlerden on milyonlarca emekçi ortak taleplerini dile getiriyor. Afrika’nın yoksul mahallelerinden Avrupa’nın ve Amerika’nın geniş metropollerine, oradan Asya’nın kalabalık işçi kentlerine uzanan bu ses sınırları silikleştiriyor. Böylece 1 Mayıs, dünya işçi sınıfını tüm yapay ayrımlardan azade kılarak enternasyonal bir sınıf kimliğinde birleştiriyor. Dillendirilen şiarlar ve talepler, atılan sloganlar, taşınan pankartlar, yükseltilen bayraklar, uzayan kortejler, sıkılan yumruklar… Tüm bunlar yalnızca sembolik bir buluşmanın değil, aynı zamanda ortak bir tarihin, ortak bir mücadelenin ve ortak duyguların ifadesi oluyor. Sonuç olarak 1886’dan bu yana 1 Mayıslar, her seferinde işçi sınıfının uluslararası ölçekte ne kadar ortak bir kaderi paylaştığını gözler önüne seriyor.
İşçi sınıfının 8 saatlik işgünü mücadelesinin içinden doğan 1 Mayıs, ortaya çıktığı mücadelenin sınırlarının ötesine geçerek zamanla daha geniş bir anlam kazandı. Kapitalizmden hesap sorma günü haline geldi; sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız bir toplumun sembolüne dönüştü. Bu esasında bizzat 1 Mayıs’ın doğduğu zeminin doğasından kaynaklanıyordu. Çünkü işgününün sınırlarının ne olacağı sorusunun cevabı basit bir hesap meselesinden çok daha fazlasıdır. İşçi sınıfını bir sınıf olarak bir araya getiren, sermaye sınıfıyla açıktan karşı karşıya getiren temel bir mücadele alanıdır. İşgünü mücadelesi tarihsel akışı içinde yalnızca çalışma saatlerini değil, o saatleri belirleyen bütün toplumsal ilişkileri de görünür kılmış, zamanla doğrudan mülkiyet ilişkilerine, üretim tarzına, iktidarın örgütlenişinin sorgulanmasına dayanmıştır. Dolayısıyla işçi sınıfı, oraya dokununca er ya da geç bütüne dokunmak zorundaydı. İşgününü kısaltmak isterken er ya da geç dünyayı sorgulamak durumundaydı.
1 Mayıs’ın tarihsel kökleri: İşgünü mücadelesi
“Sermaye, vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir.” (Karl Marx)
İşgünü mücadelesi tarihsel olarak işçi sınıfı ile sermaye sınıfı arasında cereyan eden mücadelenin en eski, en yaygın, en çatışmalı başlıklarından birisi oldu. Eskidir; çünkü ücretli emeğin ortaya çıktığı andan itibaren çalışma süresi bir pazarlık konusu olmuştur. Yaygın bir karakterdedir; zira farklı ülkelerde, farklı sektörlerde benzer talepler yükseltilmiş, benzer mücadeleler yaşanmıştır. Aynı zamanda çatışmalıdır; çünkü kolay kitleselleşme ve politikleşme eğilimini taşır. Dahası son sözü kuvvetin söylediği bir alandır.
Kapitalistler için işgünü, “24 saatlik tam günün, emek gücünün yeniden işe koşulabilmesi için mutlak gerekli birkaç dinlenme saati çıktıktan sonraki kısmı” demekti. Marx’ın tarifiyle “kişileşmiş sermayeden başka bir şey olmayan” kapitalist, ölçüsüz kâr hırsıyla, doğaya aykırı şekilde işgününü uzun tutmak arzusundadır. İşçi ise doğal olarak buna direnç gösterme eğilimindedir. İşçinin ruhsal ve toplumsal ihtiyaçlarını giderebilmesi için zamana ihtiyacı vardır, fakat kapitalist bunu kendisinden çalınan zaman, çalınan değer ve dolayısıyla çalınan kâr olarak görür.
Marx’ın Kapital’ini Okumak adlı eserinde Elif Çağlı, sermayenin işgününe yaklaşımını Marx’ın analizine atıfla şöyle aktarıyor: “Sermaye, insanın insan haline gelmesi, ruhen gelişmesi, toplumsal işlevlerini yerine getirmesi, fiziksel ve ruhsal yaşam güçlerini özgürce kullanması için gereken zamanı hep kendi kesesinden bir israf olarak görmüş ve işçinin dinlenme saatlerini sınırlama eğiliminde olmuştur. Bu gerçeği Marx satırlarında dile getirir: «sermaye, ölçü tanımayan hırsıyla, artı-emeğe duyduğu kurtlara özgü açlıkla, işgününün manevi üst sınırını aşmakla kalmaz, fiziksel üst sınırını da aşıp geçer. İnsan bedeninin büyümesi, gelişmesi ve sağlıklı tutulması için gereken zamanı gasp eder. Sermaye, temiz hava alması ve güneş ışığı görmesi için gereken zamanı işçinin elinden zorla alır. Sermaye, yemek saatlerinden tırtıkladığı zamanları her fırsatta üretim sürecine katar; öyle ki, sadece bir üretim aracı durumunda bulunan işçiye, yemeği, buhar kazanına kömür, makineye yağ verir gibi verilir. Yaşam gücünün toplanması, yenilenmesi ve zindelik kazanması için gereken sağlıklı uyku, mutlak olarak tükenmiş bir organizmanın canlılığını tekrar kazanabilmesi için zorunlu olan süreye indirilip dondurulmuştur.»”
Sermaye sınıfı, işgününü uzatma girişimlerini hayli erken bir dönemde; su, buhar gücü ve makinelerle üretimin köklü biçimde dönüştüğü sanayi devrimi sürecinde ortaya koydu. Bu dönemeçte geçilen modern üretim sürecinde Marx’ın dediği gibi, “Ahlakın ve doğanın, yaşın ve cinsiyetin, gecenin ve gündüzün bütün sınırları yıkıldı”. Yüz binlerce çocuk makine başlarına koşuldu, yeni doğan işçi sınıfı güneşten mahrum bırakıldı. Sermaye açısından makinenin durmaması gerektiği fikri, işçinin de durmaksızın çalışması gerektiği anlayışıyla birleşmiş; böylece işgünü fiziksel ve toplumsal sınırların üzerine çıkarılmıştır. Çalışma süreleri günlük 16-18 saatlere kadar çıkıyordu. Sermaye sınıfı o kadar kural tanımazdı ki, mesai başlangıç ve bitişini belirleyen kilise ve şehir meydanı saatleriyle bile oynuyordu. Saat çanları mesai başlangıcında daha erken, mesai bitiminde ise daha geç çalınarak zaten uzun olan çalışma süreleri fiilen daha da uzatılıyordu.
İşgücünün kural tanımaz biçimde yağmalanmasına karşı işçi sınıfının tepkisi bir anda ortaya çıkmadı. Başlangıçta sadece dağınık, hedefsiz, yerel ve tekil, dolayısıyla çoğu zaman etkisizleştirilen mücadeleler yaşandı. Ancak belirli zaman geçtikten sonra ortak deneyimler birikti. Bu birikim yalnızca öfkeyi değil, aynı zamanda dayanışma ve birlikte hareket etme bilincini de besledi. Zamanla işçi sınıfının tepkisi daha bilinçli, örgütlü ve sürekli bir karakter kazandı.
İşgünü mücadelesi yalnızca daha kısa çalışma saatleri talebinin dile getirilmesinden ibaret kalmamış, aynı zamanda işçilerin kolektif bir güç olarak, bir sınıf olarak kendilerini tanıma sürecini de beraberinde getirmiştir. Dahası, işçi sınıfının sendikalar, dernekler ve siyasal örgütlenmeler aracılığıyla kendisini bir sınıf olarak örgütleme süreciyle, işgününü kısaltma mücadelesi birbirini besleyen, adeta iç içe geçmiş dinamikler olarak ilerlemiştir. Birindeki gelişim diğerini olgunlaştırmıştır. Bu süreçte işçiler, yalnızca kendi konumlarını netleştirmekle de kalmamış, karşılarında yer alan sermaye sınıfını da giderek daha bilinçli biçimde tanımışlardır. Emek ile sermaye arasındaki çelişki daha görünür olmuştur. Nihayetinde toplumsal mücadele iki düşman sınıfın, işçi sınıfı ile sermaye sınıfının açıktan karşı karşıya geldiği bir karaktere evrilmiştir.
Burjuva devletler emek ile sermaye arasındaki bu mücadeleye, kimi dönemlerde işçi taleplerini bastıracak şekilde, işçi sınıfı hareketinin yükseldiği kimi dönemlerde ise kimi hakları tanımak zorunda kalacak şekilde müdahil oldular. Ne var ki işçi sınıfı tarafından büyük çabalarla koparılan ödünler, onyıllar boyunca çoğunlukla kâğıt üzerinde, Marx’ın tarifiyle “ölü metinler” olarak kaldı. Ancak işçi sınıfı verdiği büyük mücadeleler ve ödediği bedeller sonucu, işgününü öncelikle 12 saate, daha sonra da 10 saate kadar sınırlamayı başardı. Böylece sadece dinlenmek için değil, bir anlamda sermaye sınıfına karşı mücadeleye kafa yorabileceği ve katılabileceği daha fazla zaman da elde edildi. Kazanımlarını mutlak görmeye niyetli olmayan işçi sınıfı için sıradaki hedef 8 saatlik işgününün kazanılmasıydı!
“Normal bir işgününün yaratılması, kapitalistler sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki uzun süreli ve az ya da çok saklı kalmış bir iç savaşın ürünüydü” diyor Karl Marx büyük eseri Kapital’de. İngiliz fabrika işçilerinin, bu savaşta yalnızca İngiliz işçi sınıfının değil, genel olarak modern işçi sınıfının dövüşçüsü konumunda olduğunu da ekliyor. Başlarda modern kapitalist gelişmenin anayurdu olan İngiltere’de yürüyen bu savaş, daha sonra başka cephelere; Avustralya’ya, Fransa’ya, ABD’ye, Rusya’ya ve Japonya’ya da yayıldı.
1886 1 Mayıs’ına doğru adım adım
İşgününün 8 saat ile sınırlandırılmasına yönelik ilk mücadele fişeğini 1856’da Avustralya işçi sınıfı attı. Liman kenti Melbourne’de, göçmen inşaat işçilerinin iş bırakarak Parlamentoya yaptıkları yürüyüş fitili ateşlemişti. Tüm fabrikalar “8” simgesiyle donatılmıştı: “8 saat çalışma, 8 saat eğlenme, sekiz saat uyku, 8 şilin yevmiye!” Çeşitli eylemler, mitingler, grevler, yürüyüşler sonucu 21 Nisan 1856’da Avustralya işçi sınıfı 8 saatlik işgünü hakkını kazandı. 12 Mayısta ise kortejleriyle, sancaklarıyla, pankartlarıyla görkemli bir zafer yürüyüşü gerçekleştirdiler işçiler. Esasında bir kereye mahsus planladıkları yürüyüşün coşkulu, kitlesel ve ilham verici geçmesinden dolayı da her senenin 21 Nisanını iş bırakarak yürüyüş gerçekleştirdikleri bir proleter bayram günü olarak kutlama kararı aldılar.
Rosa Luxemburg, 1 Mayıs’ın Kökenleri Nedir? başlıklı makalesinde şöyle diyecekti: “Gerçekten işçilere, kendi kendilerine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmaktan daha fazla cesaret ve kendi gücüne güven duygusunu ne verebilirdi? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine, kendi öz birliklerini toplamaktan daha fazla ne cesaret verebilirdi? Böylece, proleter bir kutlama günü düşüncesi hızla benimsendi ve Avustralya’dan diğer ülkelere yayılmaya başladı, ta ki sonunda tüm proleter dünyayı fethedene dek.”
Avustralyalı işçilerin başarılı örneğini ilk izleyen Amerika işçi sınıfı oldu. 1866’da ABD’de, Baltimore’da toplanan Genel İşçi Kongresi, 8 saatlik işgünü yasası için mücadele etme programını açıkladı. Kongre bildirisinde şöyle yazıyordu: “Bugünün ilk ve en büyük zorunluluğu, bütün Amerika Birleşik Devletleri’nde, 8 saatlik çalışmayı normal işgünü kabul eden bir yasayı yürürlüğe koyarak, bu ülkenin emeğini kapitalist kölelikten kurtarmaktır. Bu şanlı sonuca erişene dek bütün gücümüzle çalışmaya kararlıyız.”
Baltimore’daki kongreden bir ay sonra Cenevre’de toplanan Birinci Enternasyonal kongresinde ise Londra Genel Konseyinin teklifi üzerine 8 saatlik işgünü talebi karar altına alındı. Cenevre Kongresinde şu ifadeler vurgulanıyordu: “İşgününün sınırlandırılması önkoşuldur, bu sağlanmadan, kurtuluş yolunda atılacak diğer bütün adımlar başarısızlığa mahkûmdur.” Bu tarihlerde 8 saatlik işgünü talebi, uluslararası işçi sınıfının merkezi bir talebi ve mücadele konusu haline gelmeye başlamış ve dahası bu talep ile sosyalizm mücadelesi bu eşikte iç içe girmişti. Bu mücadelenin bayraktarlığını yapma sırası ise İngiliz işçi sınıfından Amerika işçi sınıfına geçecekti.
“Siyah derili emeğin damgalandığı yerde, beyaz derili emek kendisini kurtaramaz” diyordu Marx. Amerikan İç Savaşının sonlanması, köleliğin kaldırılmasıyla birlikte “köleliğin ölümünden yepyeni bir yaşam doğuverdi”. İç savaştan sonraki sanayi atılımı, milyonlarca çiftçi ve zanaatkârı işçiye dönüştürdü. Öte yandan tüm kıtalardan göçmenler Amerika’ya akın ediyordu. Ülkede muazzam bir proleterleşme süreci yaşanıyordu. 1860’da Amerikalıların yalnızca altıda biri 8 binden fazla nüfuslu şehirlerde yaşarken, 1880’lere gelindiğinde bu rakam üçte bire yaklaşmıştı. Ücretli çalışanların sayısı ise 1,5 milyondan 4 milyona fırlamıştı. Sanayi üretiminde dünya dördüncüsü olan ABD, bu süreçte birinciliği elde etmişti.
1877 yılının Temmuz ayı, Amerikan işçi sınıfı açısından çok önemli bir dönemeç noktasıdır. Batı Virginia’daki küçük bir kasabada ücret kesintisine tepki olarak başlayan bir iş bırakma eylemi, görülmedik biçimde yayıldı ve ABD tarihindeki ilk büyük kitle grevine evrildi. Marx ve Engels bu büyük gelişmeyi heyecanla karşılamışlardı. Demiryolu işçileri birer birer bütün hatları bloke ettiler, rayları söktüler, lokomotif ve vagonları depolara kilitlediler. Polis ve askerle çatıştılar. Bir düzine büyük şehirde genel grev ilan edildi. Demiryolu işçilerini maden işçileri, tramvay işçileri, tekstil işçileri, mobilya işçileri, taş ve tuğla ocakları, tabakhaneler izledi. Bu grev dalgasında dillendirilen taleplerden birisi 8 saatlik işgünüydü ve sosyalizm fikri ABD işçi sınıfı içinde güçleniyordu.
Grev boyunca ülkenin dört bir yanında toplantılar organize ediliyor, konuşmacılar 8 saatlik işgünü talebi başta olmak üzere bir dizi talebi dile getiriyordu. Marksistlerin ve Anarşistlerin St. Louis’de örgütlediği bir yürüyüşte bir demiryolu işçisi şöyle konuşuyordu: “Baylar, çok olmak için hepimizin yapması gereken bir fikirde birleşmektir, o da «işçiler ülkeyi yönetebilir» fikridir. Bir insanın yaptığı şey ona aittir, bu ülkeyi işçiler yaptı.” ABD resmi tarihine “Büyük Kargaşa” olarak geçen bu büyük işçi ayaklanması ancak binlerce asker ve sıkıyönetim ilan edilerek bastırılabildi. Askerler 11 demiryolcuyu infaz etmişti. Ayaklanma kırılmıştı ama iki sınıf da 1877’den büyük dersler çıkarmıştı. ABD’li emek tarihçisi Herbert G. Gutman, 1877’yi burjuvaların şöyle yorumladığını yazacaktı: “Adamların sadakati pamuk ipliğine bağlıydı. İşçiler 2-3 günden 1 hafta gibi uzun bir zamana kadar trenleri başarılı bir şekilde durdurabiliyorsa, mülkü tahrip edebiliyorsa, hatta onu kendisininmiş gibi idare edebiliyorsa, ortada son derece yanlış giden bir şeyler var.” Yanlış elbette sistemin bütün işleyişindeydi.
1877 yenilgiyle sonuçlansa da işçi hareketinin örgütlülüğü ve mücadelesi devam eden yıllar içinde muazzam bir gelişme kat etti. Bunun en önemli sebebi 1882-1886 arasında Amerika’yı dalga dalga sarsan ekonomik krizdi. Burjuvalar Boston’da istiridye yiyedursunlar, işçi sınıfı işsizlikten, açlıktan, difteri salgınından kırılıyordu. Elbette bunun sonuçları da kısa sürede açığa çıktı. 1881 yılı, yaklaşık 130 bin işçinin katıldığı 3 bin grevle sonlanırken, 1886 yılında 10 bine yakın işyerinde, 500 bine yakın işçi greve çıkmıştı. Ülke genelinde siyasi partiler, dernekler, sendikalar peşi sıra kuruluşlarını ilan ediyorlardı. 1881’de Pittsburgh’da onlarca sendikadan işçi temsilcisinin katılımıyla yapılan bir kongrede ABD ve Kanada Örgütlü Meslek Kuruluşları ve İşçi Sendikaları Federasyonu (FOTLU) kuruldu. Daha sonra 1 Mayıs eylemlerinin örgütlenmesinde kilit rol oynayacak olan FOTLU, sonrasında Amerikan İşçi Federasyonu (AFL) adını aldı ve ülkedeki en büyük sendika konumuna geldi. 1880’lerin ortalarında ABD’nin en büyük şehirlerinden en küçük kasabalarına kadar her yerde emek ajitasyonları yapılıyordu.
Beyaz-siyah, vasıflı-vasıfsız, erkek-kadın tüm işçiler arasında dayanışma fikrini savunan Emek Şövalyelerinin 1884’te 70 bin olan üye sayısı, bir sene sonra 110 binin üzerine çıkmış, 1886’ya gelindiğinde ise 730 bine dayanmıştı. Emek Şövalyeleri, sınıf dayanışmasının ABD topraklarında yeşermesinde anlamlı katkılar sunarak tarihsel rolünü oynamış olsa da pek çok zaafı da bağrında taşıyordu. Mesela hareketin lideri, 1 Mayıs grevlerine karşı cepheden muhalefet etmişti. Lasalcı reformistler geri eğilimleri besliyor, Anarşist hareket devrimci bir damar taşısa da örgütsel bütünlükten ve stratejik yönelimden yoksun olduğu için bu potansiyelini sürdürülebilir bir siyasal etkiye dönüştürmekte zorlanıyordu. Yeni doğmuş Marksist hareket ise henüz gelişme aşamasındaydı. Sınıf çelişkilerinin alabildiğine keskinleştiği, sınıf mücadelesinin sertleştiği koşullarda ne yazık ki sosyalist hareket çok parçalıydı ve işçi sınıfı devrimci bir siyasal önderlikten yoksundu. “Emeğin büyük ayaklanma yılı” olarak kayda geçen 1886’ya, ABD işçi sınıfı bu koşullarda girdi.
Haymarket: “Bu ateşi söndüremezsiniz!”
Örgütlü Meslekler ve İşçi Sendikaları Federasyonu adlı bir emek örgütü, 1886 yılı 1 Mayısında 8 saatlik işgünü talebi için genel grev düzenleme kararı aldı. Federasyon 1 Mayısta yapılacak genel grevden sonra bir daha 8 saatten fazla çalışılmaması çağrısında bulundu. Bu çağrı var olan emek örgütlerinden başlangıçta çok az destek gördü. Esasında grev çağrısı yapan federasyonun bunu örgütleyecek mecali de yoktu. ABD’deki emek örgütü merkezlerinin ekseriyeti iddia bakımından işçi hareketinin gerisine düşmüştü. İşçi sınıfının imgeleminde ise “8 saatlik işgünü” çoktan tomurcuklanmıştı.
İşçi sınıfı özünde kendiliğinden bir refleksle çağrıya yanıt verdi. 1886’daki 8 saat talepli grevlerin önemli bir kısmı vaktinden evvel patlak verirken bir kitle grevi dalgası yarattı. Genel grev günü ilan edilen 1 Mayıs gelip çattığında ise grev dalgası yüz binleri kucaklıyordu. 1 Mayıs 1886 grevlerine; 32 bini Cincinati’de, 45 bini New York’ta ve 80 bini Chicago’da (Şikago) olmak üzere farklı kentlerden 340 binden fazla işçi katıldı. Amerikan menşeli veri kurumu Bradstreet, grevci işçilerden 200 bine yakınının grevleri sonucunda taleplerini kabul ettirmeyi başardığını belirtiyor.
Kimi gazeteler, siyah ve beyaz işçiler arasındaki dayanışmanın ileri boyuta sıçradığı o günleri manşetlerinde şöyle görüyordu: “Böylece ön yargı duvarı yıkılmış oldu!” Kimisi çarpıcı manzarayı şöyle yansıtıyordu: “Fabrika bacaları tütmüyor, öylece terk edilmişler, her şey Pazar sabahlarını andırıyor!” New York Times ise 1 Mayıs genel grevi haberini şu şekilde yapmıştı: “Batı işçisi yürüdü, 8 saat hareketi Chicago’da, işçiler yürüdü, nutuklar dinledi ancak hiçbir şiddet girişimi olmadı!”
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çehresi iyiden iyiye değişen Chicago, küçük bir kasabadan devasa bir sanayi ve ticaret kentine dönüşmüştü. 8 saatlik işgünü mücadelesinin kalbi burada atıyordu. 8 saat hareketinin ve işçi sınıfının yükselişinin potansiyellerinin farkında olan burjuvalar ise sinsi bir tertip içindeydiler. Chicago’daki McCormick Harvester fabrikasında Şubat ayında başlayan grev 1 Mayıs gösterilerinin ardından da sürerken, 3 Mayısta grev kırıcılar fabrikaya sokulmak istendi. Grev kırıcıları engellemeye çalışan işçilerin üzerine de polis tarafından ateş açıldı. Kimi kaynaklara göre 4, kimilerine göre 6 işçi yaşamını yitirdi. Bu saldırıyı protesto etmek isteyen işçiler ise ertesi gün Haymarket Meydanında bir miting düzenlendi. Burjuvazi esas kanlı tezgâhını burası için organize etmişti.
Amerikan işçi sınıfı içinde, özellikle çocuk işçiler için verdiği büyük mücadeleler nedeniyle “Jones Ana” olarak anılan Mary Harris Jones, mitingde yaşananları şöyle aktarıyor: “Anarşist konuşmacılardan biri işçilere hitap ediyordu. Meydana yüksekten bakan bir pencereden bir bomba atıldı. Patlamada birkaç polis öldü.” Hemen ardından da polis, işçiler üzerine ateş açmış, 10 kişiyi öldürmüştü. Burjuva gazeteler üzerinden kopartılan yaygarayı adeta bir cadı avı izledi. Bu süreçte yüzlerce kişi tutuklandı. Ceza 8 işçi önderi üzerinden Amerikan işçi sınıfına kesilmek isteniyordu. Tutuklanan işçi önderlerinin polislere atılan bombayla bağlantılı olduklarına dair ne bir kanıt, ne de tanık vardı. Fakat 7’si idama mahkûm edildi. Düzmece yargılamalar sonucu 5 işçi önderinin cezası onaylanırken 2’sinin cezası müebbet hapse çevrildi. Louis Lingg tutulduğu cezaevinde şüpheli bir şekilde ölü bulundu. George Engel, Adolph Fischer, Albert Parsons ve August Spies ise 11 Kasım 1887’de idam edildiler.
Jones Ana, tanıklığına devam ediyor: “İnfazlardan sonraki Pazar günü, cenaze törenleri yapıldı. Binlerce işçi, anarşist oldukları için değil, fakat bu insanların, düşünceleri ne olursa olsun, işçi mücadelesinin şehitleri olduklarını hissettikleri için, siyah cenaze arabalarının ardından yürüdü. Cenaze alayı, suskun insanlarla tıka basa dolu caddeler boyunca kıvrıla kıvrıla, kilometrelerce yürüdü. Ölüler, Waldheim Mezarlığında toprağa verildi. Fakat davaları onlarla birlikte gömülmedi. 8 saatlik işgünü için, daha insanca koşullar ve insanlar arasında daha insanca ilişkiler için mücadele sürdü ve hâlâ sürüyor.”
Louis Lingg, George Engel, Adolph Fischer, Albert Parsons ve August Spies… Haymarket Beşlisinin anısı işçi sınıfının mücadelesinde yaşamaya devam etti. Yaşamları ve mücadeleleri dilden dile, nesilden nesile aktarıldı. Onları susturarak yükselen işçi hareketini bastırabileceğini sanan burjuvazinin çabası ise böylece nafile çıktı. Son sözleriyle adeta meydan okuyan idamlık işçi önderlerinden Spies’ı hayat haklı çıkardı: “Bizi asarak işçi hareketini, milyonları, yoksulluk içinde çalışan milyonlarca işçiyi kendisine çeken bir hareketi yok edeceğinize inanıyorsanız, durmayın bizi asın! Burada bir kıvılcımı yok edeceksiniz, ama orada, önünüzde ve arkanızda, her yerde başka kıvılcımlar çakacaktır. Bu, içten içe yanan bir ateştir. Bu ateşi söndüremezsiniz…”
1890 1 Mayıs’ı: Uluslararası ilk proleter mücadele günü!
Amerikan İşçi Federasyonu (AFL), işçi önderlerinin idamlarının ertesi yılı olan 1888’de, 1 Mayıslarda 8 saatlik işgünü talebini kazanmak için ulusal ölçekte grev yapılması kararı aldı. Temmuz 1889’da toplanan İkinci Enternasyonal kuruluş kongresinde de 8 saatlik işgünü temel mücadele başlıklarından birisi ilan edilmiş, bu talebin uluslararası bir iş bırakmayla dile getirilmesi kararlaştırılmıştı. Amerika’dan kongreye katılan bir delegenin AFL’nin 1 Mayıs kararını aktarması üzerine de Enternasyonal, uluslararası grev tarihini 1 Mayıs olarak belirledi. Tüm ülkelerden işçiler 1 Mayıs 1890’da, 8 saatlik işgünü başta olmak üzere taleplerini birlikte haykırmalıydı. Engels, Enternasyonal’in aldığı 1 Mayıs kararını, “kongremizin aldığı en iyi kararlardan biriydi” diye yazıyordu Marx’ın kızı Laura’ya... Marx yaşamını yitirmişti ama Marksizmin bir diğer kurucusu Engels, 1890’da gerçekleştirilecek uluslararası çaptaki ilk 1 Mayıs’a 70 yaşında tanıklık edecekti.
Ateşi Çalmak adlı nehir romanında Karl Marx’ın hayatını, tarihsel gerçekliğe sadık kalarak kaleme alan Galina Serebryakova, 1890’da Londra’daki 1 Mayıs mitingine dair Engels’in tanıklığını da aktarır. Parklarında Paris Komününün sembolü ve devrimin çiçeği olarak adlandırılan kırmızı karanfiller açtığını söyler ve devam eder: “Engels yakasına taktığı kırmızı karanfille, Eleanor [Marx’ın kızı] ve Lafargue [Marx’ın damadı] ile yan yana, kortejin en önündeydi. Uzun yıllar süren çarpışma ve kuşatmalardan sonra zafere ulaşmış bir savaşçı edasıyla yürüyorlardı.”
Londra’da o güne kadar görülmedik bir kalabalık bir araya gelmiş, 300 binden fazla işçi yürümüştü. Kortejler bando eşliğinde yürüyor, yürüyenlerin ellerinde binlerce kızıl bayrak dalgalanıyordu. Engels, aynı gün kaleme aldığı Komünist Manifesto’nun dördüncü Almanca baskısına yazdığı önsözde şöyle diyordu: “Bugün ben bu satırları yazarken, Avrupa ve Amerika proletaryası ilk kez tek bir ordu halinde, tek bir bayrak altında ve tek bir acil hedef uğrunda, yani … sekiz saatlik işgününün yasal olarak tanınması uğrunda seferber olmuş, savaş güçlerini denetliyor. Günümüzün soluk kesici görünümü, bütün ülkelerin işçilerinin bugün gerçekten birleşmiş olduklarını bütün ülkelerin kapitalistlerine ve toprak sahiplerine gösterecektir. Keşke Marx şimdi yanımda olsaydı da, bunu kendi gözleriyle görebilseydi!”
1890’da ABD’den Fransa’ya, Almanya’dan, Portekiz’den İspanya ve Hollanda’ya, İsviçre’den İngiltere’ye pek çok ülkede Enternasyonal’in aldığı karar doğrultusunda 1 Mayıs mitingleri gerçekleştirildi. Uluslararası işçi hareketi Engels’in ifadesiyle “ilk kez tek bir ordu halinde, tek bir bayrak altında ve tek bir acil hedef uğrunda” toplandı. Rosa Luxemburg, 1894’te İkinci Enternasyonal’in 1889 Kongresini hatırlatıyor ve şöyle diyordu. “Kimse bu kutlamanın daha sonraki yıllarda da tekrarlanmasından söz etmedi. Doğal olarak, kimse, bu düşüncenin bir şimşeğin çakışı gibi başarı kazanacağını ve işçi sınıfı tarafından kısa zamanda benimseneceğini önceden göremezdi. Bununla birlikte, l Mayıs’ın her yıl kutlanacak sürekli bir kurum haline getirilmesinin gerekliliğini herkesin kavraması ve hissetmesi için, l Mayıs’ın yalnızca bir kez kutlanması yeterli oldu.”
Enternasyonal bir geleneğin güncel anlamı
1886’dan bugüne işçi sınıfının farklı mücadele deneyimleriyle anlamı derinleşen 1 Mayıs, proletaryanın uluslararası birliğini, mücadelesini, dayanışmasını ve sosyalizm mücadelesini simgeleyen bir gün olarak giderek daha geniş kitleleri kucakladı. Uluslararası işçi hareketi ve sosyalist hareket 1 Mayıs’ı bir geleneğe dönüştürdü, sınıfın kendini uluslararası ölçekte ifade ettiği bir zemin doğdu. Her tarihsel moment ise kendi çelişkilerini 1 Mayıs meydanlarına taşıdı. 1 Mayıs yaşayan, nefes alan, her tarihsel kesitte yeniden anlamlanan bir sembole dönüştü.
Elif Çağlı, kapitalizmin tarihsel bir kriz içine sürüklendiğini ve geçen zaman içinde krizinin giderek derinleştiğini, 2000’lerden başlayıp bugünlere uzanan pek çok çalışmasında ortaya koydu. Hegemonya krizi, Üçüncü Dünya Savaşı, göç krizi, gıda krizi, enerji krizi, süreklileşen ekonomik durgunluk, yoksullaştırma saldırıları, yükselen otoriterleşme ve faşizm… Kapitalizmin çıkmazı, yaşamın her alanını etkileyen ve birbirini tetikleyen çok yönlü sorunlar yaratmıştır.
Dünya genelinde örgütlenen 1 Mayısların temel gündemleri de bu zeminde belirlenmektedir. İçinden geçtiğimiz kaotik dönem, geçmişte olduğu gibi bugün de kendi çelişkilerini 1 Mayıs kortejlerine, kürsülerine, meydanlarına taşıyor. Zamanında 8 saatlik işgünü talebiyle dolan 1 Mayıs meydanları, bugün yoksulluğun acısını, emperyalist savaşların yıkımını, faşizmin karanlığını haykırıyor. Gadre, zulme, yıkıma uğrayan halklara, göçmenlere, ezilen tüm kimliklere sınıf dayanışması elini uzatıyor.
Günümüzde işçi sınıfının devrimci rolü her zamankinden daha kritik bir öneme sahiptir. Öyle ki bu rol, insanlık tarihinin yönünü belirleyecek kadar belirleyici bir ağırlık taşıyor. Kapitalizmin gidişatı açıktır, bu sistemin insanlığa nasıl bir gelecek sunduğu ya da insanlığın gelecek kuşaklarını nasıl bir sonun beklediği ortadadır. Enternasyonalizm bayrağını yükselten sınıf devrimcilerine, işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyini yükseltmek için yılmadan çalışmak düşüyor.
Tarihsel hesaplaşmanın sınıfımız adına nihai zafere ulaştırılacağı günlere kadar da 1 Mayısların sömürüsüz bir dünya yaratma mücadelemizin dolaysız ifadesi olacağına kuşku yoktur. Ve hatta Kızıl Kanatlı Rosa’nın, Rosa Luxemburg’un dediği gibi, “Ve daha iyi günler doğduğunda, dünya işçi sınıfı kurtulduğunda, büyük bir olasılıkla insanlık o zaman da l Mayıs’ı, geçmişte verilen zorlu mücadelelerin ve çekilen acıların anısına yine kutlayacaktır”.
link: Yılmaz Seyhan, 1 Mayıs: İşgünü Mücadelesinden Tarihsel Hesaplaşmaya!, 28 Nisan 2026, https://fa.marksist.net/node/8759



