Faşist rejim uzun zamandır beklenen bir yargı darbesiyle Özgür Özel genel başkanlığındaki CHP yönetimine kılıcını indirdi ve bayram öncesine denk getirilen bir zamanlamayla mutlak butlan kararını çıkardı. Böylece CHP’nin 2023’te gerçekleştirilen 38. Kurultayı geçersiz sayılırken, tüm parti organlarının bu kurultay öncesi döneme geri dönmesine karar verildi. Bunun anlamı Özgür Özel’in genel başkanlığının, Parti Meclisinin, o günden bu yana yapılan tüm kongrelerin vb. geçersiz sayılmasıdır. Kılıçdaroğlu ekibinin rejimle kol kola girerek başlattığı yargı süreci, rejim tarafından uygun bulunan bir zamanlamayla nihayete erdirilmiştir. Elbette sürecin bundan sonra nasıl ilerleyeceği sadece rejimin değil, Özgür Özel yönetiminin alacağı kararlara bağlıdır.
Faşist rejim, muhalefeti tümüyle sindirmek üzere karanlığını tüm toplum üzerine çökerterek, ekonomiyi militarize ederek, siyasi hesapları ve kendisine yakın sermaye gruplarının çıkarları doğrultusunda her türlü para ve rant kaynağını denetimi altına alarak bugüne geldi. Bu yolda emek dizginsizce sömürülürken doğa da acımasızca yağmalandı. Emekçiler açısından ağır bir yıkım programı izleyen, işsizliği tırmandıran, buna mukabil büyük sermayeyi korumak için her gün yeni vergi indirimleri ve teşvik yasaları çıkaran bir faşist rejimle karşı karşıyayız. Milyonlarca emekçinin sefalete sürüklenmesi, köylülerin yaşam alanlarının yok edilmesi, işsizlik çukurundaki gençlerin bugünlerinin yanı sıra geleceklerinin de çalınması, kadınların göz göre göre katledilmesi toplumsal öfkeyi de büyütüyor. Fakat rejim, örgütsüz çoğunluğu korkutarak sindirip ayakta kalmayı sürdürüyor ve çeşitli manipülasyonlarla seçimlerde alacağı oy oranını yüksek göstermeye çalışıyor. Oysa ekonomiye, gelecek umuduna, yargı ve adalete duyulan güvene ilişkin anketlerde, ülkenin gidişatını “kötü” ya da “çok kötü” olarak değerlendirenlerin oranı yüzde 70’e yaklaşmakta. AKP ve MHP seçmenlerinin yüzde 40’lık bir kesiminin de aynı görüşte olduğu görülmekte.[1] Üstelik anketlerde “kararsız” olarak görünen kitlenin büyüklüğü dikkat çekerken, gerçekte bu kitle %70’e varan oranlarda AKP’den uzaklaşanlardan oluşuyor. Bu dikkate alınmadan “kararsızlar” partilerin onay oranına göre dağıtılınca, AKP’nin oy oranı anketlere olduğundan daha yüksek yansımış oluyor. Medyanın büyük ağırlığını tam kontrolü altında tutup kendi borazanına dönüştürmesine rağmen taban desteğini koruyup arttıramaması, rejimin neden bu kadar saldırgan olduğunu da açıklıyor.
Erdoğan bugüne dek seçim oyunlarını belli bir taban desteğine yaslanarak ve burjuva muhalefet partilerini şu veya bu şekilde pasifize ederek sürdürebildi. Kılıçdaroğlu’nun başkanlığındaki CHP’nin ve Akşener İYİP’inin başını çektiği majestelerinin muhalefeti ona istediğini altın tepsi içinde sundu. Fakat 2024 yerel seçimlerinde ve 19 Mart (2025) sürecinde görüldüğü üzere oyun bu şekliyle artık sürdürülemez hale geldi. Kendi yaptığı anayasaya bile uymayarak bir kez daha cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak isteyen Erdoğan, bu amaca erişmek için “erkene alınmış seçim” dümenine başvurmak ya da iki dönem sınırını kaldırmak üzere anayasa değişikliğine gitmek gibi iki seçenekle yüz yüze. Ayrıca, seçimlerde kazanma şansını arttırabilmek için, ilk turda zorunlu olan %50+1 kuralını da değiştirmesi gerekiyor. Fakat AKP-MHP faşist bloku erken seçim yolunu da, anayasa değişikliğini de son derece riskli görüyor. Zira iktidarın Meclisteki koltuk sayısı da, herhangi bir seçimi ya da referandumu kazanması için gereken toplumsal desteği de buna el vermiyor. Bu yüzden mevcut tabloyu değiştirmek için uzunca bir süredir her türlü kirli plan devreye sokulmuş durumda.
Bu planın en büyük ayağı, toplumsal muhalefetin en büyük kesiminin temsilcisi olarak Mecliste bulunan CHP’yi etkisiz hale getirmek ve belediyeleri ele geçirerek kaybettiği ekonomik ve siyasi rant olanaklarına yeniden kavuşmaktır. CHP’li belediyelere saldırarak ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak sivrilen İmamoğlu’nu hapse tıkarak başlayan bu operasyon, gemi azıya alarak devam ettirilmiştir. Mutlak butlan kararına ilerleyen süreçte CHP belediyeleri her gün yeni bir operasyona maruz bırakılırken yüzlerce kişi gözaltına alınıp tutuklanmıştır. İstanbul, Adana, Antalya ve Bursa büyükşehir belediyelerinin yanı sıra İstanbul’da sahip olduğu 26 ilçe belediyesinden 13’ü de, belediye başkanlarını ve yöneticilerini tutuklama, görevden alma ya da biat ettirip AKP’ye geçirme yöntemleriyle CHP’den alınmıştır. Tehdit ve şantajlara boyun eğip AKP’ye geçen belediye başkanlarının sayısı da 20’ye ulaşmıştır.[2] Bu omurgasızların yanı sıra sahte ifadeler, iftiralar, bel altı dedikodular vb. de CHP’yi itibarsızlaştırarak yıpratmak, moral bozup umutsuzluğu körüklemek ve rejim karşısında hiçbir alternatifin olmadığı imajını yaratmak için kullanılmaktadır. CHP’yi parçalayarak ya da kaosa sürükleyerek zayıflatmaya çalışan rejim 21 Mayısta “mutlak butlan” kararını çıkartırken, parti kapatma tehdidini de Demokles’in kılıcı gibi CHP’nin başında sallandırmaktadır. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçiminde en güçlü rakipleri olarak gördüğü Mansur Yavaş’ı bu saldırı dalgasında en sona bırakarak elemek istediği görülürken, mutlak butlan kararının bundan sonraki süreci nasıl etkileyeceği şimdilik belirsizdir. Son günlerde bir kez daha sahne alarak “arınma ve iç muhasebe”den dem vuran Kılıçdaroğlu’nun, mutlak butlan kararından haberdar olarak devreye girdiği anlaşılıyor. Erdoğan’ın, bu kararla yeniden CHP’nin başına getirilen Kılıçdaroğlu’yla anlaşma halinde seçime gitmeyi planlaması güçlü bir olasılık olarak görülüyor.
Planın ikinci ayağı ise Kürt hareketini felç ederek muhalefet saflarını bölüp zayıf düşürmektir. Bir buçuk yılı aşkın süredir açıktan yürütülen görüşmelerle devreye sokulan sözde barış süreci, buna hizmet etmek üzere kullanılmaktadır. Bu süre boyunca somut hiçbir adım atmayan, Komisyon raporunun gerektirdiği yasal düzenlemeler için taslak dahi hazırlamayan siyasi iktidar, meseleyi tümüyle Kürt hareketini oyalamayı hedefleyen taktiklere indirgemiş durumdadır. Kürt tarafından tepki yükseldikçe Bahçeli ve Erdoğan’dan otomatiğe bağlanmış “süreç devam ediyor” açıklamaları gelmekte, fakat arada sürecin ağır ilerlemesinin sorumlusunun “silahları tamamen bırakmayan PKK” olduğuna yönelik beyanlardan da geri durulmamaktadır. Örneğin son dönemde Kürt siyasi hareketinden yükselen tepkiler üzerine Bahçeli’nin devreye girerek Öcalan’a “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” statüsü önerisinde bulunup Kürt tarafını yeniden umut ve beklenti moduna sokmaya çalıştığı görülüyor. Erdoğan da işin ciddiyetini görünce “süreç devam ediyor, edecek” mesajları veriyor. Ancak AKP-Erdoğan’ın “koordinatörlük” meselesine sıcak bakmadığı, Öcalan’a İmralı’da tahsis edilecek evde kendisinin dışarıdan geleceklerle kontrollü temasta bulunabilmesinin mümkün kılınabileceği söyleniyor. Nitekim Bahçeli nicedir “umut hakkı”ndan bahsetmeyi bıraktığı gibi, son yaptığı açıklamayla Öcalan için önerisini “mahkûmiyet hali saklı kalmak kaydıyla sosyal statüyle teçhiz edilmesi”ne indirgemiştir. Bu “sosyal statü”yü, PKK’nin tasfiye sürecini yönetecek bir “koordinatörlük” olarak da netleştirmiştir! Erdoğan’ın meseleye oyalama gözüyle baktığı ve anayasa değişikliği ve seçimlere kadar süreci rölantide tutma eğiliminde olduğu açıktır. Anayasa değişikliğini referandumda geçirmek için gerekli halk desteğine sahip olmadığından bu işi Mecliste çözmek isteyen Erdoğan, bu süreçte DEM’in desteğini almayı ya da en azından muhalefet saflarından uzak tutmayı hedefliyor.
Öte yandan Kürt siyasi hareketinin faşist rejimden barış ve demokrasi bekleme pozisyonunda kalması iki büyük sorun doğurmaktadır. Birincisi, yüz yıllık yakıcı bir sorunun çözüleceği umuduna sürüklenen Kürt halkının, haklı taleplerinin karşılanmayacak olmasından dolayı büyük bir hayal kırıklığı yaşayacak olmasıdır ki, bunun siyasi sonuçlarını şimdiden kestirmek güçtür. İkincisi ise, faşist rejime karşı toplumsal mücadelenin en önemli ayaklarından biri olarak Kürt halkının, “müzakerelere halel gelmemesi” gerekçesiyle en temel demokratik sorunlar için verilen mücadelelerden bile önemli ölçüde geri çektirilmesidir. Öyle ki, bu durum sendikal hareket içinde de yansımasını buluyor. Diğer yandan, rejimin CHP’ye yönelik saldırılarında böylesine pervasız davranabilmesinin en büyük dayanağı da toplumsal muhalefetin bu önemli ayağının önemli ölçüde atıl hale getirilmiş olmasıdır. Sosyalist hareketin güçsüzlüğüyle birleşen bu olumsuzluk tablosu, faşizme karşı mücadelede son derece ağır bir zafiyet unsuru olarak önümüzde duruyor.
Yaşananlar, “bana dokunulmadığı sürece ses çıkarmam” düşüncesinin de, “önce bizim sorunumuz çözülsün” anlayışının da ne kadar yanlış olduğunu on yıldır pek çok örnek üzerinden defalarca kanıtlamıştır. HDP’li belediyelere kayyumlar atanırken, HDP kapatılırken, Demirtaş başta olmak üzere pek çok Kürt siyasetçi ve belediye başkanı zindanlara atılırken gerektiğince güçlü bir ses çıkarmayan CHP, sıra kendisine geldiğinde bu kez yeterli desteği alamamaktan yakınmaktadır. Sonuçta bu yanlış tutumlar dönüp bir bütün olarak faşizme karşı mücadeleyi baltalamaktadır. Kaldı ki Özgür Özel’in böylesi bir bütünlüklü mücadele anlayışı da yoktur. Şimdiye kadar izlediği hat, tümüyle sandığa endekslenen ve sandık gelene kadar tepkiselliği kontrollü bir şekilde diri tutmaya dayanan pasif bir “mücadele”dir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, sınırlarını, zamanlamasını, kitleselliğini ve radikalliğini CHP yönetiminin belirlediği bir hareketlilik istenmektedir; hareketin kontrol dışına çıkmasından tüm diğer burjuva güçler gibi o da korkuyor.
CHP’nin kontrollü mitinglere hapsedilmiş muhalefeti, rejimin toplumsal muhalefete sınırsızca yüklenmesinin önüne geçemiyor. Sosyalistler, sendikacılar, gazeteciler, öğrenciler, sosyal medya paylaşımlarında muhalif yorumlarda bulunanlar vb. Dezenformasyon Yasasına muhalefetten ya da hakaretten kolayca tutuklanıyor, serbest bırakılacak olsalar da aylarca hapiste tutulabiliyorlar.
2022 yılında çıkardığı Dezenformasyon Yasasını o zamandan bu yana tepe tepe kullanan rejim, şimdilerde anonim sosyal medya hesaplarını işlevsiz hale getirip bu mecrayı mutlak denetimi altına almak için çalışmalar yürütüyor. Rejim sözcüleri düzenlemenin amacını sahte ve bot hesaplar üzerinden yapılan paylaşımların, dezenformasyonun ve hakaret içeriklerinin önüne geçmek olarak ortaya koyuyor ve sosyal medyada herkesin yaptığı paylaşımlardan sorumlu tutulacağını belirtiyorlar. Bu doğrultuda, sosyal medya hesaplarının e-devlet üzerinden doğrulanmasının zorunlu kılındığı bir sistemin hazırlıklarını yürütüyorlar. Bu amaçla sosyal medya platformlarıyla iletişime geçildiğini ve bunun altyapısının düzenlenmeye çalışıldığını belirten siyasi iktidar böylelikle 15 yaş altındakileri suç ve şiddet içeriklerinden koruma bahanesiyle başlatılan çalışmaların gerçek amacını da açık etmiş oluyor.
Faşist rejimin açık hava hapishanesine çevirdiği ülkede, zindanlar da tıka basa dolu. Sarayı rahatsız eden siyasi faaliyetlerde bulundukları ya da düşüncelerini ifade ettikleri için zindana atılan siyasi tutsakların sayısı on binleri buluyor. Bunun yanı sıra, ülkeyi uyuşturucu, kara para, kumar-bahis, dolandırıcılık ve şiddet bataklığına çeviren rejim, Türkiye tarihinin en kalabalık cezaevi nüfusunu yaratarak bu alanda da kendisine ait olan rekorları peş peşe kırıp yenileyerek yoluna devam ediyor. Adalet Bakanlığı Ceza İnfaz Kurumları verilerine göre 2026 Nisan ayı itibarıyla, mevcuttaki 305 bin kapasiteli cezaevlerinde 357 bini aşkını hükümlü, 64 bine yakını tutuklu olmak üzere yaklaşık 421 bin mahpus bulunuyor. Denetimli serbestlik ve adli kontrolle dışarıda bulunanların sayısı ise 495 bine yaklaşıyor. Yani 86 milyon nüfuslu Türkiye’de 852 bin insan hükümlü durumunda bulunuyor ve bunların yarısından fazlası, cezaevi kapasitesi hükümlü ve tutuklu sayısının üçte biri kadar olduğu için denetimli olarak serbest bırakılmış durumda. Bu kapsamda serbest bırakılanları elbette siyasi mahpuslar değil, uyuşturucu, hırsızlık, dolandırıcılık, cinsel saldırı, cinayet gibi toplumu tehdit eden suçlardan hüküm giyenler oluşturuyor! Zindanlarda kapasite fazlalığı nedeniyle bir yatağı iki üç kişi paylaşan siyasi tutsakların sayısı ise azalmak yerine her geçen gün artıyor.
Rejim korku salarak kitlelerin sokağa dökülmesini engellemeye çalışırken, sözde muhalefet saflarında görünen Zafer Partisi de bu faşist pasifikasyon ve provokasyon politikasının sahadaki uygulayıcılarından biri haline gelmiş durumda. Nitekim Zafer Partisi bağlantılı gruplar önce 8 Mart’ta Kürt kadınları ve feministleri hedef gösterdiler, ardından Doruk Madencilik işçilerinin Ankara’daki eylemlerini provoke etmek üzere sahne aldılar. Hemen sonra TKP’nin 1 Mayıs Kartal mitinginde ve ODTÜ Bahar Şenlikleri kapsamındaki İlkay Akkaya konserinde provokatif eylemleriyle boy gösterdiler. Bunlar sosyal medyada da İstiklal Kadın Hareketi adı altında bu provokasyonlarını sürdürmektedirler. Faşist rejim böylelikle muhalif görünümlü yan kollarını da devreye sokarak grevci işçilere, sosyalistlere, muhalif kadınlara, gençlere gözdağı vermektedir. Fakat dört bir koldan yürütülen saldırılar muhalefeti zayıflatmadığı gibi, iktidarın seçmen tabanındaki kan kaybı da devam etmektedir.
İşçiler, emekçiler, emekliler, çiftçiler, kadınlar, gençler bu iktidardan uzaklaşıyor. Ne var ki karşılarında ezilenlerin çıkarlarını savunan güçlü bir siyasi yapı görememeleri ve böyle bir yapı tarafından tutarlı bir politik çizgide harekete geçirilmemeleri onları büyük ölçüde pasif bir konuma hapsediyor. “Demokrasi için seferberlik”ten dem vuran Özgür Özel, halkın üzerine düşeni yaptığını söylüyor. Bu aslında faşizme karşı mücadelede üzerine düşeni yapmayanın bizzat CHP yönetimi olduğunun Özel’in ağzından itirafıdır. Burjuva muhalefetin kendine biçtiği misyon, CHP’nin haftada iki kez düzenlediği mitinglerde birkaç bin kişinin boy göstermesinden ve sandıklar kurulduğunda halkın gidip “yurttaşlık görevini” yerine getirmesinden ibarettir. Ancak bu şekilde faşizm asla yıkılamayacağı gibi hileli seçimleri bir meşruiyet aracı olarak göstermeye ve muhalefet alanını daha da daraltmaya devam edecektir. Emekçi kitleler önayak olunduğunda gerçekten de cesaretle mücadele alanlarına akmaktadırlar. Polis gazına, copuna rağmen sürdürülen işçi direnişleri, 1 Mayıslar, çiftçilerin, kadınların, öğrencilerin eylemleri bunun somut göstergesidir. Fakat CHP de, sendika yönetimleri de, ön almak bir yana mücadeleyi dizginlemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. İşin özü, faşist rejim karşısında işçi sınıfı ve tüm ezilenler açısından iş başa düşmektedir: kendi gücüne güvenerek bağımsız sınıf çıkarları temelinde örgütlenmek ve kenetlenmiş bir şekilde mücadele etmek! Bunun için kuşkusuz sınıf devrimcilerinin yol göstericiliği yakıcı ihtiyaçtır.
[1] cumhuriyet.com.tr/siyaset/son-ankette-erdogan-i-dusundurecek-sonuc-yurttaslarin-yuzde-70-i-turkiye-kotuye-gidiyor-dedi
cumhuriyet.com.tr/turkiye/ank-ar-arastirma-nin-yeni-anket-sonuclari-aciklandi
[2] Bunların omurgasızlığı, şahsiyetsizliği ortadadır ama asıl suçlunun CHP yönetimi olduğu gerçeğinin üstünden atlamamak gerekir. Sosyal demokrat olduğu iddiasındaki CHP, belediye başkanlarını tıpkı diğer burjuva partiler gibi, yerellerdeki güç ve çıkar odaklarının tercihlerine göre belirliyor. Hatta söz konusu çevrelerde öne çıkan sağcı adayların devşirilmesinde hiçbir beis görülmüyor; siyasi geçmişine, parti tabanındaki emekçilerin tercihlerine bakılmaksızın, bu tip şahsiyetler seçilebilir adaylar olarak değerlendirilip kolaylıkla CHP yönetiminin gözdesi olabiliyor. Hatay’da deprem sonrasında oluşan büyük tepkiye rağmen halka CHP adayı olarak dayatılan “butlancı” Lütfü Savaş, Aydın’ın tehdidi görünce topuklayan “efe”si, Antalya’nın Böcek’i bunlardan sadece bazıları.
link: İlkay Meriç, Kan Kaybeden Rejimden Peş Peşe Kılıç Darbeleri, 22 Mayıs 2026, https://fa.marksist.net/node/8771



