Kapitalizmin tarihsel sistem kriziyle birlikte iklim ve parçası olduğu çevre sorunu küresel bir kriz olarak daha da ağırlaştı. Her gün iklim krizinin çarpıcı sonuçlarına ilişkin felâket haberlerini görmek gündelik yaşamın rutini artık. Yakın dönemdeki birkaç örneği hatırlayalım. Eylül ayının sonunda Meksika kıyılarını tehdit eden Polo Kasırgası hızla şiddetlenerek beşinci kategoriye yani ölümcül yıkım seviyesine ulaştı. Araştırmacılar kasırganın çok kısa sürede ölümcül seviyeye ulaşmasının sebebinin Pasifik Okyanusundaki olağanüstü sıcaklık artışları olduğunu belirtiyorlar. Aynı günlerde Japonya’yı vuran Dujuan Tayfununda 13 kişi yaşamını yitirdi, 2 milyona yakın kişiye tahliye uyarısı yapıldı. Ağustos sonlarında Nepal’de ise insanlık tarihinin en yıkıcı iklim felâketlerinden birisi yaşandı. Yaklaşık 200 bin metrekarelik devasa buzul kütlesinin erimesiyle oluşan devasa sel önüne çıkan her şeyi saniyeler içinde haritadan silip süpürdü. Felâkette 1400’den fazla insan hayatını kaybederken, enkaz altında ve nehir yataklarındaki 6000’den fazla insan ise hâlâ kayıp.
Can yakan bu manzaralar bir korku filminin veya distopik bir bilim kurgu filminin setinde yaşanmıyor. Kapitalizmin dünyamızı içine sürüklediği felâketin yansımaları bunlar. Durum alabildiğine ciddi ve tehdit her geçen gün büyüyor. Çünkü kapitalizm bütün çürümüşlüğüyle hâlâ ayakta ve doğa talanı küresel ölçekte tam gaz sürüyor. İnsanlığın önündeki en büyük engelin ve tehdidin kapitalist sistem olduğunu nicedir vurguluyoruz. Kapitalizm var olduğu sürece iklim krizi dâhil insanlığın geleceğini tehdit eden sorunların krizler düzeyinde yaşanmaya devam edeceğini de. Sorunları çözmenin, krizlerden çıkışın tek yolu kapitalizmi yıkmak.
Kendilerine bol bol yeşil etiketler yapıştırıp doğayı savunduklarını iddia edenler ise bu gerçeğin üzerini örtmek için her türlü sahtekârlığı yapıyorlar. Çünkü burjuva düzene dibine kadar bağlılar.
Bugüne değin sitemizde burjuvazinin iklim krizi konusundaki ikiyüzlülüğüne ve yalanlarına dair pek çok yazı yazıldı. Biz bu yazıda Almanya’daki Yeşiller Partisini mercek altına almaya çalışacağız. Bu partinin politikalarından ve geldiği noktadan hareketle o ve benzerlerinin solcu görünen politikalarının sahtekârlığına değineceğiz. Toplumsal sorunlar karşısında sınıf temelli anti-kapitalist mücadele hattı oluşturulmadığında bir ucu burjuvazinin en savaşçı politikalarına da uzanan geniş skalalı bir savrulmanın kaçınılmaz olduğu gerçeğini ortaya sereceğiz.
Doğanın yeşilinden hâkî yeşiline ibretlik dönüşüm
Almanya’daki Yeşiller Partisi yeşil hareketin küresel düzeydeki en dinamik ve kurumsallaşmış aktörlerindendir. 1970’lerin toplumsal hareketlerinden doğan bu parti, günümüzde kapitalist sistemle tamamen bütünleşmiştir. İbretlik bir savrulmayla neoliberal ve militarist politikaların azılı savunucularından birine dönüşmüştür. Bu ibretlik dönüşümü yeşilden hâkî yeşiline savrulma olarak tarif edenler hiç de abartmıyorlar. Yeşil hareketin sınıflar üstü görünmeye çalışan ama özünde egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden bu dönüşümü, sol bir söylemle makyajlanmaya çalışılan tiksindirici bir oportünizm örneğidir.
Parti 60’lı yılların toplumsal atmosferinden doğdu. 1968 isyanı, nükleer enerji karşıtı kitlesel protestolar, çevre hareketleri ve NATO’nun Avrupa’ya nükleer füzeler yerleştirme kararına karşı çıkan anti-militarist barış hareketi partinin ana eksenlerini oluşturuyordu. Ocak 1980’de Batı Almanya’da kurulduğunda programını ekoloji, sosyal adalet, taban demokrasisi ve savaş karşıtlığı üzerine inşa etmişti. Berlin Duvarı’nın yıkılış sürecinde, Doğu Almanya’daki insan hakları ve sivil özgürlükler hareketi olan Bündnis 90 ile 1993 yılında birleşerek bugünkü resmi adı olan Bündnis 90/Die Grünen (Birlik 90/Yeşiller) adını aldı.
Partinin kuruluş manifestosundan iki maddeye burada değinmekte yarar var. Mesela ekoloji başlığında nükleer santrallerin derhal ve koşulsuz olarak kapatılması önerisiyle şu madde yer alıyordu: “Doğal yaşam kaynaklarının sömürülmesine ve tahrip edilmesine dayanan sürekli ekonomik büyüme fetişini reddediyoruz.” Yine şiddet karşıtlığı maddesinde de Federal Alman ordusunun bütçesinin radikal bir şekilde düşürülmesi, zorunlu askerliğin kaldırılması, Almanya’nın nükleer ve konvansiyonel silahlardan arındırılması,silah üretimi ve ihracatının tamamen yasaklanması talepleriyle şu ifadeye yer veriliyordu: “Biz, askeri ittifakların (NATO ve Varşova Paktı) tamamen feshedilmesini ve blokların dağıtılmasını savunuyoruz.”
İbretlik dönüşüm sürecine gelecek olursak, Yeşillerin şiddet karşıtlığı ilkesindeki ilk ve en büyük çatlak, iktidara ortak olmalarıyla başladı. 1998’de Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile ilk kez federal hükümete giren Yeşillerin lideri Joschka Fischer Dışişleri Bakanı oldu. 1999’da NATO Yugoslavya’yı bombalama kararı aldığında Fischer, partinin geleneksel “Bir daha asla savaş” (Nie wieder Krieg) ilkesinin Kosova’daki insani krizi engellemek adına yeniden “yorumlanabileceğini” belirtti ve Alman ordusunun İkinci Dünya Savaşından sonra ilk kez sınır dışı bir askeri harekâta katılmasına onay verdi. 2000’lerin başındaki bu savrulma kapitalizmin tarihsel kriz koşullarıyla birleşince çok daha ibretlik bir düzeye geldi.
1999 Kosova kararının ardından Yeşiller, 2001 yılında Afganistan’ın işgaline ve Alman askerlerinin buraya gönderilmesine de onay verdi. O dönemde koalisyon ortağı olan partinin savaş karşıtı geçmişten gelen pek çok üyesi sırf koltuklarını kaybetmemek için ABD’nin işgaline evet demişti. Savaş politikaları konusunda yukarıda aktardığımız ilkelerini hiçe sayan Yeşiller kendilerini “sosyal adaletçi” olarak tanımlıyordu. Bu “sosyal adaletçiler” Almanya tarihinin en büyük neoliberal saldırısını içeren reform paketini başka bir “sosyal adaletçi” olan SPD ile çıkardılar. Bu paketle işsizlik maaşlarını düşürdüler, sosyal yardımları büyük ölçüde kestiler ve işçileri düşük ücretli güvencesiz işlere mahkûm ettiler.
2005 seçimlerini kaybedip uzun bir muhalefet dönemine geçtiklerinde de burjuvazinin çıkarları için politika üretmeye devam ettiler. Bu dönemde finans kapitalin çıkarları doğrultusunda bu kez “yeşil kapitalizm” mavalına sarıldılar. Kapitalizmi yeşille aklama paklama (greenwashing) çabasından başka bir şey olmayan bu yalan aracılığıyla iklim krizi meselesinde burjuva ideolojisine kan verdiler. Kapitalizmin en temel çelişkilerine, kârın büyütülmesinden başka bir şey gözetmeyen emek ve doğa düşmanı özüne, kısacası kapitalist üretim ilişkilerine dokunmadan doğanın korunabileceği ve iklim krizinin çözülebileceği yalanını söylediler. İklim krizinin baş sorumlularından olan finans kapitalin yarattığı “Karbon Emisyonu Ticareti” ve “Yeşil Finansman” gibi mekanizmaların en büyük savunucusu oldular. Süreç ilerledikçe de işçi mahallelerinden iyice koparak Frankfurt, Berlin ve Münih’in lüks semtlerinde yaşayan, yüksek gelirli, akademisyen, CEO veya üst düzey bürokrat bir kitleye hitap etmeye başladılar. Yeşil kapitalizm mavalının konforundan ziyadesiyle memnun olan bu kesimler için çevrecilik de haliyle organik gıdalar tüketmek, pahalı elektrikli Tesla veya hibrit araçlara binmek ve böylece küçük-burjuva/burjuva vicdanlarını rahatlatmaktan ibaretti. Fabrikadaki işçinin karbon vergileri yüzünden pahalanan benzin veya elektrik faturası altında geçinemez duruma gelişi, bu zevatın gündeminde değildi.
Yeşillerin dönüşümüne dair ibretlik bir başka örneği aktaralım. Almanya’nın en zengin eyaletlerinden Baden-Württemberg’de, Stuttgart 21 tren istasyonu projesine karşı 2010 yılının sonlarında kitlesel bir direniş başlamıştı. Yeşiller Partisi bu öfkeyi arkasına alarak 2011’de eyalette iktidara geldi ve Winfried Kretschmann Almanya tarihinin ilk Yeşil Eyalet Başbakanı oldu. Kretschmann koltuğa oturur oturmaz pek çok burjuva sol liderin yaptığı gibi vaatlerini derhal unuttu ve protesto edilen projeyi aynen devam ettirdi. Hatta bölgenin dev tekeli ve doğanın baş düşmanlarından Mercedes-Benz (DAIMLER) ile o kadar yakın ilişkiler kurdu ki adı “Mercedes Başbakanı”na çıktı. Yeşillerin ilerleyen yıllarda enerji tekelleriyle kurduğu ortaklıklar meselenin sadece Kretschmann’ın şahsından ibaret olmadığını gösterdi. Bu bağlamda kömür ve elektrik devi RWE ile yapılan açık anlaşma Yeşillerin ipliğini pazara çıkaran ve yeşili “ne kadar da sevdiklerini” gösteren bir başka örnek oldu. Her yıl düzenlenen parti kongrelerinde lobi faaliyetleri yürüten bankaların, kimya şirketlerinin ve otomotiv devlerinin devasa stantlar kiraladıklarını, partiye milyonlarca avroluk sponsorluk gelirleri sağladıklarını, partinin ilaç sanayisi ve teknoloji milyonerlerinden rekor düzeyde bireysel büyük bağışlar aldığını da geçerken belirtelim.
Burjuva düzenle zaten uyum içindeki partinin sahtekârlığı Ukrayna Savaşının patlak vermesiyle birlikte zirveye çıktı. Yeşiller, Ukrayna’ya ağır silahların gönderilmesinin en hararetli savunucusu oldular. Başbakan Scholz’un ilan ettiği 100 milyar avroluk askeri özel fon oluşturma ve Almanya’nın GSYİH’sinin %2’sini savaş harcamalarına ayırma hedefine tam destek verdiler. Eskiden vicdani retçi olan Yeşil milletvekillerinin, Bundeswehr (Alman Ordusu) üniformalarıyla askeri eğitim programlarına katılması ise tüm bu sahtekârlığın ve yeşil dönüşümün üstüne adeta tüy dikti. Yeşiller bu süreçte ülkenin en militarist ve Amerikan yanlısı partisi olarak sahneye çıktı. İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırım sürecinde de partinin lider kadrosu İsrail’in “meşru müdafaa hakkını” ve “güvenliğini” koşulsuz bir şekilde savundu. Savaşla birlikte derinleşen enerji krizine yanıt olarak kömür santrallerinin yeniden devreye alınmasını ve doğalgaz altyapısına yatırım yapılmasını desteklemeleri 1980’lerdeki çevreci ve barış yanlısı hareketin dönüşümüne dair çarpıcı bir örnektir.
Yeşillerin Alman silah sanayiinin devlerinden Rheinmetall, Heckler&Koch vb. ile kurduğu doğrudan ilişkiler de hâkî yeşiline dönüşüme dair bir başka önemli örnektir. Almanya endüstrisinin kalbi Kuzey Ren-Vestfalya (NRW) eyaletinin Yeşil Partili Ekonomi Bakanı Mona Neubaur, Rheinmetall’in CEO’su Armin Papperger ve ABD’li Lockheed Martin ile el ele vererek, eyalette askeri sanayiyi büyütmek için bir savaş sanayii projesini hayata geçirmiştir. Proje kapsamında, Alman ordusunun satın alacağı F-35 savaş uçaklarının gövde parçalarının üretimi doğrudan Rheinmetall’in NRW’deki tesislerine verilmiş ve Yeşiller yönetimi bu askeri projeyi “bölgesel istihdam, inovasyon ve egemenlik” argümanlarıyla hararetle savunmuştur.
Çözüm işçi iktidarında
1980’lerden 2026 yılına uzanan bu ibretlik dönüşüm öyküsü, yeşil hareketlerin solcu görünen politikalarının ne denli sahte olduğunun kanıtıdır. Mesele sadece Alman Yeşiller Partisinden de ibaret değildir. ABD ve Latin Amerika’daki bazı istisnaları bir kenara bırakacak olursak, bu ibretlik dönüşüm Avrupa ve Batı merkezli ana akım yeşil hareketlerin ezici çoğunluğu için geçerlidir. Söz gelimi, İskandinavya (İsveç, Danimarka, Norveç) tarihsel olarak silahsızlanma hareketlerinin kalesiyken günümüzde İskandinav Yeşilleri, askeri harcamaların arttırılmasında sağ partilerle yarışır duruma gelmişlerdir. Kuruluşunda İsveç’in tarafsızlığını ve NATO karşıtlığını savunan İsveç Yeşiller Partisi, İsveç’in NATO’ya katılımını desteklemiş, Haziran 2025’te hükümetle muhalefet arasında varılan ve askeri harcamaları NATO’nun yeni hedefi olan GSYİH’nin %3,5’ine çıkarmayı öngören tarihi silahlanma anlaşmasına imza atmıştır. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2026-2027 bütçesinde askeri harcamaları tarihi bir rekorla 64 milyar avroya çıkarma ve sanayiyi “savaş ekonomisi” moduna geçirme planlarını savunan Fransa Yeşilleri ise Avrupa ordusunun kurulması gerektiğini söylüyorlar.
Yeşil hareketin aktörlerinin eş zamanlı olarak bu noktaya gelmesi kuşkusuz tesadüf değildir. Bu durum, sınıf temelinden kopuk düzen içi yeşil siyaset tarzının kaçınılmaz sonucudur. Bu hareketlerin solcu görünen politikalarının sahtekârlığı yukarıda aktardığımız pek çok politikalarıyla birlikte emperyalist paylaşım savaşı ve silahlanma karşısında aldıkları tutumla ayan beyan ortaya serilmiştir. İklim krizi başta olmak üzere işçi sınıfının can yakıcı sorunlarına bu hareketlerin çözüm bulması eşyanın doğasına aykırıdır. Aksine bunlar ibretlik dönüşümleriyle bugün tüm kürede sorunların daha da derinleşmesinin sorumluları arasına girmişlerdir.
Daha düne kadar asit yağmurları için gözyaşı döküp nükleer santrallerin kurulmasına karşı çıkan, barış ve doğa sevdalısı bu beylerin ve hanımların bugün işçi sınıfının çocuklarını cephelerdeki savaş cehennemine sürecek politikalara bizzat öncülük etmeleri, işçi sınıfının burjuva sol hareketlere bel bağlamasının ne denli büyük bir tehlike olduğunun da kanıtıdır. İklim krizine karşı yeşil kapitalizm vaazında bulunan Yeşiller, emperyalist savaşın gezegen üzerindeki en büyük ekolojik felâket olduğunu elbette biliyorlar. Tek bir bombanın dahi tonlarca kimyasal gaz salımına yol açtığını, ormanları küle çevirdiğini, su kaynaklarını nesiller boyu zehirlediğini ve kuruttuğunu da. Ama ne doğa ne de emekçilerin yaşadığı yıkım onların umurunda. Tek dertleri burjuva düzenin bekası. 2024 yılında Alman Yeşiller Partisinin gençlik kollarının (Grüne Jugend) “siz silah sanayiinin lobi ajansısınız” diyerek partiden topluca istifa etmeleri de bu gerçeğin ifadesiydi. Dertleri düzenin bekası olanlardan çözüm beklenemez. Bugün kapitalizmin insanlığın başına ördüğü bütün felâketler gibi ekolojik kriz sorununu da sadece ama sadece işçi sınıfının devrimci mücadelesi çözüme kavuşturabilir.
“Tüm can alıcı sorunların kökeninde kapitalizmin yattığını idrak etmek temel hareket noktasıdır. Yarattığı tüm sorunlarla birlikte kapitalizme son verebilecek bir hareketin başını devrimci hedefler doğrultusunda örgütlenmiş işçi sınıfından başka hiçbir toplumsal kesim çekemez. Silah fabrikaları köleleştirilmiş ve alıklaştırılmış işçiler tarafından tıkır tıkır işletildikçe, üretilen silahlar yine onlar tarafından bir noktadan diğerine ulaştırıldıkça ve yine onlar çocuklarını gönül rızasıyla savaşa gönderdikçe nasıl ki emperyalist savaşlar bitmezse, onlar sınıf bilinciyle donanıp örgütlü bir güç olarak ayağa kalkıp bu gidişatı durdurmadıkça çevrenin anasını ağlatan fabrikalar, madenler, enerji santralleri vb. de tıkır tıkır işlemeye devam edeceklerdir.”[*]
[*] Oktay Baran, İklim Krizi ve Kapitalizm, 4 Ekim 2019, https://marksist.net/node/6764
link: Can Aytekin, Bir “Yeşil” Dönüşüm Öyküsü: Doğa Savunuculuğundan Savaş Çığırtkanlığına! , 10 Ekim 2026, https://fa.marksist.net/node/8847


