İstanbul’da 14 Ekimde başlayıp kesintisiz 40 saat süren şiddetli yağışın ardından yüz binlerce insanı etkileyen büyük bir felâket yaşandı. Derelerin taşması sonucunda oluşan seller nedeniyle evler, işyerleri ve arabalar sular altında kaldı. Biri çocuk 4 kişi hayatını kaybederken kayıp ihbarı yapılan 4 kişiye halen ulaşılabilmiş değil. Bulunduğu yerde mahsur kalan 3 binden fazla insan ise ekipler tarafından kurtarıldı.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ve diğer yetkililer, İstanbul’un 83 yılın en büyük yağışını aldığı bir afetle karşı karşıya olduğunu, üç ayda yağması gereken yağışın bir günde yağdığını vs. söyleyerek, yaşananların sorumluluğunu doğaya yıkmaya çalışıyorlar. İstanbul Valiliği ve İçişleri Bakanlığı okulları tatil ederek ve halka evlerinden çıkmama çağrısı yaparak sorumluluklarını yerine getirdiklerini göstermek istiyorlar. Belediyeler ise aşırı yağış karşısında altyapının ve ekiplerin yetersiz kalmasından yakınıyorlar. Peki her biri bu sorunları çözmekle görevli bu birimler gerçekten görevlerini yapmışlar mıdır? Selin en fazla etkilediği Ayazağa ve Cendere başta olmak üzere, dere yatakları ve çevresinde yapılaşmaya neden ve nasıl izin verilmektedir? 20 milyonun yaşadığı bir kentte tüm bu sorunları dikkate alarak uygulanan bir yapılaşma planı nasıl olmaz?
Tüm bu soruların yanıtları büyük bir gerçekliğe açılıyor aslında: Kapitalist kâr ve özel mülkiyet düzeni! Türkiye’de 24 yıldır bu düzenin yürütücüsü olan AKP iktidarının katkılarını da asla ihmal etmemek gerekiyor. Zira ülkenin bir ucundan diğer ucuna onlarca kentte yaşanan tüm felâketlerde, onun rant ve yağma politikalarının etkisi başat rol oynuyor. Bakan Kurum, 24 yıldır sanki kendi partisi iktidarda değilmiş ve İstanbul belediyesini 1994’ten 2019’a kadar Erdoğan ve ekibi yönetmemiş gibi, hiç utanmadan şunları söyleyebiliyor: “Planlı kentleşme planlı altyapı bugün için en önemli iş. Bu afetleri daha sık yaşayacağız. İklim değişikliği etkileri artıyor. Dolayısıyla iklim değişikliği ile mücadele tercih değil zorunluluk. İstanbul'u depreme hazırlamak, inşa etmek böylesi afetlere karşı tedbir almak demek. Su tahliyesi yetersizliği ve çarpık kentleşme ile bu sorunu yaşadık.” Bakan bu sözleri rahatlıkla sarf edebiliyor çünkü milyonlarca İstanbullu emekçinin ondan ve temsilcisi olduğu siyasi iktidardan hesap sormayacağını düşünüyor.
Yollara, köprülere, rezidanslara dökülen betonla övünen bu iktidar, sorun çözmek adına kent yaşamını kaosa çevirmiştir. Kentsel dönüşüm denen rant projeleriyle 3-4 katlı evlerin yerine 15-20 katlı bloklar dikilirken, altyapıdan trafiğe içinden çıkılmaz bir kaotik sorunlar yumağı yaratılmıştır. Betona ve asfalta dönüşen kentlerde çıplak toprak görmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Sermayenin kâr açlığı yüzünden Hazine arazileri rant projeleri için parsel parsel satılmakta, ormanlar katledilmekte, su havzaları yapılaşmaya açılmaktadır. Aynı mevsimsel döngüde kuraklık ve su taşkınlarının bir arada yaşanmasının en temel nedeni bunlardır.
Meteoroloji Mühendisleri Odasından ve Çevre Mühendisleri Odasından yapılan açıklamalarda da yanlış kentleşme politikalarına dikkat çekiliyor ve bu yağışların neden büyük bir yıkıma dönüştüğü ortaya koyuluyor. Sorunun nedenleri ve çözüm önerileri bilimsel temelleriyle ortaya konmasına ve bu ilk kez yapılmamasına rağmen sermaye iktidarı bildiğini okumaya ve her seferinde yaşananların “doğal felâket” olduğunu söylemeye, yaraların sarılacağından dem vurmaya devam ediyor. Oysa açıktır ki, bu “doğa” tam da, emeği, toprağı, suyu, havayı sınırsızca sömürerek varlığını sürdürebilen kapitalizmin doğasıdır! Evet yağmur atmosferik bir olay olarak yeryüzü doğasının eseridir, ama onun kentlerde sele dönüşüp emekçileri yutması bizzat kapitalist sistemin yarattığı bir felâkettir. İstanbul’da 17 yıl önce yaşanan benzer bir felâketin ardından kaleme aldığımız yazımızda[*] dile getirdiğimiz gibi,
“Yarattığı her bir felâket, insanlığın kurtuluşunun bu kanlı sömürü sisteminin yıkılmasına bağlı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bu sistem insanlara sağlıklı ve güvenli bir barınma olanağı sağlamıyor. Bir milyar insanın açlık çektiği, yüz milyonlarca insanın işsiz olduğu, milyarların yoksulluk sınırında yaşadığı, en gelişmiş denilen ülkelerde bile milyonlarca insanın çöp karıştırarak sokaklarda süründüğü, sağlık ve sosyal güvencesinden yoksun bırakıldığı bu sistemde, çok açık ki insanlık için iş ve aş güvencesi bulunmamaktadır. Oysa insanoğlunun bugüne kadarki maddi ve zihinsel mirası tüm bu sorunları aşmak için fazlasıyla yetecek potansiyelleri yaratmış durumda. Bu potansiyelin fiiliyata geçmemesinin tek sorumlusu bu kapitalist düzendir. … Bu düzenden insanların en temel sorunlarına bile genel ve kalıcı çözümler beklenemeyeceği bir kez daha açığa çıktığına göre, çare bunu kendi ellerimizle gerçekleştirmektir. Bunun yolu da bu düzene karşı örgütlü mücadeleden geçiyor!”
[*]Sel Değil Kapitalizm Felâketi!, 15 Eylül 2009, http://marksist.net/node/2237
link: Bir Kez Daha: Sel Değil Kapitalizm Felâketi!, 16 Ekim 2026, https://fa.marksist.net/node/8850


