On yıl önce 15 Temmuz’da sergilenen mizansenin ardından OHAL rejimi şeklinde iktidar koltuğuna oturan faşizm, yalnızca devlet aygıtını reorganize etmekle kalmadı, muhalif geçinen düzen partilerini de kendi çizdiği sınırlar çerçevesinde yeniden dizayn etti. Sözüm ona darbeye karşı “Yenikapı ruhu”nun sergilendiği sahnede boy gösterenlerin bir kısmı doğrudan faşist blokun ve dolayısıyla iktidarın bir parçası haline gelirken, bir kısmı da bu faşist iktidara sözde muhalefet etme görevini üstlenmişti. Son dönemde yaşananlarla, en azından, Meral Akşener, Ahmet Davutoğlu ve Kılıçdaroğlu’nun bu misyonlu muhalefetin bir parçası oldukları ayan beyan ortaya çıktı. Anlaşıldı ki, devletin asli kurucusu ve tarihsel sahibi pozlarındaki CHP’nin başındaki Kılıçdaroğlu kitlelerin hoşnutsuzluğunu dizginlemek, onları sokaktan uzak tutmak, dikkatlerini seçim oyunlarına odaklamak ve olası yükselişleri daha baştan baltalamak görevini üstlenmişti.
2015 yazından beri kitleleri seçim ve sandık eksenine mahkûm eden bu çizgidir. Hukuki, “devlet ciddiyetine yakışır”, saygın ve meşru muhalefet olmak adına, tıpkı iktidar gibi demokrasiyi sandıkta oy kullanmaya indirgediler. Kılıçdaroğlu’nda somutlanan majestelerinin muhalefeti çizgisi, vakti gelen her düzmece seçimde, bu kez farklı olacağı yalanıyla kitleleri daha da büyük boş hayallere sürükledi. Sanki faşist rejimin manipüle ettiği, sonuçlarıyla oynadığı bir seçimde mümkünmüş gibi, diktatörlüğü seçim sandığında devireceğiz diyerek halkı aldattılar. Bu anlamda kitleleri, sokağa, aktif mücadeleye ve seferber olmaya çağıran çabaları baltaladılar. Kitlelerin dikkatini bir sonraki seçime endeksleme ve onları kontrol altında tutup gazını alma çizgisi, bugün de hem butlan CHP hem de ondan kopan Yeni Parti tarafından sürdürülüyor.
Muhalefeti daha da sindirme operasyonları
Muhalefetin bu acizliği, faşist rejimin 10 yıldır hüküm sürebilmesinin önemli nedenlerinden biridir. Gelinen noktada, türlü zaaflar, kırılganlıklar, iç çatışmalar, belirsizlik ve iktisadi çöküş tarafından köşeye sıkıştırılan Erdoğan rejimi, Trump’ın iktidara gelişini takiben, ondan aldığı meşruiyetten cesaret bularak, bu tür hem güdük hem de devlet güdümlü bir ana muhalefete dahi tahammülü kalmadığını gösterdi. O zamandan bu yana muhalefete dönük sayısız saldırı gerçekleştirildi. İmamoğlu’nun tasfiyesi için her yola başvuruldu. Ana muhalefet partisinin il örgüt binaları ve genel merkez binası polisle basıldı, gaza boğuldu, kayyuma devredildi. Aralarında büyükşehir belediye başkanları da olmak üzere onlarca belediye başkanı tutuklandı, belediyelere yargı ve polis marifetiyle açıkça el konuldu, muhalefetin kadroları hapse tıkıldı. “Butlan davası”yla ana muhalefet konumundaki CHP parçalandı, bir kısmı iktidarın maaşlı muhalefeti konumunu sürdürmeye devam ederken, Yeni Parti adıyla şekillenen yeni muhalefet ise mücadele çizgisi anlamında yeni bir şey ortaya koymuş değildir.
Rejim yalnızca muhalif düzen partilerine değil herkese saldırıyor. Avukatlar avukatlık yaptıklarından, gazeteciler haber yaptıklarından (ve hatta kimi haberleri yapmadıklarından!), sendikacılar işyeri örgütlediklerinden, sosyalistler “eylem yapma potansiyelinden”, işçiler direndiklerinden, köylüler doğal çevrelerini koruduklarından, komedyenler yaptıkları şakalardan ötürü gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, hüküm giyiyorlar. Sanatçısından finansçısına her kesimden “ünlü” gözaltına alınıyor, sindirilmeye, toplumun gözü korkutulmaya çalışılıyor. Savcıların ileri sürdükleri gerekçelerin hiçbir önemi yoktur, suç isnatlarının doğru olup olmadığını tartışmak bile abestir, çünkü amaç topluma daha da artan ölçekte korku salmaktır. Toplumun geniş emekçi kesimlerine verecek bir şeyi kalmayan iktidarın sarıldığı esas araç devlet terörüdür.
İktidar korku salma peşindedir, çünkü kendisinin korkusu daha da artmıştır. Siyasal baskıların, belediyelerin açıkça gasp edilmesinin, fon/borsa vurgunlarının, ekonomik yıkımın doğrudan katkısıyla kitlelerdeki hoşnutsuzluk misliyle artmıştır. Saldırılar karşısında sokağa çağrıldığı ender durumlarda kitleler bu çağrılara teveccüh ediyorlar. Ama her seferinde çağrıcı liderliğin yarı yolda bırakması ve göstermelik protesto şovlarıyla yetinmesi kitlelerde güven değil güvensizlik yaratıyor. Sembolik protestolarla, siyah karanfil bırakmalarla, Meclis komisyonlarında ağızlarına siyah bantlar çekmekle bir yere varılamayacağını ana muhalefet dışında herkes görüyor. Halk TV’nin susturulup kayyum atanmasını takiben topluma seçimi beklemeleri ve sabırlı olmaları telkininde bulunuluyor; “seçim sonuçlarında açık ara önde olunacağı o gece, tamam oldu, başardık” denilecekmiş. “O güne kadar zorlanacağız, acı çekeceğiz, zulüm göreceğiz, belki başımıza çok kötü şeyler gelecek ama teslim olmayacağız” diyerek kitleler oyalanıyor.
İç içe geçen çürüme ve kan kaybı
Rejimin artan saldırıları, kendine güveninin pekişmesinden ya da siyasal/toplumsal gücünün artmış oluşundan değil, kitle desteği erozyona uğrayıp kan kaybettiğinden, muarızlarını daha da sindirmekten başka yol bulamaz oluşundandır. Emekçilerin hoşnutsuzluğu giderek artıyor ve zaman zaman çeşitli vesilelerle sokağa da yansımaya başlıyor.
İçeride, ekonomik alanda büyük bir tıkanıklık yaşanıyor; düşürülemeyen bir enflasyon, yerlerde sürünen bir büyüme, artan işsizlik, reel ücretlerde muazzam bir kayıp, emekçilerin eşi görülmedik ölçüde yoksullaşması… Tüm bunlara baskılanan döviz kurları ve yüksek faiz oranları eşlik ediyor. Bu politika kimin çıkarına hizmet ediyor? İktidarın kayırdığı sektörlerde faaliyet yürüten keyfi gıcır büyük sermayenin, rekor düzeyde kâr açıklayan TÜSİAD kodamanlarının, finans kurumlarının ve elbette ki uluslararası finans kapitalin! Kaynak yok gerekçesiyle asgari ücretliye yani işçilerin yaklaşık yarısına, emekliye zam yapılmıyor, ama sıra üstelik de rekor kârlar açıklayan tekellere geldiğinde bol keseden teşvikler ve hatta vergi muafiyeti getiriliyor! Yüksek faiz ve kontrol altında tutulan kur düzeyi, uluslararası finans kapitale de dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağı net getiri oranları sağlıyor. Emekçilerin artan oranda sömürülmesi ve yoksullaşması pahasına, Erdoğan’ın, iktidarını korumak üzere yerli ve yabancı finans-kapitale ödediği diyet ya da rüşvettir bu politika. Yakın zamana kadar faşist rejiminin uluslararası finans kapital nezdinde bulduğu mali desteğin arkasında yatan ana faktörlerden biri de buydu. Bir diğer faktör de bölgedeki koşulların değişmesiyle gerek AB gerekse de ABD’nin kirli planlarında Türkiye’ye biçtikleri rol ve Erdoğan’ın bu rolü yerine getirmeye soyunmasıdır. Örneğin Mekke Anlaşması TC’ye biçilen rolün tipik bir göstergesidir. Bugün Erdoğan rejimi halen ayakta kalabiliyorsa, bunun esas nedeni, büyük güçlere verdiği tavizler sayesinde onlardan aldığı icazettir. Dolayısıyla bu faktör rejimin geleceği açısından da önemlidir.
İktidar ne zaman saldırıları genişletse ya da yeni bir saldırı dalgası başlatsa, rejimin karakterini doğru kavrayamayan sosyalistler ya da gerçekliğin üstünü örten burjuva muhalefet, “yeni bir rejim kuruluyor” söylemini köpürtüyorlar. Oysa atı alan Üsküdar’ı geçmiş, bahsettikleri türden bir rejim on yıl önce kurulmuştur. 2014’ün sonlarından itibaren, yükselen faşizm tehlikesine işaret etmiş ve faşist tırmanışa dikkat çekmiştik; ardından da faşist rejimin inşasını ve dönemeç noktalarını adım adım analiz edip vurgulamıştık.[1] O günden bugüne, kurulan rejimin gerçekliğini anlamayanlar, onu “rekabetçi/seçimli otoriterlik” vb. kavramlarla nitelendiriyorlar. Muhalefete verdikleri akıl da bu tür kavramlardan türetiliyor. Seçimlerle bu rejimin devrilebileceği beklentisine dayanan bu taktiklerle, on yıl boyunca yapılan tüm sözde seçim ya da referandumlarda kitleleri “bu sefer olacak” beklentisine sokan ve sonra da yılgınlığa sürükleyen bir çizginin değirmenine su taşınmıştır. “Faşizme giden yolda yeni ve son adım”ların arkası bir türlü gelmemiş, rejimde köklü bir değişikliğin henüz olmadığı düşüncesiyle, mücadele yol, yöntem ve taktiklerinde de ciddi bir değişikliğe gidilmemiştir.
Kurulanı vaktiyle görmeyenler bugün de onun gerçek durumunu algılayamıyorlar. Bugün yeni bir rejim kurulmuyor, çoktan kurulmuş bir rejim, çelişkiler içerisinde, çürümenin doruğunda sarsıntılar geçiriyor! Kurulurken onun gücünü küçümseyenlerin bazıları, bugün de şiddetli iç kapışmalar ve sarsıntılar geçirirken sergilediği sahte güç gösterilerinden tedirgin oluyorlar. Bazı “muhalif” yorumcular, artık sona gelindiğini, ölene kadar Erdoğan’dan kurtulamayacağımızı, mutlak bir diktatörlükle karşı karşıya kalacağımızı söyleyerek umutsuzluk yayıyorlar. Özgür Özel çizgisi de, “umutsuz olmayalım, seçimleri kazanacağız, sabredin” diye sahte bir kurtuluş yolu vazediyor. Tekrarda fayda var; iktidarın giderek daha da saldırganlaşmasının nedeni on yıl önce kurduğu mekanizmanın eskisi gibi iş görmemesidir, sıkışmışlığıdır, faşist blok içerisinde artan iç gerilimlerdir, yurtdışı desteğin muğlak akıbetidir. Süreç çelişkiler ve belirsizliklerle yüklüdür, kaotiktir. Dünyanın durumu da farklı değildir. Bu koşullar altında dünyadaki çalkantılara da bağlı olarak rejimin içten çözülüp bir çöküşe girmesi de olasıdır.
Kaotik ülke ve dünya koşullarında artan klikleşme
Erdoğan meşruiyetini ne halktan ne seçimlerden ne de parti örgütünden alıyor; inşa ettiği on yıllık faşist rejim boyunca, bu olgu giderek belirginleşip netleşmiştir. Halk desteği erimeye devam ediyor, seçimler nicedir bir sahtekârlığa dönüşmüştür. Parti örgütü paramparça ve Erdoğan sonrası tartışmalarıyla sayısız kliğe ayrışmış durumdadır. Buna Erdoğan ve yakın çevresinden alt düzey yöneticilere kadar uzanan doymak bilmez bir yiyiciler, rüşvetçiler, vurguncular tayfasının varlığını ve yarattığı kriz ile gerilimleri de eklemek gerekir. Vaktiyle “tek servetinin nikâh yüzüğü olduğunu” söyleyip sonraki yıllarda da “eğer bir gün duyarsanız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir!” diyen birinin İslamcı AKP’si manevi çürümenin kalesi haline gelmiştir. Adaletten, ahlâktan, kul hakkı yememekten, faizi kaldıracaklarından, yolsuzlukları, yoksulluğu ve yasakları bitireceklerinden dem vurarak iktidar koltuğuna oturan siyasal İslam için ne hazin bir son! Sırrı Süreyya Önder’in nüktesiyle, o kadar Allah utandırmasın dediler ki, gerçekten de utanmaları kalmadı. Açgözlülük ve vurgunculuklarının düzeyini anlatmaya kelimeler yetmiyor.
Bu rejimin içerideki dayanağı, suç ortaklığı yaptığı sermaye (ki holdingleşen tarikatları da bu kapsamda değerlendirmeliyiz) ile devletin askeri-sivil bürokrasisinin belirleyici kesimleridir. Geniş bir toplumsal rızaya dayanmayan bu iktidarın dış dayanağı ise şu anda Trump yönetiminden ve AB’den aldığı destektir. İslamcılar dışında bulduğu iç desteğin bile esasen bu dış destekten beslendiğini söyleyebiliriz. Tüm yandaş propagandacılar ABD’yle kurulan ilişkilerin ne denli güçlü olduğunu köpürterek vurgulamak için sistematik bir çaba sarf ediyorlar. Bu yalnızca halkı kandırmak için değil, şüpheye düşen parti ve devlet bürokrasisine ve iş âlemine güven aşılamak için de yapılmaktadır. Zira devlet içindeki çatlaklar, faşist blok içinde oluşan klikler, çıkar çatışmaları yabana atılır cinsten değildir.
Dış koşullar iç koşulları da devlet katındaki artan klikleşmeyi de etkiliyor. Bu kaotik koşullarda egemenlerin zirvesinde de “bu böyle gitmez” düşüncesinde olanların, farklı çıkar yollar arama peşine düşenlerin sayısı artıyor. Şimdilik belirleyici kesim Erdoğan’la devam etmekten başka bir hal çaresi bulamasa da, artan rahatsızlık homurtuları dikkat çekicidir. Fon/borsa vurgunu ve dolandırıcılığının ardından ses yükselten tarikatlar ile “biz de altına imza koyarız” diyen MÜSİAD’ın çıkışları bir örnektir. Bu kaos içerisinde Trump yönetiminin kendisinin de ABD içinde kırılganlıklar yaşadığını ve akıbetinin belirsizliklerle yüklü olduğunu unutmamak gerekir.
Erdoğan iktidarıyla işbirliğini geliştirmek isteyen Avrupa Birliği’nin de “demokratik öncelikler” umurunda değildir (zaten bunların belirleyici olduğu iddiası her zaman liberal bir palavra olmuştur). Avrupa’nın kendi demokrasisi faşizm tehdidi altındadır. Ama yine unutmayalım, orada her şeye rağmen mücadele gelenekleri olan bir işçi sınıfı var ve artan eylemleriyle ortaya koyduğu üzere, hiç de kolayca teslim olma niyetinde değildir. Türk medyası “aman eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmeyelim” diyerek Batı dünyasındaki eylemleri gündem yapmasa veya bu eylemleri bir yağma ve vandallık olarak sunsa da milyonlar ayaktadır. Yani Erdoğan için AB-ABD’den alınan destek de eşeğin sağlam kazığa bağlandığı anlamına gelmiyor.
Burjuva muhalefete bel bağlanamaz
Burjuva düzen partilerinin faşizme karşı, hele de çağımızda, ilkeli, tutarlı ve kararlı bir mücadele yürütebileceklerini düşünmek hayalcilik olur. Üstelik tarihsel olarak hakiki bir sosyal-demokrat partinin bile ortaya çıkıp kitlesel bir güce ulaşamadığı Türkiye’de bu olasılık çok daha düşüktür! Türkiye’de burjuva partilerin neredeyse tamamının ilk ve en güçlü refleksi, devletçilik ve onun kopmaz bir parçası olarak milliyetçiliktir: “Entelijansiya dahi kapıkulu özelliğini çoğunlukla üstünden atamamışken, burjuvazinin çeşitli partilerinin bu devlet milliyetçiliği dışında düşünülmesi mümkün değildir. Türkiye’de siyaset alanını belirleyen tüm burjuva partiler, milliyetçi olmanın da ötesinde, gerçekte devlete tapınırlar ve onun emrine amade olmaya meyillidirler. İktidarından muhalefetine pek çoğu özünde devlet tapınmacı partilerdir.”[2] Bu yüzden de iktidarından muhalefetine, hiçbir zaman “devlet aklı”nın güdümünden, şekillendirmesinden, manipülasyonundan vb. bağımsız olmamışlardır. Kutsal devletlerinin âli çıkarlarını koruma güdüsü, düzen partilerini, muhalefetlerini belli sınırlarda tutmaya sevk eder. Bu yetmezse onlara bu sınırları geçtikleri takdirde yaşam hakkı tanınmayacağının açıkça belirtildiğini tahmin etmek zor değildir. Batı’dan farklı olarak bu topraklarda, gerçek anlamda tabana dayanan, oradan başlayarak serpilip gelişen bir sivil burjuva hareket var olmamıştır. Türkiye’deki faşizm dönemleri bile, ister orduya dayanan askeri diktatörlük biçiminde olsun, ister günümüzdeki sivil görünümlü biçimiyle olsun, hep devlet aygıtının tepesinde pişirilmiş, oradan başlayarak aşağı doğru örgütlenmiştir.[3]
Bu tarihsel/geleneksel ve siyasal gerçekler ışığında baktığımızda, hele de küresel ölçekteki otoriterleşme eğilimiyle birlikte düşündüğümüzde, Türkiye’deki düzen içi muhalif partiler en iyi ihtimalle eski güdük parlamenter rejimin restorasyonu noktasına giden sınırlı bir rol oynayabilirler. Bıraktık emekçiler lehine köklü iktisadi/sosyal reformlar yapmayı, geniş bir burjuva demokrasinin inşasına bile girişemezler. Buna ne tıynetleri el verir ne de dünya kapitalizminin tarihsel kriz koşulları! Kaldı ki, gerek ülke ekonomisi gerek dünya kapitalizmi büyük krizlerle cebelleşirken, emekçiler bir kez seferber edilirse, bunun yalnızca siyasal rejime karşı değil, kontrolden çıkıp toplumsal düzene (kapitalizme) karşı da bir başkaldırıya dönüşmesi ciddi bir risktir tüm düzen partileri için.
Gerek yakın coğrafyada gerekse dünyanın diğer bölgelerindeki emekçi isyanlarını egemenler dikkatle takip ediyorlardır muhakkak! Bahçeli, açıkça, Fransa’daki isyanı dalgasını kast ederek “sakın ha örnek almayın” diye boşuna uyarıda bulunmuyor! Marx, Fransızların toplumsal sorunları keskin devrimci yöntemlerle ele alışına atıfla, “Fransızca konuşma”nın öneminden ve gereğinden bahsetmişti. Bugün Avrupalı emekçilerin ve gençlerin, Fransa’dan İtalya’ya, Arnavutluk’tan İspanya’ya konuştukları dil budur.
Dünyada isyan alevleri giderek yükselirken Türkiye’de gericilik döneminden geçiyoruz. Elbet Türkiyeli emekçiler ve gençler de eninde sonunda dünyadaki isyan dalgasının bir parçası olacaklardır. Böylesi gericilik dönemlerinde dikkatleri içeride yaşanan olumsuzluklara ve faşizmin belirlediği siyaset sahnesindeki günübirlik gelişmelere odaklamak doğru bir tutum değildir. Emekçilerin ve ilerici gençlik hareketlerinin küresel yükselişini gündemde tutmak önemlidir. Dünyanın nereye doğru gittiğini daha derinden kavramak ve mücadeleci işçilere de bunu kavratmak gerekiyor.
[1] Faşistleşme sürecine dair yazılarımız için https://marksist.net/konular/gundemanaliz/akp/akp-ve-otoriterlesme, ayrıca https://marksist.net/konular/gundemanaliz/askeri-darbeye-de-sivil-darbeye-de-ohallere-de-hayir köşelerine bakılabilir.
[2] Oktay Baran, Tepeden Kışkırtılan Milliyetçilik, 1 Temmuz 2023, https://marksist.net/node/8007
[3] Türkiye’deki faşist rejimin özgünlüklerini birçok makalede ele almış bulunuyoruz. Burada değindiğimiz husus bakımından bilhassa şu yazıya bakılabilir: Elif Çağlı, Bu Pisliği Ancak Devrim Temizler, 20 Şubat 2025, https://marksist.net/node/8449. Ayrıca 2016 OHAL darbesinden sonra kaleme alınan yazılardan oluşturduğumuz şu derlemeye de bakılmalı: Elif Çağlı, Faşizmin Panzehiri Devrimci Dirençtir, Eylül 2016 - Eylül 2017, https://marksist.net/node/8396.
link: Oktay Baran, Rejim Çürüyor ve Kan Kaybediyor, 28 Ekim 2026, https://fa.marksist.net/node/8859


