Ekim Devriminin 109. yılında dünya meydanları bir kez daha kitlesel protestolarla, isyanlarla sarsılıyor. Tarihin tozlu sayfaları arasında kaldığı söylenen işçi devrimlerinin, iddianın aksine güncelliğinden hiçbir şey kaybetmediği bugünkü kapitalizm tablosunda çok daha net ortaya çıkıyor. Zira tarihsel kriz içinde debelenen kapitalist sistem, hem içinden çıkamadığı çok boyutlu küresel krizlerle sarsılıyor hem de en gelişkin kapitalist ülkelerden en geri ülkelere kadar dünyanın her yerinde sokaklar ve meydanlar giderek daha fazla ısınıyor. Kitle isyanlarının biri bitip biri başlıyor. Gençlik içinde kapitalizmde kendileri için bir gelecek olmadığı duygusu giderek güçleniyor. Yalnızca gençler mi? Sefalete itilen emekliler, çalışma ve yaşam koşulları ağırlaşan işçiler, emekçi kadınlar, demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlanan tüm toplumsal kesimler, yaşam ve geçim kaynakları yok edilen çiftçiler, köylüler... Dünyanın her yerinde meydanlara çıkan milyonların, greve çıkan işçilerin, ders sıralarından sokaklara akan gençlerin dillendirdikleri sorunlar aynı: Büyüyen eşitsizlik, geleceksizlik, hayat pahalılığı, düşük ücretler, barınma ve eğitim krizi, işsizlik, ekonomik, sosyal ve siyasal haklara yönelik saldırılar, ırkçılık, doğanın talan edilmesi, yolsuzluk, emperyalist savaş... Henüz bilinçlere çıkmamış olsa da hepsinin temelinde kapitalist sömürünün yattığını biliyoruz. Bu sorunlar kapitalizmin tarihsel krizi zemininde büyüyüp derinleşiyor ve burjuvazi ayağa kalkan kitleleri yatıştıracak reformların kırıntısını dahi verebilecek durumda değil.
Burjuvazinin kendisi de sistemin çıkmaza girdiğini görüyor, çözüm yolları arıyor ama bulabilmesi imkânsız! Çünkü çıkış yolu aradığı sorunların hepsini zaten sistemin kendisi üretiyor. Dünya Ekonomik Forumu tarafından her yıl yayımlanan Küresel Riskler Raporu tam da bu çıkışsızlığı yansıtıyor. 2026 raporuna göre kapitalistler, sermaye sınıfının siyasi temsilcileri, önümüzdeki 2 ve 10 yıllık dönemi “çalkantılı” ve “fırtınalı” olarak tarif ediyorlar. Ticaret savaşlarının, yaptırımların, yatırım kısıtlamalarının ve tedarik zincirlerinin stratejik bir silah olarak kullanılmasının küresel ekonomiye zarar verdiğini belirtiyorlar. Zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul olduğu ekonomik büyümenin “toplumsal sözleşmeyi çökerttiğini” söylüyorlar. Toplumsal eşitsizliğin giderek daha fazla derinleşmesinin sonuçlarından, özellikle de kitle isyanlarından korkuyorlar. Ekolojik krizin yıkıcı etkilerini, yapay zekânın ekonomik, siyasi, toplumsal zararlarını endişe verici buluyorlar. Rapor, çözüm olarak “küresel işbirliğinin” gerektiğini söylüyor ancak mevcut siyasi ve ekonomik koşulların geniş kapsamlı küresel anlaşmaları olanaksızlaştırdığını da itiraf ediyor.
Sözün özü, kapitalizmi ayakta tutan mekanizmalar iyice aşınmıştır, sistem reform kapasitesini yitirmiştir. Tam anlamıyla küreselleşen ve krizlerini de sorunlarını da küreselleştiren kapitalist sistem, bizzat sistemin egemenleri için bile içinde debelendikleri bir bataklığa dönüşmüştür. Bu bataklık tüm dünyayı giderek daha fazla dibe çekmekte, milyarlarca insanın nefes almasını engellemekte, doğayı yıkıma sürüklemektedir. Ekim Devriminin gerçekleştiği 20. yüzyıl kapitalizmin çürüme çağı ise 21. yüzyıl artık tam anlamıyla çürümüş olan kapitalizmin tarihsel olarak tıkandığı, içinden çıkılamaz bir sistem kriziyle damgalanan bir yola girdiği çağdır. Elif Çağlı’nın dediği gibi “21. yüzyıl, kapitalizmin yarattığı küresel felâketlerle adeta kapitalizmin kıyamet çağına dönüşmüş durumda. Kapitalizm kendi haline bırakılırsa modern insanlığın yeni bir yüzyılı olmayacak. Ya kapitalizm kendisiyle birlikte doğayı ve dünya üzerindeki insanları bir çöküşe sürükleyecek ya da işçi-emekçi kitleler onu yıkıp sınıfsız ve sömürüsüz bir geleceği kendi elleriyle yaratacaklar.”[1] İşte bu nedenle devrim her zamankinden daha günceldir, Ekim Devrimi üzerinden 109 yıl geçmesine rağmen dersleriyle, deneyimleriyle bugüne ışık tutmaktadır.
Ekim Devrimine bugünden bakmak
Bugünkü dünya tablosuna bakarken gerçekliği tüm çelişkileriyle birlikte ve tarihsel perspektiften bakarak görmek gerek. Madalyonun bir yüzünde ekonomik ve sosyal haklara yönelik saldırılara eşlik eden emperyalist savaş, yükselen ırkçılık ve göçmen düşmanlığı, otoriterleşme bulunuyor. Pek çok ülkede faşist partiler, liderler seçimleri kazanarak iktidara geliyor. Madalyonun yalnızca bu yüzünü ve yalnızca bugüne bakarak görenler için dünya tablosu koyu bir karanlıktan ibaret görünür. Bu karanlıktan çıkılabileceğine dair umut ışığı yok gibidir. Ama bir de madalyonun diğer yüzü var; kapitalizmin yarattığı sorunlara karşı tüm engellere rağmen ayağa kalkarak “başka bir dünya mümkün” diyen milyonlar! Dahası tarih bize en koyu, en baskıcı dönemlerden mücadelelerle çıkıldığını gösteren sayısız deneyim sunuyor. En önemlisi de bugünküne çok benzer koşullarda ayağa kalkan işçi sınıfının kapitalizmi yıkarak kendi iktidarını kurabildiğini gösteriyor.
Burjuvazi Ekim Devrimini unutturmak, devrimi ve sosyalizmi karalamak için her şeyi yaptı. Tüm bu karalama, unutturma çabalarına rağmen gençlerin yeniden sosyalizm fikrine ilgi duymaya başlamaları veya devrimin dile getirilmesi dahi burjuvaziyi çileden çıkarıyor. Bundan 13 yıl önce İngiltere’nin dünyaca tanınmış genç komedyeni Russell Brand, halka oy vermeme ve sosyalist eşitlikçi bir toplum düzeni için devrim çağrısı yaptığında düzen medyası şunu yazmıştı: “Genel olarak konuşursak, devrimler berbat fikirlerdir. Eğer bir şeyleri düzeltmek istiyorsan, Russell, seçeneklerin en az kötü olanı için oy ver, kanuna itaat et, ve neyin değişmesi gerektiğini düşünüyorsan onun için kampanya yürüten bir politik parti kur.” Gelin görün ki değişim isteyenlere düzen sınırları içinde “mücadele etme” çağrısı yapan İngiliz burjuvazisi Corbyn’in özelleştirilen bazı kurumların yeniden kamulaştırılması, sağlık hizmetinin tamamen ücretsiz hale getirilmesi, kira artışlarının denetim altına alınması, kemer sıkma uygulamalarına son verilmesi gibi vaatlerine dahi tahammül edemeyerek saldırdı ve nihayetinde Corbyn İşçi Partisinden atıldı. Keza ABD’de, New York Belediye Başkanlığını kazanan ve kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayan Mamdani’yi tehdit etmekten çekinmeyen Trump, komünizmin ABD için en büyük tehlike olduğunu söyleyip duruyor. Almanya’da Sol Partinin, büyük emlak şirketlerinin elindeki konutları yasalara dayanarak kamulaştıracağı vaadiyle Berlin eyalet seçimlerini kazanmasının ardından etekleri tutuşan sermaye sözcüleri “özel mülkiyet gasp edilemez” diye bağırıyor. Burjuvazi kapitalizmden ümidini kesen ve sosyalizme teveccüh gösteren gençlere saldırmaktan da geri durmuyor, The Economist dergisi bu gençleri bencil olmakla suçluyor. Gençlerin, işçi ve emekçilerin mücadeleleri şiddetle bastırılmaya çalışılıyor.
Baskılara ve saldırılara rağmen yüz binlerce insan sokaklara çıkıp faşist liderleri, baskıcı iktidarları protesto ediyor, isyan boyutuna varan protestolar iktidarları deviriyor. Gençler sadece ayağa kalkmakla kalmıyor, taleplerini hayata geçirebilmek için örgütlenme arayışlarına giriyorlar: Hindistan’da bir tepki olarak ortaya çıkan Hamamböceği Partisi giderek gençlerin etrafında kümelendiği bir örgütlenme aracına dönüşmüş durumda. Sırbistan’da iki yıldır mücadelelerini sürdüren gençler, Öğrenci Meclisleri etrafında bir araya gelerek kendi seçim listelerini hazırladılar. Demokratik ve ekonomik haklardan sağlık, eğitim ve barınma sorununa kadar geniş bir talepler listesini içeren bir programla ev ev dolaşarak 14 yıllık Vucic iktidarını yenilgiye uğrattılar. Bu örnekler hem gençlerin örgütlenme arayışını hem de işçi ve emekçilerin sorunlarına çözüm arayışını gösteriyor. Gerçek şu ki burjuvazinin emekçilerin en küçük taleplerini dahi karşılamaya niyeti de mecali de yoktur. Burjuva demokrasisinin sahteliği emekçi kitleler nezdinde her geçen gün daha fazla görünür olmaktadır. Emekçilerin taleplerini ve özlemlerini gerçek anlamda ancak işçi iktidarı ve onun demokrasisi hayata geçirebilir.
“İşçi iktidarı «egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya» demektir. İşçilerin bu egemen konumlarını muhafaza edebilmeleri için işçi devleti daha baştan sönmeye yüz tutmuş cinsten bir yarı-devlet olmak zorundadır. Bu ise, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi-emekçi kitlelerin, tarihin hiçbir kesitinde sahip olmadıkları haklara ve en geniş demokrasiye sahip olmaları anlamına gelir. Kısaca vurgulamak gerekirse, işçilerin devrimci iktidarı (…) işgücüyle geçinen geniş kitlelerin tarihte ilk kez kavuşacakları kendi öz demokrasileri olacaktır.
“İşçi sınıfının iktidarı, çalışan insanların çalıştığının karşılığını almasını, herkesin mutlu biçimde yaşayacağı bir eve sahip olmasını, yaşamını gelecek endişesi olmaksızın arzuladığı biçimde düzenleyip manen zenginleştirmesini, herkesin çocuğunu dilediğince eğitebilmesini sağlayacaktır. Daha da ötesinde varılması arzulanan komünist toplum ise, yaratılan toplumsal zenginliğin hakkaniyet kurallarına uygun biçimde tüm toplumca mülk edinileceği sınıfsız, sömürüsüz ve eşitlikçi bir toplum olacaktır.”[2]
1917 Ekim Devrimiyle kurulan işçi iktidarının getirdiği kazanımlar, işçi demokrasinin burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratik ve özgürlükçü olduğunu pratikte ortaya koymuştur. Her şeyden önce işçi iktidarı, emekçiler için yıkım ve ölüm anlamına gelen dünya savaşını bitirmiştir. Çarlık baskısı altında ezilen halklara kendi kaderlerini tayin hakkı yani ayrılma hakkı tanımıştır. Sağlık, eğitim ve barınma gibi temel haklar herkes için ulaşılabilir ve ücretsiz hale getirilmiştir. Kadınlara erkeklerle eşit haklar, seçme ve seçilme hakkı, boşanma ve kürtaj hakkı getirilmiştir. Kurulan ortak mutfaklar, çamaşırhaneler, kreşler ve anaokulları ile emekçi kadınların hem yaşamı kolaylaştırılmış hem de toplumsal üretime katılmaları sağlanmıştır. Tüm fabrikalar, madenler, demiryolları, bankalar vs. işçi devleti tarafından devletleştirilmiştir. Topraksız köylülere toprak dağıtılmış, fabrikalarda işçi yönetimi uygulanmaya başlanmıştır. Çalışma koşulları iyileştirilmiş, 8 saatlik işgünü, sigorta, sendika, emeklilik gibi haklar güvence altına alınmıştır. Toplantı, miting, yürüyüş vb. haklar örgütlenme hakkı kapsamında tanınmakla kalmamış, toplantı düzenlemeye uygun tüm kamusal binalar işçi ve köylülere açılmıştır. Seçmenlere seçtikleri temsilcileri meclis süresinin dolmasını beklemeden görevden alma ve yerine yeni bir temsilci seçme hakkı getirilmiştir. Üstelik bütün bunlar Rusya gibi kapitalist gelişmenin geri olduğu bir ülkede, son derece sınırlı maddi koşullar altında yapılmıştır. Teknolojinin ilerlediği, üretici güçlerin muazzam boyutlarda geliştiği günümüzde işçi sınıfının ortak taleplerini ve özlemlerini yansıtan bu kazanımların rahatlıkla ve çok kısa sürede hayata geçirilebileceği açıktır.
Ekim Devrimi fırtınası tüm dünyayı etkileyerek Rusya işçi sınıfının kazanımlarını dünya işçi sınıfının talepleri haline getirmiştir. Sonraki süreçte Stalinizmin ihanetiyle işçi iktidarının tasfiye edilmiş olması bu gerçeği değiştirmiyor.[3]Avrupa’dan Asya’ya, Amerika ve Latin Amerika’ya kadar dünyanın her yerinde işçi ayaklanmaları, kitlesel grevler, protestolar ve mitinglerle sarsılan kapitalizm, o güne kadar işçilerden esirgediği, baskı ve zorbalıkla elinden aldığı pek çok hakkı vermek zorunda kalmıştır. Ancak burjuvazi her fırsatta vermek zorunda kaldığını geri almak için hamleler yapmaktan da geri durmamıştır. Nitekim 1980’lerde başlayan saldırılar Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından daha da artmış, işçi sınıfının örgütlülüğü tüm dünyada zayıfladığı oranda kazanımları da burjuvazi tarafından gasp edilmiştir. İşte bugün pek çok ülkede işçiler gasp edilen hakları için ayağa kalkıyor, kapitalizm cehenneminden kurtulmanın yollarını arıyorlar. Gerçek şu ki Stalinizmin devrim ve sosyalizm mücadelesine ağır darbeler indirmesi, işçi sınıfının devrimci partisinin ve Ekim Devriminin deneyimlerinin, derslerinin, programının doğru temellerde geleceğe taşınmasını engellemiştir. Bu nedenle ayağa kalkan kitlelerin arayışının net bir hedefinin olmaması, kapitalizmden umudu kesmelerine rağmen yine de düzen içi kanallara yönelmeleri anlaşılır bir durumdur. Ancak unutmayalım ki kitleler bizzat mücadele içinde öğrendikçe sınıf devrimcilerine çok daha fazla kulak vereceklerdir. Arayış içinde olan işçilerin, gençlerin arasından proleter devrimci mücadeleye akış hızlanacaktır.
[1] Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm, 29 Kasım 2007, https://marksist.net/node/1672
[2] Elif Çağlı, Manifesto’nun Sönmeyen Ateşi, Ağustos 2007, https://marksist.net/node/6605
[3] Stalinizmin ihanetine dair ayrıntılı bilgi için bkz. Elif Çağlı, Geçmişin Dersleriyle Geleceğe, 2 Haziran 2017, https://marksist.net/node/8674
link: Demet Yalçın, Ekim Devriminin Güncelliği ve İnsanlığın Geleceği, 7 Kasım 2026, https://fa.marksist.net/node/8866


