İsrail, 13 Haziranda, İran’da 250’den fazla noktayı hedef alan geniş ölçekli bir askeri saldırıyla, yürüyen emperyalist Üçüncü Dünya Savaşı sürecinde yeni bir perde açtı. Saatler süren aynı saldırı dalgası içinde çeşitli yöntem ve araçlar bir arada kullanılarak, askeri tesisler, nükleer tesisler, rafineriler, havalimanları bombalandı, genelkurmay başkanı dâhil en üst düzey askeri liderler ve nükleer uzmanlar da suikasta uğradılar. O günden bu yana İsrail İran içlerine dönük saldırılarını sürdürürken, İran’ın da karşılık olarak başlattığı füze saldırılarıyla Ortadoğu gökleri ölüm ve yıkım taşıyan bomba, füze ve uçaklarla kaplandı.
Emperyalist savaş Gazze’de 7 Ekim 2023’te Hamas saldırısıyla başlayan son süreçle yeni bir aşamaya geçmişti ve bugün yaşananlar bu son sürecin neredeyse kesintisiz bir uzantısı, bir devamıdır. Başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin desteğinde, İsrail o günden bu yana bölgenin neredeyse tamamında geniş kapsamlı bir saldırı planını yürüttü. Gazze’den Lübnan’a, Suriye’ye ve kısmen de Yemen’e kadar geniş bir alanda kendisine düşman güçleri ya bertaraf etti ya da oldukça etkisiz bir duruma düşürdü. Tüm bu güçlerin arkasında dolaysız bağlarla yer alan bölge gücü ise İran’dı. Dolayısıyla buralara vurulan darbeler aynı zamanda ve esas olarak İran’a vurulan darbelerdi. İran’ın uzantısı olan ya da onunla müttefik olan bu güçler yahut ülkelerle yetinmeyen İsrail, süreç içinde İran’ın doğrudan kalbini hedef alan bir saldırıyla Hamas lideri Haniye’yi de Tahran’da öldürdü. Özetle tüm bu süreç nihayetinde İran’ın doğrudan saldırı hedefi olacağı noktaya doğru ilerlemekteydi.
Suriye’de HTŞ’nin hızlı bir iktidar yürüyüşü başlatarak Halep’i ele geçirmiş olduğu günlerde, Marksist Tutum sayfalarında sürecin ana hatları bir kez daha çizilerek, gelişmelerin ABD’nin BOP’un ikinci evresine geçtiğini gözler önüne serdiği değerlendirmesi yapılmıştı (Elif Çağlı, Ortadoğu’daki Gelişmeler Üzerine Notlar, 1 Aralık 2024).
BOP’un bu ikinci evresinde en önemli odak noktası hiç kuşkusuz İran idi. Aynı günlerde yayınlanan bir diğer yazımızda buna dikkat çekerken şöyle demiştik: “Öyle anlaşılıyor ki ABD, dünya savaşının Ortadoğu cephesinde ciddi bir ilerleme kaydetmek istemektedir. İran’daki molla rejiminin sona erdirilmesi, bölgede esasen I. Dünya Savaşının sonunda çizilmiş devlet sınırlarının mevcut güç dengelerine göre yeniden çizilmesi, yeni devletlerin oluşturulması temel amaçlardır. Yıkımı son noktasına taşıyarak gerekli «düzenlemelere girişme» aşamasına geçmeye çalışmaktadır. Bunun tamamlanması başarılsın ya da başarılamasın, bir an önce sonraki halkaya, Pasifik cephesine odaklanmayı hedeflemektedir.” (MT, Ortadoğu’daki Son Gelişmeler Neyi Anlatıyor?, 3 Aralık 2024)
İşte 13 Haziranda İsrail saldırısıyla başlayan sürecin anlamı buradadır. Yürüyen savaşın anlamı ve geniş bağlamını ana hatlarıyla doğru kavrayanlar için bu sürpriz olmamıştır. Savaşın niteliğinin doğru kavranması, işçi sınıfı açısından alınacak doğru tutumun belirlenmesinde temel oluşturmaktadır.
Dünya genelinde muhalif burjuva medyada ve bir kısım sol çevrelerde savaşın niteliğine ilişkin yüzeysel görüşler hayli yaygın. Muhalif burjuva eğilimleri anlamak mümkün, ama devrimci ve sosyalist gibi sıfatlar taşıyıp olaylara Marksizmin ışığında baktıkları iddiasında olanların böylesi yüzeysel analizler yapması hazin ve manidardır. Bu savaşı Netanyahu’nun kendi iktidarını darboğazdan kurtarmak için çıkardığını söyleyeninden tutun, maksadın İran’ı daha zayıf elle müzakere masasına oturmaktan ibaret olduğunu söyleyenine, Trump’ın bu savaşı istemediğine ama İsrail-Netanyahu tarafından buna itildiğine, ABD’nin henüz savaşa dâhil olmaya karar vermediğine, savaşın ABD’nin çıkarlarına uygun olmadığına kadar bu yüzeysel değerlendirmelere rastlamak mümkün. Bu değerlendirmeler yürümekte olan emperyalist dünya savaşı gerçekliğinin tümüyle üzerinden atlamaktadır.
Trump’ın savaş karşıtı bir söylemle iktidara geldiğini ve bu nedenle pek savaş isteyemeyeceğini söylemek Marksizmle bağları koparmaktır. Trump gibi demagoglar tarihte de hep olduğu gibi geniş emekçi yığınları aldatıp tavlamak için size istediğiniz şeyi söyleyecektir. Dünya kapitalizminin içinde bulunduğu derin tarihsel krizi görmemek, emperyalist savaş dinamiğinin bu derin krizden ürediğini anlayamamak, savaşın asıl büyük taraflarının bir yanda ABD-Avrupa diğer yanda Çin ve Rusya olduğunu teşhis edememek tarifi zor bir basiretsizlik olarak görülmeli. En azından milenyum dönemecinden beri dünyanın dört bir yanında yürüyen savaşların bağlantılı olduğunu, giderek güçlenen ortak bağlama oturarak genel bir bütünlük oluşturduğunu görmemek, gelinen noktada tam bir düşünsel iflas anlamına gelecektir. Bu bir dünya savaşıdır ve tam da böyle olduğu için, savaşta doğrudan hiçbir dahli görünmeyen Almanya’nın Başbakanı Friedrich Merz şunları demektedir: “İsrail hepimiz için bu kirli işi üstlenmiş durumda. Sadece şunu söyleyebilirim ki, İsrail ordusuna, İsrail devlet yönetimine bunu yapacak cesareti gösterdikleri için saygı duyuyorum.” Merz eşine az rastlanır bir pervasızlıkla İsrail orada bizim işimizi görüyor diyor. Diğer yandan Rusya ABD’ye savaşa doğrudan dâhil olmaması için uyarı gönderiyor. Çin de Rusya da Hürmüz’e gemiler gönderiyorlar.
Burada bir dünya savaşı gerçekliğinin kavranamayışının sebeplerinden birine de kısaca değinmek gerekebilir. Birinci ve İkinci Dünya savaşları coğrafi anlamda asıl olarak Avrupa kıtasında cereyan etti. Bu da Avrupalı toplumların dünya savaşı algısını şekillendirdi. Avrupa’nın merkezi ülkeleri ve coğrafyası bilfiil savaş alanı olmadığında, bir dünya savaşı olgusunun anlaşılması bu toplumlar ve entelektüelleri için güçleşmektedir. Oysa başta Ortadoğu olmak üzere, bir Avrupa toprağı olan Ukrayna’sından, Kafkaslar’ına, Afrika’sına, Pakistan’ına, gerilimin giderek tırmandırıldığı Asya-Pasifik (özellikle Tayvan-Çin sorunu) coğrafyasına kadar geniş bir coğrafyada savaşlar alevlenmekte, milyonlar can vermekte, yerinden yurdundan sürgün olmakta, açlık ve yoksulluğa sürüklenmektedir. Bu savaş ve çatışmalarda büyük güçlerin mutlaka işin içinde olmaları ve aynı tarafların gene büyük oranda aynı şekilde dizilmeleri bir tesadüf olmasa gerek. Aslında bu nedenlerle, artan sayıda yazar ve analist son süreçte üçüncü dünya savaşı kavramını kullanmaya başlamak zorunda kalıyor. Ama hâlâ utangaç bir kullanım söz konusu. Daha ziyade “başlıyor mu, başladı mı” gibi soru formundaki ifadeler hâkim söylemi oluşturuyor.
Mevcut İsrail-İran savaşı bağlamında bir diğer sorunlu tutum olarak, süreçlere milliyetçi-devletçi esaslar üzerinden yaklaşımı görüyoruz. Bu yaklaşım savaşta İran’ın yanında olmak gerektiğini savunuyor. Hem genel olarak emperyalist dünya savaşı bağlamında ABD emperyalizminin hem de bu savaşın mevcut somut İsrail-İran savaşı perdesinde ABD ve İsrail Siyonizminin saldırgan taraf olduğu doğrudur. Keza İsrail’in bölgedeki ve dünyadaki başlıca gerici güçlerden biri olduğu, ABD emperyalizmi başta olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin vazgeçilmez ortağı olduğu, Filistin halkını yok etmeye çalıştığı da şüphesizdir. Bu nedenle dünyanın bu en güçlü ve en zengin emperyalist ülkelerindeki işçi sınıfının, kendi hükümetlerini ve İsrail’i en başta mücadelenin hedef tahtasına koymaları hiç kuşkusuz temel önemdedir. Bu, Türkiye dâhil diğer ülkeler işçi sınıfı için de böyledir. Ama bu saldırgan güçler karşısında otomatik olarak İran’ın savunulması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Saldırıya uğrayan İran bir “mazlum” ülke ya da “küçük” ülke değildir, aksine emperyal politikalar güden büyük bir bölge gücüdür. İsrail bir gerici bölge gücüyse, İran’ın da nükleer kapasiteye, balistik füzelere sahip gerici bir bölgesel güç olduğu unutulamaz. İsrail ABD ve diğer Batılı emperyalist güçlerin ortağıysa, İran da Çin ve Rusya gibi büyük emperyalist güçlerin bölgesel nüfuz sahibi bir ortağıdır. Savaş da en derininde bu iki kamp arasında yürümektedir. Dahası, İran’daki faşist Molla rejiminin işçi sınıfı başta olmak üzere tüm İranlı sosyalistlere, ilericilere, demokratlara, Kürtler başta olmak üzere azınlık halklara, kadınlara sistematik olarak zulmeden bir tiranlık olduğu gerçeği yok sayılamaz. İşçi sınıfı açısından, Lenin’in dikkat çektiği gibi, savaşı kimin “başlattığının”, kimin “saldıran taraf” olduğunun bir önemi yoktur. Bizler burjuva stratejistler değiliz, gelişmelere onların gözüyle değil, işçi sınıfının çıkarları düzleminde bakarız.
Soruna işçi sınıfı perspektifinden bakıldığında İran’ın ya da İsrail’in yanında olmak gibi bir tutumun savunulamayacağı açıktır. “İran halkının yanında olma” ifadesi ise rejimden ve devletten kendini ayırma anlamında olumlu, ama muğlaktır. Üstelik bu yaklaşım İran’daki Molla rejiminin baskısı ve boyunduruğu altında yaşayan ezilen halkları da görmezden gelmektedir. Biz Siyonist İsrail’e, onun arkasındaki Batılı emperyalist güçlere ve İran’daki faşist Molla rejiminin efendilerine karşı İran işçi sınıfının devrimci mücadele bayrağını yükseltmesinden yanayız. Kahramanca mücadeleler vermiş ve büyük bedeller ödemiş İran işçi sınıfının Molla rejimine hiçbir borcu olmadığı gibi, onunla hiçbir ortak çıkarı da yoktur. Son yıllarda kitlelerin verdiği mücadelelerle ve izlediği emperyal politikaların ağır yüküyle zayıflamış ve işçi sınıfının desteğini kaybetmiş Molla iktidarının, savaş bahanesiyle işçi sınıfını kendi peşine takıp yeniden güç kazanması işçi sınıfı için yeni bir yıkım dalgasının gelmesi anlamına gelecektir. Tıpkı 1871 Fransa-Prusya savaşında Paris emekçilerinin yaptığı gibi, İranlı işçi ve emekçilerin de İsrail saldırganlığına karşı Molla rejimine destek olmayıp, savaşı hem saldırganlara hem de içerideki sınıf düşmanına karşı sınıf savaşına çevirmeye çalışmaları en doğru yol olacaktır. Bu yola giren bir işçi sınıfı her türlü dış saldırıya karşı dünya işçi sınıfının ve ezilen geniş kitlelerin sempati ve desteğini alacaktır. Mevcut haliyle bile İran’a karşı savaşa Batılı emekçi kitlelerin pek ikna olmadıkları düşünüldüğünde bu perspektifin boş olmadığı daha iyi anlaşılabilecektir.
Bu noktada İranlı bazı işçi örgütlerinin yayınladıkları ortak deklarasyonda İsrail ve ABD’yi emperyalist saldırganlıkları dolayısıyla mahkûm etmekle yetinmeyip Molla rejimini de tok biçimde mahkûm etmeleri ve ona savaşta destek sunmamaları anlamlıdır. İranlı emekçiler için de bölgenin diğer ülkelerindeki emekçiler için de büyük devletlerden ya da bölge ülkelerinden gelecek bir hayır yoktur. Bunun için sadece son süreçte bölgede yaşananlara kuşbakışı bakmak bile yeterlidir. Filistin halkı da Suriye halkı da Lübnan halkı da İran halkı da büyük acılar yaşadılar ve hiçbir burjuva devletin onlara hayrı olmadı. Türkiye’nin İsrail konusunda sayısız kez ifşa edilen ikiyüzlülüğünden tutun, Suriye’nin İslamcı yeni yönetiminin İsrail’e hava sahasını kullanma izni vermesine kadar nice örnek bunu göstermektedir.
Bir diğer kritik husus savaşa karşı ileri sürülen taleplerin sınıfsal niteliği düzleminde kendini gösteriyor. Batı’daki birçok devrimci sosyalist çevrenin, barındırdıkları birçok zaafa rağmen, İsrail’i ve kendi emperyalist hükümetlerini hedef tahtasına koyan bir propaganda çizgisi izlemeleri ve savaşa karşı mücadele bağlamında işçi sınıfına, sendikalara seslenen ve sınıf temelli mücadele yöntemlerini ileri süren yaklaşım göstermeleri olumlu ve önemlidir. Bunun somutlanışına örnek olarak, silah, mühimmat ve diğer askeri malzeme sevkiyatlarının grevler yoluyla engellenmesi gibi talep ve sloganlar özellikle dikkate değerdir. Oysa Türkiye’de pek çok sol çevrenin dillendirdiği İsrail ile ticareti kesme talebi bile bir işçi eylemi bağlamında ileri sürülmemekte, sadece iktidarı teşhir ve kınama seviyesinde ortaya konmaktadır. Sınıf eksenli bir mücadele perspektifi her konuda olduğu gibi bu konuda da son derece zayıflamıştır.
İsrail işçi sınıfının mücadelesi de burada özel bir önem taşımaktadır. İsrail devletinin Siyonist yayılmacılığına, bölgede izlediği saldırgan politikalara karşı mücadelenin asıl gücü İsrailli emekçiler olmak durumundadır. İran’da olduğu gibi burada da işçi sınıfının doğru mücadele çizgisi savaşı içeride sınıf savaşına çevirmeye ve burjuva iktidarı alaşağı etmeye çalışmaktır. Dünyanın her yerinde olduğu gibi emekçi kitlelerin bilinç ve örgütlülük açısından gerilediği koşullarda İsrailli emekçilerin de çoğunluk itibariyle İsrail devletinin yanında durmaları onları düşman görmek için bir bahane olamaz. İsrail devletiyle İsrailli emekçileri ayırmayan söylemler, Siyonizm karşıtlığıyla Yahudi karşıtlığını ayırmayan söylemler en iyi durumda hatalı, çoğu kez ise bilinçli ve zehirlidir. Aksine nesnel anlamda sınıf kardeşleri olarak İsrailli emekçilere daima enternasyonalist ortak mücadele elini uzatmak temel önemdedir.
Kahrolsun Siyonizm, kahrolsun emperyalist saldırganlık!
Kahrolsun işçi düşmanı Molla rejimi!
Emperyalist savaşa karşı sınıf savaşı!
Yaşasın Ortadoğu işçilerinin birliği, halklarının kardeşliği!
Ortadoğu’ya barış ve özgürlük işçi devrimleriyle gelecek!