Faşist rejimin 2018 yılında kurumsallaşmasıyla birlikte ekonomi hızla uçuruma sürüklenmeye başladı. Rejim uzun süre krizi inkâr etti, diğer taraftan da medya gücü başta olmak üzere elindeki araçları kullanarak bu yönde bir algı oluşturmaya çalıştı. TÜİK’in hazırlamış olduğu sahte enflasyon ve işsizlik verileriyle tozpembe bir tablo çizdi. Ancak mızrak çuvala sığmadı. Neticede enflasyon ve beraberinde getirdiği hayat pahalılığı milyonlarca emekçinin belini kırdı. Asgari ücret ortalama ücret haline getirildi, yoksulluk ve sefalet derinleşti. Buna mukabil büyük şirketler ve bankalar kâr rekorları kırdı, muazzam oranda sermaye transferleri gerçekleştirildi, kumar ve uyuşturucuyla büyüyen yeni mafyatik sermaye grupları ortaya çıktı.
Faşist rejimin 2023 yılında kurtarıcı edasıyla görevlendirdiği Mehmet Şimşek’le birlikte uygulanan IMF’siz IMF programlarıyla acı reçete emekçilere içirildi. Artan hayat pahalılığı karşısında ücretleri düşen ve gelirleri eriyen milyonlarca emekçi geçimlerini sağlayabilmek ve hayatta kalabilmek için kredi kartlarına sarılmak zorunda kaldı. 2018’den bu yana kredi ve kredi kartı borçları muazzam miktarlara çıkmış durumda. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezinin Temmuz ayı raporu, emekçilerin derinleşen borç yükünü gözler önüne seriyor. Rapor, toplam nakdi kredi hacminin 21 trilyon 19 milyar liraya ulaştığını, ödenmeyen kredilerin de yüzde 82 artışla 566 milyar liraya dayandığını gösteriyor. Bireysel kredi borç bakiyesinin ise geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 47 artarak 4 trilyon 959 milyar liraya ulaştığı görülüyor. Bireysel kredilerde en büyük pay, 2 trilyon 452 milyar lira ile kredi kartlarının. Temmuz itibarıyla 39,7 milyon kişi kredi kartı borçlusu olarak yaşıyor. Kişi başına düşen kredi kartı borcu da son bir yılda yüzde 48 artışla yaklaşık 62 bin liraya yükselmiş. Sefalet ücreti alan milyonlarca emekçinin kredi kartının dışında da yöneldiği kredili mevduat hesabı (KMH) da patlamış durumda. KMH kullanıcı sayısı 30,8 milyona ulaşırken, kişi başına düşen KMH borcu 20 bin 195 liraya çıkarak asgari ücret düzeyine yükselmiş.
Emekçiler açısından yıkım tablosu açıktır. 86 milyon nüfusta kredi kartı sayısı 117 milyon, banka kartı kullanıcısı ise 189 milyondur. Nüfusun yarısı kredi ve kredi kartı borçlusudur. Özetle işçilerin almış oldukları ücretlerle yaşamlarını sürdürmeleri mümkün değildir, üstelik her geçen gün borç miktarı katlanarak artmaktadır. Faşist rejim altında emekçilerin üzerine binen yük bununla da sınırlı değildir. Rejimin dövizi kontrol altına almak amacıyla uygulamaya koyduğu kur korumalı mevduat (KKM) 23 Ağustos itibariyle sonlandırılmıştır. KKM’yi fonlamak için bütçeden aktarılan 60 milyar dolar yine emekçilerin sırtına bindirilmiştir. İktidar bütçeden aktardığı bu meblağı karşılamak için pek çok dolaylı verginin oranlarını misliyle arttırdı. Bütçeden KKM hesaplarına 60 milyar dolar aktaran faşist rejim, milyonlarca emekçiye sefaleti reva görmüştür. Oysa KKM’ye harcanan kaynakla en düşük emekli maaşı 16 bin değil 36 bin TL olabilirdi. Ya da bu kaynak sağlık sistemine aktarılsaydı onlarca hastane açılabilirdi. Veya yakın zamanda kamu emekçilerine sefalet zammı yerine talepleri oranında zamlar yapılabilirdi. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz.
Okullarda öğrencilere bir öğün ücretsiz yemek verilmesi talebine kulağını tıkayan rejim, asgari ücrete gerçek enflasyon ve refah payı oranında zam talebini de geçiştirmiştir. Açlık sınırının 27 bin, yoksulluk sınırının ise 90 bin lirayı aştığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Emekçilerin payına bunlar düşerken sermaye kâr rekorları kırmaya devam ediyor. TÜİK’in yayınlamış olduğu rapora göre 2024 yılında sermaye toplamda 1 trilyon 947 milyar 327 milyon lira kâr etmiştir. En çok kâr ise imalat sanayiinde gerçekleşmiştir. Pandemiden bu yana bankaların kârı ise katlanarak devam ediyor. Devasa kârları cebine indiren büyük sermayenin ödediği vergi ise devede kulak kalmaktadır. 2024 yılı bütçesine baktığımızda, büyük oranda emekçilerden toplanan gelir vergisindeki artış bir önceki yıla göre yüzde 120, ÖTV’de yüzde 56,4, KDV’de yüzde 96,4 oranında olurken, kurumlar vergisi yalnızca yüzde 13,2 oranında artmıştır. Sadece bu örnek bile rejimin ekonomik yıkımın tüm faturasını emekçilere keserek sermayeyi ihya ettiğini göstermeye yetiyor.
Kapitalizmin içine düştüğü tarihsel kriz ve emperyalist savaş, otoriter ve faşist yönetimleri yaygınlaştırıyor. Uyuşturucu ticareti, bahis ve her türlü kumardan elde edilen kara para, bu rejimlerin ayakta kalmak için kullandıkları yaygın finansal araçlar haline geliyor. Türkiye’de de durum farklı değildir ve bu yolla oluşan yeni sermaye grupları rejimin dayanak noktalarından biri haline gelmiştir. Maliye Bakanlığının yayınladığı vergi rekortmenleri listesinde 79 kişinin isminin açıklanmasını istememesi de bu açıdan dikkat çekicidir.
Faşist rejim gerek toplumsal gerekse ekonomik olarak bir yıkım tablosu yaratmıştır. Ekonomik yıkımın tüm faturası emekçilerin sırtına yüklenmiştir. Rejimin böylesine pervasızca hareket edebilmesindeki temel etkenlerden biri kuşkusuz işçi sınıfının en temel mücadele araçları olan sendikaları felçleştirmesidir. Özellikle Hak-İş, Memur-Sen ve Türk-İş üst bürokrasisi iktidarın aparatları haline gelmiştir. Gerek kamu Çerçeve Protokolü gerekse kamudaki TİS sürecinde tabandan gelen tüm tepkiye rağmen bu sendikalar göstermelik bazı eylemlerin ötesinde kıllarını bile kıpırdatmamışlardır. Asgari ücrete yılın ikinci yarısında zam talebi için de aynı tavrı göstermişlerdir.
Rejimin ekonomik saldırılarının yanı sıra siyasal baskılara ve muhalefete yönelik operasyonlara karşı sınıf içinde büyük bir tepki birikmiş durumdadır. 19 Mart sürecinde CHP ve İmamoğlu’na yapılan operasyonun ardından bu tepki çok net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Faşist iktidarın saldırılarından sıdkı sıyrılmış milyonlarca emekçi Türkiye’nin dört bir tarafında meydanları doldurdular. 1 Mayıs’ta işçiler-emekçiler ve öğrenciler alanları doldurarak tepkilerini ve taleplerini yükselttiler. Taleplerin sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasal talepler olması ayrıca anlamlıydı.
Rejimin yarattığı cenderenin kırılmasını, mücadelenin önündeki bu kör düğümün çözülmesini sağlayacak yegâne güç işçi sınıfıdır. O nedenle rejim bir taraftan ekonomik ve siyasal baskıları daha da arttırırken, diğer taraftan işçi sınıfının örgütlü bir güç olarak ayağa kalkmasından korkmaktadır.