
Marx'ın bilimsel sosyalizm kuramı, "tek ülkede sosyalizm"in olabilirliğini içermekte midir? Marx'ın teorisinde, komünizm dışında ayrıca "sosyalizm" diye, kendi başına bir bütünlük oluşturan bağımsız bir sosyo-ekonomik formasyon var mıdır? Toplumun sosyalist örgütlenmesi (sınıfsız toplum) ile aynı anda bir "ulus-devlet"in varlığı bağdaşabilir mi? Profesyonel ordusu ve polisiyle, adli ve idari mekanizmasıyla, bürokratik tarzda örgütlenmiş bir devlet, işçi sınıfı "adına" hareket ediyor olsa bile, eğer işçiler yönetemiyorsa, orada gerçekten bir işçi demokrasisi işleyebilir mi; ya da böyle bir "işçi" devletinde gerçek egemenlik işçilerde mi yoksa başkalarında mı olur? Bu kitapta Marksizmin genelde devlet özelde işçi devleti sorununa ve bunlarla bağlantılı diğer sorunlara nasıl yaklaştığı ele alınıyor.
Kitabı basılı veya e-kitap olarak edinmek için Bize Yazın bağlantısı aracılığıyla bizimle iletişime geçebilirsiniz
Bu kitap yaklaşık on yıl önce kaleme alınmış ve devrimci Marksistlerin tartışma platformuna sunulmuştu. Yazarın bu kitapta dile getirdiği teorik açılımlar, 1990 yılı boyunca devam eden bir tartışma sürecinde biçimlendi. Bu tartışma, başta Sovyetler Birliği olmak üzere, öteden beri “reel sosyalizm” ya da “yaşayan sosyalizm” olarak nitelendirilen ülkelerin gerçekte nasıl bir sosyo-ekonomik formasyona sahip oldukları, dünya tarihinde nasıl bir rol oynadıkları ve onları nasıl bir geleceğin beklediği soruları ile ilgiliydi.
Bugünden bakıldığında, bu soruların artık geçmişte kaldığı ve önemini yitirdiği düşünülebilir. Hatta geçmişi anımsamak, dünün “reel” sosyalisti, bugünün “liberal”i olan eski kuşaktan pek çok solcuya can sıkıcı da gelebilir. Fakat Marksizmi savunanlar açısından durum hiç de böyle değildir. Marksistler, sağlam bir tarih bilincine ve tutarlı bir sosyalist bakış açısına sahip olabilmenin yolunun, geçmiş hakkında doğru bilgiler edinmekten geçtiğini bilirler. Özellikle de bugün, sosyalizmin tarihi ve yaşanmış “sosyalizm” deneyimleri hakkında doğru bilgilenmek isteyen genç kuşaklar açısından bu daha da önem kazanmaktadır.
Sosyalist mücadeleye katılan eski kuşakların –geçmiş hakkında doğru bilgilenmenin önemini atladıkları ve Marksist tarih bilincinden yoksun kaldıkları için– hem yanılgıları hem de çektikleri acı çok büyük oldu. Oysa Marksizme yönelen yeni kuşakların, yaşanmış bunca deneyden sonra aynı yanılgıları yaşaması hiç gerekmiyor!
Bu bağlamda, sosyalizmin özüne ilişkin tarihsel bir tartışmayı yeniden gündeme getiren ve konuyla ilgili özgün teorik çözümlemeler içeren “Marksizmin Işığında” adlı bu kitabın, okuyucusuna, özellikle de Marksizme yönelen genç kuşaklara ulaşmasını son derecede yararlı bulduğumuzu belirtmek isteriz.
Bu kitabın yazarının da işaret ettiği gibi, SSCB’de ve benzerlerinde yaşanan çöküşün gerçek nedenlerini, o dönemde Stalinist solun yaptığı üzere, birkaç yöneticinin (yani kişilerin) “ihaneti”ne bağlamak veya işçi sınıfının sırtına yıkmak ya da bu rejimlerin son birkaç yıldaki “bozulmaları” ile açıklamaya çalışmak beyhude bir çabaydı ve gerçeklerden kaçmanın küçük-burjuvaziye özgü kestirmeci bir yoluydu. Çöküşün gerçek nedenlerini anlamak isteyenler, “reel sosyalizm” denen bu garabet rejimlerin gerçek karakterini, ortaya çıkış koşullarını ve tarihsel gelişimini sorgulamak zorundaydılar. Bu rejimlerde sosyalizm “adına” yapılan uygulamaların, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarıyla ve bilimsel sosyalizmle ne derecede örtüştüğünü sorgulamaksızın, ne yaşananlar anlaşılabilirdi ne de işçi sınıfının çöküş sürecinde neden tepkisiz kaldığı!
O halde asıl sorun, bu rejimlere hayat veren Stalinizmin sorgulanmasıydı. Bu yapılmadan, sosyalizmin gerçekte ne olup ne olmadığı da pek kolay anlaşılamayacaktı. O yıllarda geleneksel (Stalinist) sol dergilerde yazılanlar tekrar okunduğunda görülecektir ki; bu sorgulamayı yapmaktan köşe bucak kaçan geleneksel solun önde gelen sözcüleri, tüm çöküş süreci boyunca söyledikleri ve yazdıklarıyla sosyalizm düşüncesini bulandırmaya ve tarihsel gerçekleri çarpıtmaya devam ettiler.
Yazarın bu kitapta dile getirdiği ideolojik açılımlar ve teorik çözümlemeler ise, bir bakıma bu Stalinist tahrifata karşı devrimci Marksizmin bir yanıtı niteliğini de taşımaktadır. O dönemin sıcak tartışmaları ortamında kaleme alınmış bu kitabın bizce asıl değeri de buradadır.
Kitap okunduğunda görülecektir ki, yazarın ideolojik yaklaşımı ve teorik açılımları, Türkiye sosyalist hareketinde egemen olan geleneksel “ulusal sosyalizm” anlayışından tümüyle farklı, hatta ona karşıt bir pozisyonda durmakta ve bu duruş, Marksizm temelinde eleştirici-devrimci bir çizgiyi temsil etmektedir.
Ama kitabı önemli kılan yalnızca bu değildir. Stalinizmin doğuş koşullarını ve SSCB’de despotik bürokratizm altında mülkiyet ilişkilerinin büründüğü biçimleri, Sovyet bürokrasisinin egemen bir sınıf katına yükselişini ve bu re-jimlerde devlet mülkiyeti temelinde gerçekleşen sınıfsal bölünmeyi derinlemesine inceleyen yazarın, SSCB’deki rejimin niteliğine ilişkin yaptığı özgün teorik çözümlemeler de dikkat çekicidir. Marx’ın “Asyatik Üretim Tarzı ve Doğu Despotizmi” üzerine materyalist tarih tezlerinden hareket eden yazarın, Sovyetler Birliği’nde despotik-bürokratik devletin oluşumu ve bürokrasinin özgün konumu hakkında ulaştığı teorik sonuçlar, daha önce bu konuda yapılmış Marksist çalışmalardan oldukça farklıdır.
1991 yılına girildiğinde SSCB hâlâ ayakta ve Gorbaçov da iş başındadır. Fakat yazar gelişmelerin ne yönde sonuçlanacağını kesin olarak saptamıştır. O nedenle de, içinden geçilmekte olan o tarihsel dönemin karakteristiğini kitabının girişinde şöyle betimlemiştir: “Büyük altüstlüklere ve değişimlere gebe her tarihsel dönemeçte olduğu gibi, yaşadığımız bu tarihsel dönemeçte de, uzun yıllardan beri birikmiş ve derinleşmiş olan çelişkilerin şiddetli bunalımlarla dışa vurduğuna ve etkilerinin dünya ölçeğinde yaşandığına tanık olmaktayız ve daha da olacağız. Tarihsel bir dönem kapanırken, insanlığın sancılı fakat geçmişe oranla daha zengin, daha bilgili ve bilinçli eylemine sahne olacak yeni bir tarihsel dönem başlayacak.” Ve başlayacak bu yeni dönemde de insanlığın sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumsal yaşam için vereceği tarihsel mücadeleye Marksizmin ışık tutmaya devam edeceğini ekliyor yazar.
Yıllardan beri kendilerini dünya kamuoyuna “gerçek sosyalizm” olarak takdim eden Stalinist bürokratik rejimlerin çöküşünden sonra, burjuvazi bu çöküşü, dünya ölçeğinde yürüttüğü ideolojik kampanyada, “Marksizmin ve komünizmin” çöküşü olarak göstermek istedi. Sovyet bürokrasisinin ve diğerlerinin, yıllardan beri kendi totaliter rejimlerini (Stalinizmi) Marksizmle özdeş gösterme sahtekârlığını, burjuvazi de kendi lehine kullanmak istiyordu elbette.
Yazara göre, yaratılan bu düşünce kaosu ve içinden geçilen tarihsel dönemin koşulları nedeniyle, devrimci Marksistlerin önüne, çözümlenmesi gereken bir dizi teorik-politik sorun yığılmıştı. “Yaşanmış tarihsel deneyimleri bütün yönleriyle irdelemek, çıkarılan teorik ve politik sonuçları işçi sınıfının ve sosyalizme yönelen genç kuşakların bilinç sürecine taşımak devrimci Marksistlerin en başta gelen görevi olmalıdır” diyordu yazar. Geçmişle köklü bir hesaplaşmaya girişmedikçe ve yıllardan beri Marksizmin üzerini ölü bir kabuk gibi saran Stalinist düşünce tortularını kazıyıp atmadıkça, Marksizmin bilimselliğini ve tarihsel haklılığını yeniden gün yüzüne çıkarmanın mümkün olamayacağını belirtiyordu. O halde nereden başlanacağı belliydi.
Yazar, çalışmasının başlangıcına, yaşanmış “reel sosyalizm” deneyimlerinin Marksizm açısından konumlarının ne olduğunun anlaşılması bakımından, Marksist teorinin konuyla ilgili en temel çözümlemelerini yerleştiriyor. Bu bölümde “kapitalizmden komünizme geçiş” teorisinin –Marx’ın temel çözümlemesine sadık kalınarak– bir yeniden inşasına girişiliyor. Bu bağlamda; çarpıtılmış ve unutturulmuş olan dünya devrimi, genel olarak devlet ve özel olarak proletarya diktatörlüğü (işçi “devleti”), geçiş dönemi gibi Marksist teorinin en temel kavramlarının gerçek içerikleri yeniden ortaya konuluyor. İkinci bölümde, Ekim Devriminin tasfiyesi üzerinde yükselen ve 1930’lardan itibaren farklı bir “sosyalizm” anlayışı ve geleneği yaratmış olan Stalinizmin varoluş koşulları irdeleniyor. Ve “tek ülkede sosyalizm” sözde teorisinin bilimsel sosyalizmle hiçbir özdeşliğinin kurulamayacağı, aksine ona karşıt bir “teori” olarak geliştirildiği gerçeği, Sovyet tarihinin evreleri irdelenerek açıklanıyor. Yine aynı bölümde, SSCB’deki sistemin Marksizmin tanımladığı anlamda sosyalist bir sistem olmadığı bir yana, “işçi sınıfı iktidarı altında bir geçiş toplumu” olarak da tanımlanamayacağı, hem teorik hem de somut pratik verilerle sergileniyor.
Yazar, Marx’ın “geçiş teorisi” üzerinde etraflıca durmakta ve bu konudaki yanlış kavrayışlarla ve bilinçli çarpıtmalarla hesaplaşmaktadır. Özellikle de Marx’ın “komünizmin alt evresi” diye tanımladığı sosyalizm döneminde devletin, sınıfların ve meta ilişkilerinin maddi temelleriyle birlikte nasıl ortadan kalkacakları, Marx’ın çözümlemelerinin ışığında ele alınmakta ve açıklanmaktadır.
Yazarın önemle altını çizdiği bir diğer nokta da şudur: Teorisi ve pratiğiyle altmış yıllık bir döneme damgasını vuran Stalinizmin dünya sosyalist hareketinde yarattığı olumsuzlukları aşabilmenin ve dünya burjuvazisinin yürüttüğü anti-komünist ideolojik haçlı seferine karşı durabilmenin yolu, devrimci Marksistlerin uluslararası düzeyde siyasal birliğinin sağlanmasından geçmektedir. Bu nedenle, yaşananlardan doğru teorik-politik sonuçlar çıkarmak Marksistler için yaşamsal önemdedir. Bugün devrimci Marksistler arasındaki tartışmalı konularda tartışmayı derinleştirerek bir senteze ulaşmak son derecede önem kazanmıştır. Tarihsel süreci ve bu süreçte yaşananları göz önünde bulunduracak olursak, “Sovyet devletinin ve benzerlerinin sınıf karakteri” hakkında geçmişte ortaya atılan hiçbir tezin ya da özgün teorik görüşün eleştiri dışı tutulmaması gerektiğini kabul etmek zorundayız. Devrimci Marksistler arasındaki teorik tartışmalar, ayrı sektler oluşturmaya değil, yaşananlardan dersler çıkarmaya, günün görevlerini kavramaya, geleceğe yönelik sağlam bir Marksist perspektif kazanmaya ve proletaryanın devrimci enternasyonalist geleneğinin yeniden örgütlü-siyasal bir güç düzeyine yükseltilmesine hizmet etmelidir.
Yazar bu bağlamda tartışılması ve sorgulanması gerekli olan bir dizi teorik ve tarihsel sorunu yeniden tartışma gündemine getiriyor. Bunlar esasen Stalinizm tarafından çarpıtılmış, bürokratik rejimlerdeki uygulamalarla içerikleri tamamen boşaltılmış, hatta zıddına dönüştürülmüş, sosyalizmin özüne ilişkin kavramlardır. Ama bu kavramlar aynı zamanda, kimi devrimci Marksistler tarafından da yeterince doğru kavranılamamış ve doğru yorumlanamamıştır.
Kitap okunduğunda görülecektir ki, SSCB’nin gerçek niteliği ve tarihsel konumu hakkında yazarın yaptığı teorik çözümlemeler, Stalinist anlayışın anti-Marksist yönlerini teşhir etmekle kalmamakta, aynı zamanda, Troçki’nin çözümlemelerini donduran ve “yozlaşmış işçi devleti” savını adeta bir dogma haline dönüştüren Troçkistleri de eleştirmektedir. Öte yandan SSCB’deki sistemi, “devlet kapitalizmi” gibi bilimsel temelden yoksun bir teoriyle açıklamaya kalkışan kimi Troçkist çevrelerin tutarsızlığı da sergilenmektedir kitapta.
Bu bağlamda, yazarın sorunları ele alışında uyguladığı yöntem, teorik yaklaşımındaki sorgulayıcı ve eleştirici tutum, temelde Marx’ın bilimsel yöntemine sadık kalan, eleştirici ve devrimci bir tutum olarak belirginleşiyor.
Yazar esas olarak, yaşanmış tarihsel deneyimler üzerinden tartışma yürüten, sorgulayan, irdeleyen ve dersler çıkarmaya çalışan devrimci Marksist çevrelerle diyaloğa önem veriyor. Bu bağlamda, bilimsel sosyalizmin esasına ilişkin en temel sorunların üstünde durup, tartışılması için yeniden gündeme getiriyor ve şunları sorguluyor:
Marx’ın açımladığı bilimsel sosyalizm kuramı, “tek ülkede sosyalizm”in ya da “ulusal sosyalizm”in olabilirliğini içermekte midir? Marx’ın teorisinde, komünizm dışında ayrıca “sosyalizm” diye, kendi başına bir bütünlük oluşturan bağımsız bir sosyo-ekonomik formasyon var mıdır? Toplumun sosyalist örgütlenmesi (sınıfsız toplum) ile aynı anda bir “ulus-devlet”in varlığı bağdaşabilir mi? Profesyonel ordusu ve polisiyle, adli ve idari mekanizmasıyla, bürokratik tarzda örgütlenmiş bir devlet, işçi sınıfı “adına” hareket ediyor olsa bile, eğer işçiler yönetemiyorsa, orada gerçekten bir işçi demokrasisi işleyebilir mi; ya da böyle bir “işçi” devletinde gerçek egemenlik işçilerde mi yoksa başkalarında mı olur? Marksizm açısından bakıldığında, devlet mülkiyeti ile toplumsal (sosyalist) mülkiyetin aynı şey olduğu söylenebilir mi; ya da devletin varlığı devam ediyorsa, toplumsal mülkiyetten söz edilebilir mi? Keza, kapitalizmi tasfiye etmiş, üretim araçlarını, toprağı, dış ticareti devletleştirmiş ve kendini “sosyalist” ilân etmiş bile olsa, böyle bir toplumda eğer devletin ve ekonominin denetimi ve yönetimi, doğrudan işçilerin elinde değil de, işçi sınıfı “adına” hareket eden profesyonel bir yönetici elitin (yönetici bürokrasinin) elinde toplanırsa ve bu durum zamanla kalıcı bir sisteme dönüşürse, bu toplumda hâlâ bir işçi devletinin varlığından söz etmek mümkün müdür? Böyle bir toplumda, “devletleştirilmiş mülkiyet her şeye rağmen işçi sınıfının bir kazanımı olmaya devam eder” diyebilir miyiz? Marx’ın “devrimci dönüşümler dönemi” diye tanımladığı “kapitalizmden komünizme geçiş dönemi”, ulusal düzeyde yaşanacak ve tamamlanacak bir süreç olarak mı, yoksa evrensel düzeyde yaşanacak ve tamamlanabilecek bir süreç olarak mı kavranılmalıdır? Ve bu geçiş dönemine tekabül eden işçi devleti, uzunca bir tarihsel dönem boyunca, etrafı kapitalizmle kuşatılıp tecrit olursa, acaba yaşama şansı olabilir mi? Bu bağlamda, “Sosyalist” ya da “Halk Cumhuriyeti” adı altında kurulmuş ulusal devletler, gerçekten de bir işçi devleti miydiler? Eğer değildiyseler, o halde bu rejimlerde devlet kimin devletiydi, ya da hangi sınıfın egemenliği söz konusuydu?
Gerçekten de o dönemde, yani çöküş sürecinin yaşandığı 80’li yılların sonu ve 90’ların başında, bilimsel sosyalizmin esasına ilişkin bu teorik sorunlar, Stalinist solda değil ama devrimci Marksistler arasında yeniden ve yoğun bir biçimde tartışılmaktaydı.
İşte elinizdeki kitapta, yazarın bu teorik sorunlara Marksist yöntemle verdiği yanıtları bulacaksınız.
Tarih Bilinci Yayınevi
Bu çalışmayı kaleme aldığım 1991 yılında amacım, bir taraftan yetmiş yılı aşkın bir süre tarihe damgasını basan bir sosyo-ekonomik gerçekliği irdelemek, diğer taraftan Marksist teoriyi bütünüyle tahrif eden Stalinist gelenek karşısındaki uzlaşmaz bir tutumu dile getirebilmekti. Öte yandan, bu bağlamda vardığım sonuçların, katılmadığım diğer görüşlerle de ayrım noktalarının netleştirilmesi gerekiyordu.
Görüşlerimi ifade etmeye çalışırken, gerçekliği Marksist teorinin ışığında kavrama endişesi dışında her türlü dogmatik ve bilim dışı endişeye prim vermemeyi başarabildiğimi sanıyorum. Stalinist ve merkezci siyasetlerin suçlamaları her ne olursa olsun, Troçki gibi büyük bir devrimcinin tarihsel açıdan haklı ve devrimci konumunu savunmanın doğru bir tutum olduğuna inanıyorum. Fakat Troçki’nin adının ardına sığınıp yanlış limanlara yelken açanların izledikleri yolun da çıkar bir yol olmadığı kanaatindeyim.
İncelemeye çalıştığım tarihsel deneyim konusunda vardığım sonuçların, yıllar içinde ortaya konulmuş bulunan çeşitli çözümlemelerle ayrım noktalarının belirtilebilmesi büyük önem taşıyor. Ne var ki, düşüncelerimin netleşmesine kaynak teşkil eden kolektif tartışmalar sırasında ayrıntılı biçimde üzerinde durulan bu türden hususlar kitabın ilk yazımına yansımamıştı. Bunun asıl nedeni, okuyucunun dikkatini farklı yazarların varmış olduğu sonuçlar yerine, devrimci Marksizmin unutturulan ya da tahrif edilen temel açılımları eşliğindeki bir kavrayışa çekmenin daha doğru olacağına inanmış olmamdı.
Aradan on yıl gibi bir süre geçtikten sonra çalışmamı yeniden gözden geçirdiğimde, bazı bölümleri genişletmeyi gerekli gördüm. Ama, önemli olayların sıcağı sıcağına yaşandığı ve daha Gorbaçov’un “Sovyetler Birliği”nin var olduğu bir dönemde kaleme alınmış bu çalışmanın bazı bölümlerini ise ilk haliyle okuyucuya sunmayı daha doğru buldum. Bürokratik rejimlerin çözülüş sürecinde yazılmış bulunan bu bölümlerde kullanılan ifadelerin, o döneme ilişkin gözlemleri ve buradan hareketle yapılan tahminleri bizzat o dönemin içinden bir dille yansıtmaya çalıştığını okuyucuya hatırlatmalıyım. Bu nedenle, metnin içinde geçen “bugün” gibi zaman kavramlarını olduğu gibi bıraktım.
Öte yandan, gerek “devlet kapitalizmi” teorisinin eleştirisi için ve gerekse Sovyetler Birliği deneyimini çok daha eski dönemlerde inceleyip, konuya dair çeşitli görüşler geliştirmiş olan bazı yazarlarla farklılıklarımız hakkında genel bir fikir verebilmek üzere kitabın elinizdeki bu baskısına iki yeni bölüm (8. ve 9. bölümler) eklemeyi gerekli gördüm. Bu bölüm içinde söz konusu yazarların görüşlerinin irdelenmesi, bu çalışmanın içeriği kapsamında gerekli gördüğüm sınırlar içinde tutulmuştur. Bu bağlamda, daha geniş biçimde ele alınması gereken sorunları ve konuları zaman içinde yürüyen yeni çalışmalara devretmek koşuluyla, şimdilik kitabın bu baskısı nedeniyle belirtilmesini ivedi bulduğum hususlarla yetinmek zorunda olduğumu söylemeliyim.
Kitabın hazırlandığı 1991 yılında kimi orijinal kaynaklara ulaşma olanağım olmadığı için, bazı referansları ikinci elden yapmak zorunda kalmıştım. Ancak bu baskı için, bu tür ikincil referansları ulaşabildiğim ölçüde birincil kaynaklara dönüştürdüm. Türkçeye yanlış ya da yetersiz çevrildiğini düşündüğüm kimi referansları, orijinal kaynaklarından yeniden çevirerek kullandım. Okuyucuya kolaylık sağlanması için bu tür referansların Türkçe kaynaklarını da köşeli parantez içinde belirttim.
“Giriş” bölümünde de belirtildiği üzere, ne dört başı mamur bir teori yaratma iddiasının ne de salt Sovyetler Birliği’nin nitelenmesindeki bazı farklılıklar temelinde yeni bir sekt yaratma tutumunun doğru olabileceğini asla düşünmüyorum. Son olarak şunu belirtmeliyim ki, gerçeği arama, doğruyu yakalayabilme ve geleceği yaratma mücadelesine katkısı olacak her ciddi eleştirinin yanlışlarımı görmeme yardımcı olacağına ve bizleri daha da zenginleştireceğine inanıyorum.
Tarih, insanların amaçlarına ulaşmak üzere giriştiği faaliyetlerden başka bir şey değildir.
Karl Marx
Ekim 1917’de muzaffer bir proleter devrimin ürünü olarak doğan işçi sovyetleri iktidarı, çok kısa bir süre sonra –Alman devriminin yenildiği ve dünya devriminin geri çekildiği bir ortamda– kendisini yalıtılmış ve yalnızlaşmış olarak buldu. Bu yalıtılmışlık koşullarında işçi iktidarı varlığını uzun süre koruyamadı ve bürokrasinin eliyle tasfiye edildi. İşçi sovyetleri iktidarını tasfiye ederek yerine kendi iktidarını geçiren Sovyet bürokrasisi, altmış yılı aşkın bir tarihsel döneme damgasını vurdu. Bu dönem boyunca dünya sosyalist hareketinde bilimsel komünizm düşüncesi değil, Sovyet bürokrasisinin resmi ideolojisi olan Stalinizm ve onun “ulusal sosyalizm” öğretisi egemen oldu. Bu durum, 1917 Ekim Devriminden sonra gerçekleşen devrimlerin ve II. Dünya Savaşı sonucunda Sovyet devletinin nüfuz alanı içinde kurulan devletlerin kaderini de belirledi.
1980’li yılların ikinci yarısından itibaren ise, bu “ulusal sosyalizm” anlayışının temsilcisi olan despotik-bürokratik rejimlerin art arda çöküşüne tanık oluyoruz. Kapitalist blok ile sözümona sosyalist blok arasında II. Dünya Savaşının uzantısı olarak yaşanan soğuk savaş dönemi sona eriyor. Eski dengelerin altüst olduğu ve söz konusu despotik-bürokratik rejimlerdeki “yeniden yapılanma” arayışlarının, kapitalist sistemin hegemonyası ve yönlendiriciliği altında sonuçlandırılmaya çalışıldığı fırtınalı olaylar birbirini izliyor.
Büyük altüstlüklere ve değişimlere gebe her tarihsel dönemeçte olduğu gibi, yaşadığımız bu tarihsel dönemeçte de, uzun yıllardan beri birikmiş ve derinleşmiş çelişkilerin şiddetli bunalımlarla dışa vurduğuna ve etkilerinin dünya ölçeğinde yaşandığına tanık olmaktayız ve daha da olacağız. Tarihsel bir dönem kapanırken, insanlığın sancılı fakat geçmişe oranla daha zengin, daha bilgili ve bilinçli eylemine sahne olacak yeni bir tarihsel dönem başlayacak.
Yaşadığımız çağda Marksizm, insanlığın dünya denen gezegendeki tarihsel serüveninin bilimsel çözümlemesini yapabilen ve insanoğlunun gerçek özgürleşmesinin tarihsel koşullarını açıklayan tek bilimsel ve devrimci dünya görüşü olma vasfını hâlâ sürdürüyor. Ve kuşkusuz, modern toplumun sömürücü egemen sınıfı olan burjuvazi de bu gerçeğin pekâlâ farkındadır.
Burjuvazi bilmektedir ki, kapitalizmin dayanılmaz sonuçları var oldukça ve işbölümü ile birlikte gelişen yabancılaşma arttıkça bu nesnel temelden kaynaklanan çelişkiler daha nice toplumsal kaynamaya yol açacaktır. Ve böylece, insanlığın özgürleşmesi için, sömürücü kapitalist düzenin dünya ölçeğinde tasfiyesinin zorunluluğunu öngören Marksizmin haklılığı yeniden ve yeniden gün ışığına çıkacaktır.
Burjuvazinin yıllardan beri Marksizme karşı yürüttüğü isterik kampanyaların, kopardığı vaveylanın asıl nedeni de budur. Bürokratik diktatörlüklerin çöküş sürecine girmesi de, uluslararası burjuvazinin bu anti-komünist kampanyalarına yeni fırsatlar sundu. Burjuvazi şimdi bu fırsatı değerlendirerek, “Marksizmin öngörülerinin bütünüyle yanlış çıktığına, sınıfsız topluma ulaşmanın bir hayal ürünü olduğuna ve kapitalist piyasanın insanlığın bulduğu en mükemmel ve ebedi bir düzen olduğuna” tüm insanları inandırmaya çalışıyor.
Uluslararası burjuvazi şimdiye kadar kendi sömürü sisteminin siyasal örtüsünü (burjuva demokrasisini), sözde sosyalist olduklarını iddia eden bürokratik rejimlerin totaliter doğasıyla karşılaştırarak aklamaya çalışmış ve bu ideolojik propagandayla işçi sınıfını da etkilemişti. Avrupalı bir işçinin gözünde, sosyalizm ya da proletarya diktatörlüğü olgusu, çoğu zaman Sovyetler Birliği ve benzerlerinde uygulanan rejimlerle özdeşleştirilmiş ve bu durum işçilerin sosyalizm ve devrim düşüncesinden uzaklaşmasına neden olmuştu. Stalinist uygulamaların Marksizmde yarattığı tahribatın boyutlarını ve sosyalizm idealine sürdüğü kara lekeyi düşünecek olursak, sosyalizmin gözden düşürülmesi ve karalanması bakımından, dünya burjuvazisi de bundan daha fazlasını başaramazdı diyoruz.
Yaşadığımız dönem, sosyalizm için mücadelenin dünya ölçeğinde gerilediği, işçi sınıfı içinde siyasal sınıf bilincinin alabildiğine düştüğü bir dönemdir. Diğer bir deyişle bu, burjuva ideolojisinin kitleler üzerinde hegemonyasını pekiştirdiği anlamına gelir. Ama öte yandan, kapitalizmin hiçbir temel sorununa uzun vadeli ve kalıcı çözümler getiremediği de bir gerçektir. Yani burjuva ideologlarının ve politikacılarının göstermeye çalıştıklarının aksine, istikrarlı, huzurlu, barışçı bir döneme değil, istikrarsızlığın devam ettiği, bölgesel düzeyde sıcak savaşların yaşandığı ve potansiyel savaş ortamlarının devam ettiği bir döneme girmektedir dünya kapitalizmi.
Bu durum, bilimsel sosyalizmi savunan enternasyonalistlerin önüne, çözümlenmesi gereken bir dizi teorik-politik sorun yığmaktadır. En başta da işçi sınıfının silinmiş olan tarihsel hafızasını yeniden canlandırabilmek ve tarih bilincine ulaşmasına yardımcı olmak sorunu geliyor. Bunun için burjuva ideolojisine karşı mücadelenin yükseltilmesi gerekiyor. Yaşanmış tarihsel deneyimleri bütün yönleriyle irdelemek, çıkarılan teorik ve politik sonuçları işçi sınıfının ve sosyalizme yönelen genç kuşakların bilinç sürecine taşımak, devrimci Marksistlerin en başta gelen görevi olmalıdır.
Uluslararası burjuvazinin “Marksizm öldü” çığlıklarıyla, proletaryanın kapitalist sömürüden kurtuluş özlemini karartmaya, yok etmeye çalıştığı bir dünyada devrimci Marksizmin bayrağını yükseltmek yaşamsal önem taşıyor. Bu görevin gereğince yerine getirilebilmesi, bugün her şeyden önce, Stalinist sosyalizm anlayışının yarattığı illüzyonların yerle bir edilmesini ve bu anlayışın somutlanması anlamına gelen “reel sosyalist” ülkeler deneyiminin gerçek anlamının ortaya konmasını şart koşmaktadır. Bu yapılmadıkça, genelde proletaryanın sosyalizm mücadelesinin üzerine çöken kara bulutların dağıtılması mümkün olmayacaktır. Bu nedenle proletaryanın sosyalizm mücadelesinin yeniden rayına oturtulabilmesi için, tüm yaşananların anlamının Marksizmin devrimci perspektiflerinin ışığı altında sorgulanması gerekiyor.
Bu sorgulama kuşkusuz ki yeni başlamıyor. Stalinizmin ulusal dar görüşlülüğüne, anti-Marksist çizgisine karşı, daha 1924’lerde Bolşevik-Leninistler başlatmışlardı bu sorgulamayı. Ne var ki, içinden geçmekte olduğumuz dönem, Ekim Devriminden bu yana yaşanan pratiklerin bugün yeniden değerlendirilmesinin önemini azaltmıyor, tersine kat be kat arttırıyor.
Yaşananlardan doğru teorik-politik sonuçlar çıkarabilmek için, bugün devrimci Marksistler arasındaki tartışmalı konularda, tartışmaları derinleştirerek bir senteze ulaşmak son derece önem kazanmıştır. Tarihsel süreci ve bu süreçte yaşananları göz önünde bulunduracak olursak, Sovyetler Birliği’ndeki rejimin niteliğini tanımlamak için geçmişte ortaya atılan hiçbir tezin ya da özgün teorik görüşün eleştiri dışı tutulamayacağını kabul etmek gerekiyor. Oysaki, bizzat bu özgün teoriler, uzun bir dönem boyunca, devrimci Marksizm akımı içindeki kimi çevrelerin “alâmet-i farikası” olagelmişti ve bugün de hâlâ öyle devam etmektedir. Hatta diyebiliriz ki bu teoriler, neredeyse devrimci Marksist çevreleri birbirinden ayrıştırmak ve uzaklaştırmak gibi bir işleve sahip olmuşlardı.
Devrimci Marksistler arasında, “Sovyet devletinin niteliği” üzerine yapılan tartışmalar ve üretilen özgün teorik görüşler nedeniyle yaşanacak bir bölünme, ya da salt bu temelde bir örgütsel ayrışma, bizce sorumsuzca bir tutum olmaktadır. Bugün enternasyonalist devrimciler asıl olarak Marksizmin temel önermelerinin savunusu temelinde güçlerini birleştirmelidirler.
Biz bu çalışmamızda, öteden beri devrimci Marksistler arasında tartışılmakta olan, ama henüz bir netliğe ve görüş birliğine ulaşılmamış bulunan kimi teorik sorunlar üzerinde duruyoruz. Bu bağlamda, genel olarak devlet sorunu, geçiş dönemi ve proletarya diktatörlüğü; “yozlaşmış işçi devleti” teorisi ve Troçki’nin bu konuda yaptığı teorik çözümlemelerin irdelenmesi; Sovyet devletinin sınıf karakteri, Sovyetler Birliği’nde bürokratik karşı-devrim süreci ve bürokrasinin evrimi; işçi devleti ve bürokrasinin karakteri üzerine Mandel’in açılımlarının eleştirisi; glasnost, perestroyka ve Sovyetler Birliği nereye gidiyor gibi konuları ele alıyoruz. Tartışılmakta olan teorik sorunlara nihai yanıtlar getirdiğimiz iddiasında değiliz kuşkusuz. Amacımız, tartışarak sorgulamayı daha da derinleştirmek ve geleceğe yönelik sağlam bir devrimci Marksist perspektife sahip olabilmektir.
Bu yapılmadıkça, bu sorunlar temelinde kapsamlı bir tartışma yürütülüp net sonuçlara varılmadıkça, gerçek enternasyonalistlerin siyasal birliğinin oluşturulması ve dünya proletaryasının sosyalizm mücadelesinde yeni bir dönemin başlatılması mümkün olmayacaktır.
İnsanın sınıflı toplumların yarattığı sömürü ve baskılardan kurtuluşu, kendi kendisinin efendisi olabilmesi, doğayı kapitalizmin yıkıcı etkisinden kurtarıp uzun vadeli çıkarlarıyla uyumlu biçimde egemenliği altına alabilmesi, kısacası özgürlüğe kavuşabilmesi ancak dünya sosyalist devrimi ile olanaklı olabilir. Bu evrensel özgürlüğe giden yolu açmak, çağdaş proletaryanın tarihsel görevidir. Çünkü, insanlığı bir yıkıma sürükleyen uluslararası kapitalizme son verebilme yeteneğine ve olanaklarına sahip gerçekten devrimci tek sınıf proletaryadır.
Proletarya kamu iktidarını ele geçirir ve buna dayanarak, toplumsallaşmış üretim araçlarını burjuvazinin elinden alıp kamu mülkiyetine dönüştürür. Proletarya, bu eylemiyle üretim araçlarını şimdiye kadar taşıdıkları sermaye karakterinden kurtarır ve taşıdıkları toplumsal karakterin kendisini açığa çıkarması için onlara tam bir özgürlük verir. Bundan böyle önceden belirlenmiş bir plana dayanan toplumsallaştırılmış üretim olanaklı hale gelir. Üretimin gelişmesi, toplumdaki farklı sınıfların varlığını artık çağdışı hale getirir. Toplumsal üretimdeki anarşi yittiği oranda, devletin politik otoritesi de yitip gider. En nihayet kendi toplumsal örgütlenme tarzının efendisi olan insan, aynı zamanda doğanın hakimi ve kendisinin efendisi haline de gelir, özgürleşir.
Bu evrensel kurtuluş eylemini gerçekleştirmek, modern proletaryanın tarihsel görevidir. Bu eylemin tarihsel koşullarını ve böylelikle gerçek doğasını bütünüyle anlamak, şu anda ezilmekte olan proletaryaya, gerçekleştirmeye çağrıldığı bu önemli eylemin koşulları ve anlamı üzerine tam bir bilgi vermek, işte bu, proleter hareketin teorik ifadesi olan bilimsel sosyalizmin görevidir.[1]
Kapitalizm bir dünya sistemi oluşturduğundan bu yana, sosyalizmin dünya ölçeğinde örgütlenebilmesinin nesnel koşullarını da yaratmış bulunuyor. Sosyalizm için gerekli nesnel koşulların olgunlaşmış olmasına rağmen kapitalist sömürü sisteminin dünya ölçeğinde egemenliğini sürdürmesi, sonuçlarını en çarpıcı biçimde, tüm toplumsal yaşamı altüst eden derin yozlaşma ve çürümede, insanın ve doğanın tahribinde ortaya koyuyor.
Kapitalizm, dünya ölçeğinde bir pazar ve üretim ilişkileri sistemi yaratarak, hakimiyetini dünya ölçeğinde yaygınlaştırmış olan uluslararası bir sistemdir. O nedenle de, kapitalizmin egemenliğine son verilmesi, ancak ve ancak, uluslararası ölçekte başarılabilecek bir iştir. Bu işin üstesinden gelebilecek olan proleter devrimi, bu nedenle bir dünya devrimi olmak zorundadır. İşçi sınıfının kurtuluşu ne yerel ne de ulusal bir sorundur. Bu amaca ulaşabilmek için, modern toplumu içeren bütün ülkeleri kucaklayan ve özellikle en ileri ülkelerin proletaryasının pratik ve teorik işbirliği temelinde dünya proletaryasının ortak eylemi gerekir. Proleter devrimin bir dünya devrimi karakteri taşıması nedeniyle, devrimci proletarya iktidarı da bu boyuta ulaşabilmelidir. Bu nedenle işçi sınıfının hedefi, birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız, “izole” işçi iktidarlarının kurulması olamaz. Böyle bir durum, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarıyla asla bağdaşmaz.
Ulusal sınırlar içine ve ekonomik bakımdan geri bir temele hapsolmuş bir işçi iktidarının, bu yalıtılmışlık durumunun uzun sürmesi halinde yaşama şansı yoktur. Bir ülkede iktidara gelen proletarya, tüm çabasını sosyalist devrimin diğer ülkelere yayılmasına yöneltmelidir. İşçi sınıfının egemenliği, sınıfın tarihsel eylemiyle yarattığı sovyetler iktidarında somutlandığından, uluslararası ölçekte işçi iktidarının kurulması da, “Dünya Sovyetler Cumhuriyeti”nin oluşumunda ifadesini bulacaktır. Böyle bir durum, dünya ölçeğinde kapitalizmin egemenliğine son verildiği bir durumdur.
Bir dünya devrimi karakterine sahip bulunan proletarya devriminin bu hedefe doğru ilerleyişi, tek tek ülkelerin, uluslararası kapitalizm zincirinden araya uzun fasılalar, tarihsel dönemler girerek kopartılışı biçiminde gerçekleşemez. Marx ve Engels, dünya devrimi sürecini, birbirini yakından izleyen ve birbirine sıkıca bağlı bir proleter devrimler dizisi olarak öngörmüşlerdir. Tarihsel deneyim, böyle bir ilerleyişin gerçekleşmediği koşullarda kalıcı bir zaferin olanaksızlığını sergileyerek, Marksizmin kurucularının öngörüsünü doğrulamıştır.
Dünya proleter devriminin ilerleyebilmesi ve işçi iktidarlarının yaşayabilmesi için, esas olarak ileri kapitalist ülkelerde peşpeşe kazanılan zaferlere ihtiyaç vardır. Bir ülkede işçi sınıfının iktidara gelmesi mümkün olsa bile, onun temel görevi, işçi sınıfının enternasyonalist devrimci güçlerinin yeni ve kalıcı bir atılımı için hazırlanmak olmalıdır. Marksizmin kurucuları, sosyalist devrimin politik başlangıcının, yani proletaryanın politik iktidarı fethedişinin belirli bir ülkede zafer kazanmasının olanaklılığını reddetmemişlerdi; fakat bu devrimin kapalı bir alan içinde (örneğin tek bir ülkede) yalıtılmış olarak uzun bir süre boyunca yaşayabileceğini de hiçbir biçimde öngörmemişlerdi.
İşçi iktidarının tarihsel görevi, siyasal iktidarı yitirmiş burjuvazinin iktisadi ayrıcalıklarına da son vermek, toplumsal dönüşümleri gerçekleştirerek kapitalizmi tasfiye etmek, insanın insanı sömürüsü olgusunu ortadan kaldırmak, sınıfsız topluma ulaşmaktır. Ulusal ölçekte iktidara gelen proletarya, bu doğrultuda toplumsal dönüşümleri başlatmakla yükümlüdür. Fakat kapitalizmin tasfiyesi, ulusal değil ancak uluslararası ölçekte başarılabilecek bir iş olduğundan, devrimci hedefleri ulusal ölçekle sınırlamak (tek ülkede sosyalizm gibi) gerici bir ütopyadır. Proletarya iktidarının tarihsel çıkarı ve zaferinin garantisi, dünya devriminin ilerletilmesinde, yani devrimin sürekliliğindedir. Başlamış olan bir toplumsal devrimi, ulusal ölçekte durdurmaya, dondurmaya, yerel sınırlara hapsetmeye çalışma eğilimi ise, küçük-burjuva devrimciliğinin karakteristik özelliğidir.
Demokratik küçük-burjuvazinin devrimi olabildiğince çabuk … sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, az çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya dek, proletarya devlet gücünü ele geçirinceye ve yalnızca bir tek ülkedeki değil, dünyanın tüm önde gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin, bu ülkelerin proleterleri arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici güçlerin proleterlerin ellerinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya dek, devrimi sürekli kılmak bizim sorunumuz ve bizim görevimizdir. Bizim için sorun özel mülkiyetin herhangi bir değişikliğe uğratılması değil, olsa olsa yok edilmesidir; sınıf karşıtlıklarının üzerinin örtülmesi değil, sınıfların ortadan kaldırılmasıdır; mevcut toplumun iyileştirilmesi değil, yeni bir toplumun kurulmasıdır.[2]
Proletaryanın devrimci Marksist önderleri, Marx ve Engels’in komünistlere bu çağrısının özüne sadık kaldılar. Onların, devrimin sürekliliği fikrine bağlılıkları, III. Enternasyonal’in 1920 yılındaki kongresinde kabul edilen tüzüğün birinci maddesinde dile getiriliyordu:
Yeni Uluslararası İşçiler Birliği, değişik ülkelerin proleterlerinin, kapitalizmi yıkma, proletarya diktatörlüğüne ve sınıfların tümden ortadan kaldırılmasına ve komünist toplumun ilk evresi olan sosyalizmin gerçekleştirilmesine yönelecek bir Uluslararası Sovyetler Cumhuriyetini kurma hedefiyle girişecekleri ortak eylemleri örgütlemek için kurulmuştur.[3]
Lenin’in ölümünden sonra Komintern’i adım adım proletarya enternasyonalizminden uzaklaştıran ve ulusal sosyalizm anlayışını dünya devriminin önüne bir engel olarak diken Stalinizme karşı ilk mücadele bayrağını Troçki açtı. Ve bu devrimci mücadelesini yaşamı boyunca ısrarla, inatla sürdürdü. Şurası bir gerçek ki, enternasyonalist devrimci mücadelenin bugünkü kuşakları da, proleter devrimin sürekliliğine ilişkin kavrayışlarını, Troçki’nin açılımları sayesinde netleştirebilmektedirler:
Sosyalist devrim ulusal sınırlar içinde başlar, fakat bu sınırlar içinde tamamlanamaz. Proleter devrimin, Sovyetler Birliği deneyiminin de gösterdiği gibi uzun bir süre için dahi olsa, ulusal sınırlar içinde kalması ancak geçici bir durum olabilir. Tecrit edilmiş bir proletarya diktatörlüğünde, ulaşılan başarıların yanı sıra kaçınılmaz olarak iç ve dış çelişkiler de gelişir. Tecrit edilmişlik durumunun devam etmesi halinde proleter devleti en sonunda bu çelişkilerin kurbanı olur. Buradan tek kurtuluş yolu gelişmiş ülkeler proletaryalarının iktidarı ellerine geçirmesidir. Bu açıdan bakıldığında ulusal devrim kendi kendine yeterli bir bütün değildir; o, uluslararası zincirin yalnızca bir halkasıdır. Geçici alçalış ve yükselişlerine rağmen uluslararası devrim sürekli bir süreç oluşturur.[4]
Sosyalist devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır. Böylece sosyalist devrim, kelimenin daha yeni ve daha geniş bir anlamında da sürekli bir devrim haline gelir: sosyalist devrim, ancak yeni toplumun gezegenimizin tüm yüzeyinde en son zafere ulaşmasıyla tamamlanacaktır.[5]
İktidara gelen her sınıf gibi proletarya da kendi öz sınıfsal çıkarını, toplumun genel çıkarı olarak ortaya koymak durumundadır. Fakat bu gerçeklik, işçi demokrasisi altında iki açıdan niteliksel bir farklılık taşıyacaktır. Birincisi, burjuvazinin özsel çıkarı insanlığın geleceğini tehdit eden kapitalist sömürü düzeninin devamı iken, işçi sınıfınınki, kapitalizmin tasfiyesi ve sınıfsız topluma geçiştir. İkincisi, toplumun sömüren ayrıcalıklı bir azınlığını oluşturan burjuvazi, kendi öz çıkarlarını (kapitalist sömürünün devamı) burjuva devlet örgütlenmesi ile topluma “ortak çıkar” olarak dayatırken, kelimenin gerçek anlamında bir dayatma söz konusudur. O nedenle, burjuva toplumsal örgütlenmesi, sömürülen çoğunluk açısından aldatıcı, sözde bir ortaklıktır. Burjuva diktatörlüğü, burjuva demokrasisi biçimi altında bile, işçi sınıfının, emekçilerin ezilmesinin, baskı altında tutulmasının aracıdır. Oysa proletarya diktatörlüğü altında, işçi sınıfının öz çıkarı ile, toplumun diğer emekçi kesimlerinin çıkarları arasında, burjuva toplumunda olduğu biçimde bir antagonizma söz konusu olmayacaktır. Bir işçi iktidarı, tarihsel olarak bu kesimlerin de sözcüsü olmak durumundadır.
Bu bağlamda, tarihin akışı içinde işçi sınıfının devrimine dek cereyan eden devrimlerin, içeriği itibarıyla bir “azınlık devrimi” olduğuna dikkat çeken Engels şöyle der:
Bütün devrimler, şimdiye kadar, belirli bir sınıfın egemenliğinin yerini, onun ayağını kaydıran başka bir sınıfın egemenliğinin alması ile sonuçlanmıştır; ama bütün egemen sınıflar, şimdiye kadar baskı altında tutulan halk kitlesine göre, küçük azınlıklar idiler. Böylelikledir ki egemen azınlık devriliyordu, başka bir azınlık onun yerine devlet dümenini eline geçiriyordu ve kamu kurumlarını kendi çıkarlarına göre değiştiriyordu. Ve, her seferinde, bu azınlık ekonomik gelişme durumunun iktidara elverişli, yetkili ve yetenekli kıldığı gruptu ve kesinlikle bunun için, yalnızca bunun içindir ki, altüst oluş sırasında, baskı altında tutulan çoğunluk, ya azınlıktan yana bu harekete katılıyordu ya da en azından sessiz sedasız onu kabul ediyordu. Ama her olayın somut içeriğini bir yana bırakırsak, bütün bu devrimlerin ortak biçimi, azınlık devrimi olmaları idi. Çoğunluk ise, devrimle işbirliği yaptığı zaman bile, bunu, ancak, –bilerek ya da bilmeyerek– bir azınlığın hizmetinde yapıyordu; ama bu yüzden ve daha önce çoğunluğun pasif ve dirençsiz tutumu nedeniyle de azınlığın bütün halkın temsilcisi olma gibi bir havası oluyordu.[6]
Ve nihayet, işçi sınıfının öncülüğünde sağlanabilecek olan büyük toplumsal dönüşüm imkânının tarihin gündemine girmesiyle birlikte ortaya çıkan niteliksel değişime değinerek devam eder Engels:
Baskınlar zamanı, bilinçsiz yığınların başında bilinçli bir küçük azınlık tarafından gerçekleştirilen devrimler zamanı geçti. Toplum düzenlenişinin tam bir dönüşümünün söz konusu olduğu yerde, yığınların kendilerinin de bunda işbirliği yapmaları, söz konusu olan şeyin ne olduğunu, varlarıyla yoklarıyla neyin içine girdiklerini önceden anlamış olmaları gerekir. İşte son elli yılın tarihinin bize öğrettikleri bunlardır. Ama yığınların yapılacak olanın ne olduğunu anlaması için, uzun, direşken bir çalışma zorunludur; ve işte şimdi bizim yaptığımız da bu çalışmadır ve biz, bunu, hasımlarımızı umutsuzluğa düşüren bir başarı ile yapıyoruz.[7]
O halde, gerek nüfusun çoğunluğunun proleterleştiği ileri kapitalist ülkelerde, gerekse proletaryanın kent ve kır yoksullarıyla birlikte nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu az ya da orta düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerde, devrimci proletaryanın siyasal hedefi, gerçek bir işçi demokrasisinin kurulmasıdır. Bu tür ülkelerde çözüm bekleyen demokratik görevlerin, emperyalizm çağında, proletaryanın dışında şu ya da bu “demokratik iktidar” tarafından çözümlenmesinin olanaksız olduğu kanıtlanmış bir gerçekliktir.
Dolayısıyla günümüzde tüm kapitalist ülkelerde toplumsal devrimin ilerleyişi, bir işçi iktidarını kurmak üzere fiilen örgütlenmiş proletaryanın hegemonyası altında nüfusun ezilen çoğunluğunun birleşmesi halinde mümkün olabilir. Devrimin demokratik görevlerini gerçekleştirmek için, başlangıç olarak ayrı bir “demokratik devrimci” iktidar aşamasına (proletarya ile köylülüğün ya da genel olarak küçük-burjuvazinin “demokratik” diktatörlüğü) gerek duyulacağı biçimindeki aşamalı iktidar anlayışları, işçi sınıfının devrim stratejisini oluşturamaz. Bu türden aşamalı devrim stratejileri, teorik açıdan proletaryanın iktidar hedefini gölgeleyen, pratik açıdan ise devrimi ilerletme şansı olmayan stratejilerdir. Küçük-burjuva devrimci iktidarlar ya da proletarya hegemonyası altında gerçekleşmeyen sözde devrimci koalisyonlar, son tahlilde burjuva işbirliğiyle sonuçlanır. Tarihsel deneyimlerin kanıtladığı üzere, emperyalizm çağında demokratik dönüşümlerin de, kapitalizmi tasfiye edecek sosyalist dönüşümlerin de üstesinden gelebilecek devrim, proleter devrimdir. Devrimci proletaryanın iktidar hedefi, proletarya diktatörlüğünün, yani işçi demokrasisinin kurulmasıdır.
Marx, Gotha Programının Eleştirisi’nde, kapitalizmden komünizme geçiş sorununa şu ünlü satırlarıyla değinir: Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.[1] Proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesiyle, sınıfsız toplumun doğum sürecinin başlayacağı bu geçiş döneminin iktisadi açıdan taşıyacağı temel özellikler neler olabilir? Marksizmin klasik yapıtlarında, doğrudan doğruya ve özel olarak bu soruna eğilmiş uzun boylu açıklamalar yer almaz. Marksist teori, komünizm için mücadelenin temel hareket noktalarına ve geleceğe ilişkin olasılıklara ışık tutmanın ötesinde bir şey söylememiştir. Bu tutum, Marksizmin maddeci tarih anlayışıyla ve bilimsel yöntemiyle uyumludur ve geleceği birtakım idealist şemalar, modeller eşliğinde kurgulayan ütopik ve küçük-burjuva sosyalizm akımlarından ayrımını gösterir. Bunu, bizzat Marx ve Engels’in sorunun bu yönünü vurgulayan satırlarından anlamak mümkündür: Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin kendisine göre düzenlenmek zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, fiilen var olan öncüllerden doğarlar.[2] Proleter devrimin içinde gerçekleşeceği kapitalist toplum yapısı ile bu devrimin nihai amacı olan sınıfsız toplum yapısı hakkında Marksist teorinin verdiği ipuçları, birincisinden ikincisine yönelen hareketin (geçiş döneminin) doğası hakkında da genel bir çerçeve sunmaktadır. Bu nedenle, dünya ölçeğinde kapitalizmden komünizme geçiş niteliğinde olan bu tarihsel dönemin, geçmişe ve geleceğe oranla ne gibi özellikler taşıyabileceğini kavramak, bu genel çerçeveden çıkarsamalar yapmakla mümkündür.
Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, bürokratik devletin kumandası altında oluşmuş bir sosyo-ekonomik formasyon, kapitalizmden komünizme geçiş dönemiyle hiçbir ilgisi olmayan ve tamamen kendine özgü karakteri temelinde irdelenmesi gereken bir fenomendir. İşçi sınıfının iktidarını bürokrasiye kaptırdığı, ya da zaten hiç iktidara gelmediği ve devletin daha baştan bürokratik tarzda kurulduğu ülkelerin tümünde, kapitalizmden komünizme geçiş döneminin temel koşulunun varlığından söz edebilmek olanaksızdır. Nedir bu temel koşul? Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde belirttiği üzere, “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.”[1] Yaşanan deneyimin de ortaya koyduğu gibi, işçi sınıfının kapitalizmden komünizme doğru ilerleyen tarihsel hareketi, ancak ve ancak onun doğrudan egemenliği altında mümkün olabilir. Bu siyasal egemenlik, özünü egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın oluşturduğu işçi devletinde somutlanabilir. Kapitalizmden komünizme geçiş döneminin ayırt edici özelliği, siyasal iktidarı fethederek kendini egemen kılan proletaryanın, üretim araçlarını kendi devleti elinde merkezileştirerek, kendini üretim koşullarının da efendisi konumuna yükseltmiş olmasıdır. Marx, bütün toplumsal yapının temelini aydınlatan unsura işaret ederken şöyle demekteydi: Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası, buna uygun düşen özel devlet biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir –bu, her zaman, doğal olarak, emek yöntemlerinin gelişmesinde belli bir aşamaya ve böylece de onun toplumsal üretkenliğine uygun düşen bir ilişkidir.[2] Siyasal iktidarı fetheden işçi sınıfının kendi içinde bürokratik tarzda bir yöneten-yönetilen ayrımının doğmaması ve onun bu kez de bu yeni efendilerin yönetimi altına girerek iktidarını yitirmemesi için, Paris Komünü tipinde önlemlerin yürürlüğe konması ve bu önlemlerin yürürlülüğünü sürdürmesi zorunludur. Yani Paris Komünü tipi önlemler, sadece eski bürokratik-askeri devlet cihazını yıkmak için değil, yıkılanın yerine “eski çirkefe dönüşü engelleyecek” bir mekanizmanın geçirilmesi için de gereklidir. Kısacası, işçi devleti, burjuva devlet gibi bürokratik tarzda örgütlenemez; örgütlenirse, o işçi devleti olamaz. Öte yandan proletarya diktatörlüğü, sınıfın önderliğini kazanmış partinin egemenliğine değil, sovyetler biçiminde örgütlenmiş proletaryanın doğrudan egemenliğine dayanır. O halde, işçi demokrasisi, proletarya diktatörlüğünün biçimlerinden biri değil, onun varoluş şartı, özüdür. Bu bakımdan, proletaryanın gerçek anlamda iktidara gelemediği ve daha başından bürokratik diktatörlüklerin kurulduğu ülkelerde “geçiş dönemi”nin başladığından zaten söz edilemeyeceği açıktır. Fakat bunun yanı sıra, 1917 Ekim Devrimiyle siyasal iktidarı fetheden ve böylece kapitalizmden komünizme tarihsel geçişi başlatan Rus proletaryasının verdiği örnek vardır. Ancak, Sovyet devletinin bürokratik devlete dönüşümüyle birlikte, bu ülkede de geçiş döneminin zorunlu koşulu (işçi demokrasisi) ortadan kalkmış ve kapitalizmden komünizme geçiş yönündeki tarihsel hareket sona ermiştir. İşçi demokrasisinin olmadığı koşullarda işçi devletinden, işçi devletinin olmadığı koşullarda da, geçiş döneminin varlığından söz etmek olanaksızdır. Demek ki, bu toplumlar “sosyalist” olarak tanımlanamayacağı gibi, bunların, “geçiş dönemini yaşayan toplumlar” olarak tanımlanması da mümkün değildir.
Sovyet devletinin bürokratlaşmasının giderek büyüyen bir tehlike olmakla kalmayıp, artık yerleşik bir olgu, Stalinist aygıtın egemenliğinde ifadesini bulan bir gerçeklik olduğunu izleme ve bu durumdan sonuçlar çıkarma olanağına Lenin sahip olamadı. Lenin’in ölümünden (1924) sonra Troçki, Stalin tarafından öldürtüldüğü 1940 yılına dek geçen on altı yıl boyunca, Sovyetler Birliği gerçeğini, yani oluşum ve değişim halindeki bir sosyo-ekonomik formasyonu irdeledi. Bu durum bizzat Troçki tarafından da dile getirilmiştir: Toplumsal olguların her zaman bitmiş bir karakteri olsaydı sosyolojik sorunlar kuşkusuz daha basit olurdu. Ancak mantıksal bütünlük uğruna bugün sizin şemanızı bozan ve yarın onu tümüyle tersine çevirebilecek olan ögeleri gerçeğin dışına atmaktan daha tehlikeli bir şey yoktur. Çözümlememizde biz, daha önce görülmeyen ve benzer örnekleri bulunmayan dinamik toplumsal formasyonların hakkını vermemekten öncelikle kaçındık. Siyasal olduğu gibi bilimsel görev de bitmemiş bir sürece bitmiş bir tanım değil onun tüm aşamalarını izlemek, içindeki ilerici eğilimlerle gericileri birbirlerinden ayırmak, bunların karşılıklı ilişkilerini sergilemek, olanaklı gelişme çeşitlerini önceden görmek ve bu önceden görüşte eylem için bir zemin bulmaktır.[1] Bu bakış açısı göz önünde bulundurulacak olursa, Troçki’nin konuya ilişkin açıklamalarını kesin ve tamamlanmış sonuçlar olarak değil, bizzat sorgulamanın hareketli süreci içinde gerçekliği kavrama çabası ve olasılıkların zengin bir sergilenmesi olarak ele almak gerekir. Sovyet devletinin niteliği üzerine getirdiği çözümlemeler, yaşanan sürecin dinamizmi içinde ele alınıp irdelendiğinde ve onun işaret ettiği olasılıklar pratiğin akışı içinde ayıklandığında, SSCB gerçeğini kavramak bakımından temel bir kalkış noktası oluşturmaktadır. Böyle bir yol izlendiğinde, herhangi bir kesitte Troçki’nin çıkarmış bulunduğu sonuçların, gerek daha öncekilere oranla içerdiği ileri yönleri, gerekse daha sonrakilere oranla taşıdığı eksiklikleri ve hataları görebilmek mümkün olabilir. Ve ancak soruna bu şekilde yaklaşıldığında, örneğin “bürokratik yozlaşmış işçi devleti” tanımlamasının taşıdığı yanılgılara rağmen, Troçki’nin bütünsel devrimci düşünsel zenginliğinden bugünü çözümleyebilmek için yararlanılabilir.
Sovyetler Birliği’nin kaderine ilişkin yaptığı değerlendirmelerde, Troçki’nin görüşlerine egemen olan düşünce şöyle özetlenebilir: Uluslararası arenada ilerleyemeyen ve ulusal sınırlar içinde tecrit olan bir proleter devrimin önü, bürokratik bir iktidarın oluşumuyla kesilecek olursa, devrim çöküşe sürüklenecektir. Sovyetler Birliği somutunda sorunu irdeleyen Troçki, bir yandan Stalinist iktidarın böyle bir bürokratik yapıyı oluşturduğunu kanıtlarıyla birlikte ortaya koyarken, öte yandan Ekim Devriminin kazanımlarının henüz ortadan kalkmadığını ve devrimin tamamen çökmediğini düşünüyordu. Troçki bu düşüncesini II. Dünya Savaşı arifesine kadar sürdürdü; savaşın bir gerçeklik haline gelmesi durumunda ise sorunu yeniden ele alarak, savaşla bağlantılı olasılıkları belirlemeye çalıştı. Troçki’nin belirttiği olasılıklardan biri, Sovyetler Birliği’nde bürokratik diktatörlüğü alaşağı edecek bir proleter ayaklanmanın “ihanete uğramış devrimi” çökmekten kurtarabileceğiydi. Ne yazık ki bu olasılık gerçekleşmedi. Fakat bunun tam tersi gerçekleşti. Stalinist diktatörlük II. Dünya Savaşının bitiminde kendi nüfuz alanına giren ülkelerde de kendisi gibi bürokratik diktatörlüklerin kurulmasını sağlayarak, bu ülkeler üzerinde de askeri ve siyasal açıdan yönetici-merkezi bir konum elde etti ve daha da güçlendi. Bu yeni koşullar, yaşadığı dönemde Sovyet devletinin karakterini değerlendirirken Troçki’nin sergilediği “ihtiyatlı” yaklaşımın bir ölçüde anlaşılabilir nedeninin de artık ortadan kaktığı anlamına geliyordu. Artık ortaya çıkan bu tablonun, proletarya diktatörlüğüyle ve proleter devrimin kazanımlarının korunmasıyla hiçbir ilgisi olamazdı. Bu tablo, hakim mülkiyet biçiminin devlet mülkiyeti olduğu bir toplumda, devlet mülkiyetine hükmederek kendini işçi ve emekçiler üzerinde egemen sınıf konumuna yükselten yönetici bir sınıfın varlığına işaret ediyordu. Bu sınıf ne özel mülkiyet sahibi egemen sınıflara benziyordu, ne de modern sanayi toplumunun üretici sınıfı olan proletaryaya. İktidardaki bu sınıf gücünü ne burjuvaziden ne de işçi sınıfından alıyordu. Devlet mülkiyetine ve oluşturduğu despotik-bürokratik iktidar aygıtlarına dayanarak kendini vareden bir egemen sınıftı bu. Üstelik bu sınıf, II. Dünya Savaşından sonra kendine benzer modelleri de yaratarak uluslararası bir güç haline gelmişti. Ne yazık ki Troçki, savaş sonrasında ortaya çıkan dünyanın bu yeni manzarasını ve kapitalist devletlerin yanı sıra Stalinist bürokrasinin kurduğu despotik devletin ulaştığı uluslararası gücün boyutlarını görecek kadar yaşamadı. Eğer Troçki savaş sonrasında ortaya çıkan bu yeni tabloyu görecek kadar yaşasaydı, inanıyoruz ki Sovyet devletinin niteliği konusunda yaptığı tahlilleri gözden geçirecek ve tezlerini eksik ve yanlışlarından arındırarak, daha bütünlüklü ve daha tutarlı görüşlere ulaşabilecekti. Troçki’nin ölümünden sonra onun tahlillerinin sürdürülmesi ve savaş sonrasında ortaya çıkan yeni verilerin ışığında tezlerinin yeniden değerlendirilmesi gerekiyordu. Peki ama bunu kim yapacaktı ya da yapmalıydı? Bu görev elbette ki Troçki’nin takipçilerinin ve en başta da IV. Enternasyonal liderliğinin politik sorumluluğundaydı. Peki ne oldu? Troçki’nin takipçisi olduklarını söyleyen “Troçkistler”, bu görevlerini gerçekten de lâyıkiyle yerine getirebildiler mi? Bu soruya olumlu bir yanıt verebilmek oldukça güçtür. Troçki’nin ölümünden sonra, IV. Enternasyonal’in liderliğini üstlenenler, Troçki’nin fikirlerinin özünü yakalayıp, değişen koşullar içinde bu özü geliştirmeye ve sürdürmeye çalışacakları yerde, onun kendi döneminin koşulları içinde yaptığı teorik çözümlemeleri dondurdular ve Troçki’nin tezlerini birer dogmaya dönüştürdüler. Aslında bu tutum, devrimci teorik bir mirasın yaşatılması değil, kalıplara dökülerek şablonlaştırılması anlamına geliyordu. IV. Enternasyonal içinde düzgün bir teorik tartışma yürütülemediği için, Troçki’nin tezleri onun bıraktığı yerden alınıp, ilerletilemedi. Bu olmadığı için, sonuçta her Troçkist çevre, Troçki’nin fikirlerini kendine göre yorumlayıp, ayrı bir politik sekt oluşturmaya yöneldi. Oysa Troçki’nin adlandırdığı biçimiyle Bolşevik-Leninist geleneğin gerçekten takipçisi olabilmek için, bu geleneğin sözde değil gerçekte yaşatıldığı bir yolun izleniyor olması ve buna uygun bir devrimci enternasyonalist birliğin var edilmesi gerekiyordu. Ne yazık ki bunun tam tersi oldu. Troçki tarafından temelleri atılan IV. Enternasyonal içinde, onun ölümünden sonra derin bir politik-örgütsel bunalım yaşanmaya başlandı. Bu bunalımın temelinde ise, IV. Enternasyonal liderliğinin, II. Dünya Savaşından sonraki süreçte ortaya çıkan sorunlara teorik çözümler getirememesi ve özellikle Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist diktatörlüğü ve onun hegemonyası altında kurulan yeni bürokratik diktatörlükleri şu ya da bu tipten “ama yine de işçi devleti” olarak tanımlamayı sürdürmesinin yarattığı teorik karmaşa yatmaktaydı. Öte yandan benzer bir yanlış, II. Dünya Savaşından sonra gelişen ulusal kurtuluşçu hareketlere karşı yaklaşımlarda da sergilenecekti. Bu da yine sürekli devrim teorisinin yanlış bir kavranışından kaynaklanıyordu. Sonuçta, Troçki’nin teorik çözümlemelerinin değişen koşullar içinde ilerletilememesi ve onun tezlerinin şablonlaştırılması, Troçkist harekette teorik bunalımın derinleşmesine ve giderek örgütsel-politik bölünmelerin, dağılmaların sıkça yaşanmasına neden oldu. Bölünmeler sonucunda ortaya çıkan yeni Troçkist sektler ise, proleter sınıf temelinde örgütlenmekten uzaklaşarak, küçük-burjuva unsurlara yöneldiler ve giderek bu temele oturdular. Bu da Troçkist hareketi, genel bir görünüm olarak, sürekli bunalım içinde olan ve sürekli bölünmeler yaşayan bir politik hareket haline getirdi. Sorunun örgütsel-politik boyutlarıyla ilgili olan bu tartışmanın ayrıntıları üzerinde durmak, elbette ki bu kitabın konusu değildir. Fakat ne var ki, Troçkist hareketin örgütsel-politik bölünmüşlüğünün, incelediğimiz konuyla ilgili, hem de çok ilgili bir yanı da var kuşkusuz. Ele aldığımız tartışmalı teorik sorunlarla ilişkili olarak, Troçki’nin düşünce ve değerlendirmeleri üzerinde durduktan sonra, konu kaçınılmaz olarak onun ardıllarının görüşlerine doğru uzanmaktadır. Bu kapsamda da asıl dikkati, Troçki’nin ölümünden sonra IV. Enternasyonal geleneği içinde resmi temsilci konumuyla sivrilen Mandel’in görüşleri çekmektedir. Mandel’in görüşleri bütünsel olarak değerlendirildiğinde, onun temsil ettiği çizginin Troçki’nin görüşlerinin özünü kavrayabildiğini ve günümüzün çözüm bekleyen sorunlarına doğru teorik yanıtlar getirebildiğini söylemek çok zordur. Hatta diyebiliriz ki, pek çok konuda Troçki’nin teorik çözümlemelerini donduran ve onun görüşlerini “derinleştirmek” adına durağanlaştırıp, şablonlaştıranların başında Mandel gelmektedir. Burada, Mandel’in temsilcisi olduğu eğilimin Troçki’nin açtığı yoldan ilerlemediğini, pek çok noktada onun düşüncelerini donuklaştırdığını bazı önemli örnekler temelinde sergilemeye çalışacağız. Bu örnekler Troçki’nin görüşlerinin eşliğinde değerlendirilecek olursa, tartışılması gereken sorunların belirginleşmesine yardımcı olabilir. Mandel’in derinleştirmek adına bulanıklaştırdığı, hatta yanlış bir sonuca götürdüğü teorik sorunların başında, “işçi devleti” sorunu ve buna bağlı olarak Sovyetler Birliği’nde devletin sınıf karakteri ve bürokrasinin özgün konumu sorunu gelmektedir. Her ne kadar o, görüşlerini Troçki’ye dayandırdığını iddia etse de, bu konuda ortaya koyduğu “teori”, bütünüyle kendi “özgün” teorisidir ve tabii, Marksizm açısından baktığımızda, bize göre yanlışlar üzerine oturan bir teoridir. Mandel, Sovyetler Birliği’ndeki devletin “bürokratik yozlaşmaya uğramış da olsa, yine de bir proletarya diktatörlüğü olduğu” biçimindeki varsayımdan hareketle, işçi devleti konusunda yanlış bir teorik çıkarsama yapmaktadır. Ona göre işçi devleti bürokrasili de olabilir ve hatta işçi devrimi geri bir ülkede gerçekleşmişse, işçi devletinin bürokrasili olması kaçınılmaz bir şeydir. Eğer Mandel’in bu “teorisi” kabul edilecek olsaydı, o takdirde Marksizmin, işçi devletinin bürokrasisiz bir devlet olması gerektiği yolundaki perspektifi hoş bir temenni olmaktan öteye geçemezdi. Oysa biliyoruz ki, Marx’ın bu konudaki öngörüsü, hoş bir temenni değil, mümkün ve gerekli, hatta bir işçi devletinin var olabilmesi için zorunlu bir hedeftir. Bu hedefin hangi nesnel ve öznel nedenlerle yaşama geçirilemediği ya da geçirilemeyeceği üzerinde düşünmek ne denli doğru bir çaba ise, hedefin yaşama geçirilemediği bir durumu genelde veri kabul ederek, işçi devletinin bürokrasili de olabileceğini kanıtlamaya çalışmak o denli yanlış bir tutumdur. İşte Mandel’in “bürokrasili işçi devleti” genellemesiyle yaptığı şey tam da budur ve Marksist işçi devleti anlayışından gittikçe uzaklaşan bir yanlış tutuma örnek oluşturmaktadır. İlgili bölümde, bu konuda Troçki’nin değerlendirmelerinin de hatalı yönler içerdiği belirtilmişti. Fakat son tahlilde Troçki’nin hareket noktasını, “işçi devletinin bürokrasili bir devlet olmaması gerektiği ve olamayacağı” yolundaki Marksist kavrayış oluşturmaktaydı. O sadece, Sovyetler Birliği’nin o dönemdeki değişim nedenlerini gözler önüne serme çabası içinde “bürokratik yozlaşma” olgusu üzerinde duruyordu. Öte yandan, “muazzam bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi devleti”nin, eninde sonunda işçi devleti olmaktan çıkacağı doğrultusunda önemli ipuçlarını da sergileyerek, irdelemesini sürdürmekteydi Troçki. Oysa Mandel zaman içinde daha da netleşen gerçekliğe rağmen, teorisini hâlâ Troçki’nin erken değerlendirmelerinin üzerine oturtma tutumunu sürdürdü. Böyle yapmakla o, Troçki’nin hareket halindeki tahlillerini belli bir noktada dondurmuş oluyordu. Böylece Mandel’in teorisi, “devlet ortadan kalkmadıkça bürokrasinin de asla ortadan kalkmayacağı”, ya da “bürokrasinin her zaman olacağı” tarzında kavranmaya elverişli bir anlayışı yerleştirdi Troçkist harekette. Mandel’in bu açılımı, proleter devrim tek ülkede ve üstelik Rusya gibi geri bir ülkede tecrit olmasaydı bile, belki yine de bürokrasisiz bir işçi devletinin var olamayacağı tarzındaki bir kuşkuya kapıları sonuna kadar açık bırakır. Bu kuşku beraberinde, “bürokrasili işçi devleti”ni kabullenmek, realiteye boyun eğmek, hatta geleceği buna göre yeniden tasarlamak biçiminde bir eğilimi geliştirir. Ve nitekim öyle de olmuştur. Mandel’in görüşlerinde, Sovyetler Birliği gerçeği karşısında kökü bu noktaya dayanan örtülü bir boyun eğişin, çeşitli ödünlerin izlerini bulmak zor değildir. Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik karşı-devrim sürecinin akışı içinde, bürokrasiyi bir hakim sınıf olarak tanımlamanın eşiğine gelmiş bulunan Troçki, son yazılarında bürokratik egemenliğin proletarya tarafından yıkılması gereken karşı-devrimci bir güç olduğunu açıkça vurgulamaktaydı. Bürokrasinin, proletaryanın tarihsel kazanımlarını korumak bir yana, Sovyet devletinin bağrında uluslararası burjuvazinin bir uzantısı olarak işlev görebileceğini söylemekteydi Troçki. Böyle bir noktada artık hâlâ bürokrasinin ikili karakterinden söz etmek, “bir yönüyle tutucu olan bürokrasinin diğer bir yönüyle ise –kendi yöntemleriyle de olsa– işçi devletini korumaya devam ettiğini”nden bahsetmek anlamsızlaşmaktadır. Bakılması gereken yer, bürokrasinin dünya devriminin önünde engelleyici bir faktör olarak belirginleşen karşı-devrimci karakteridir. Oysa Mandel’in “bürokrasinin ikili karakteri”ne ilişkin açılımları, Troçki’nin son yazılarında verdiği ipuçlarıyla çelişmekte ve üstelik çubuğu Troçki’nin yapmadığı ölçüde bürokrasiden yana bükmektedir. Mandel 1968’lerdeki değerlendirmelerinde şöyle demektedir: Bu rol, Sovyet bürokrasisinin temeldeki çelişik ve ikili karakterini yansıtır. Bir yanda Ekim Devrimiyle ve özel tarımın Stalin tarafından zorla kolektifleştirilerek şiddet yoluyla ezilmesiyle Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan yeni toplumsal düzene gerçekten bağlıdır ve bu düzeni –iktidarının ve imtiyazlarının temeli– kendi özel dar çıkarlarına uygun yollarla korumaya çalışılır. Sovyet toplumunu korumakla da kendi arzu ve saiklerinden bağımsız olarak devrimin uluslararası planda yayılmasına nesnel olarak hizmet etmektedir.[1] Mandel’in bu türden değerlendirmeleri, Stalinizmin özürcülerinin, “bürokrasinin tüm öznel hatalarına rağmen, Sovyetler Birliği’nin nesnel olarak dünya devriminin merkezi olmayı sürdürdüğü” biçimindeki savlarının temelini oluşturur. İlerleyen yıllar içinde Mandel, bürokrasinin ikili karakterine ilişkin çözümlemelerinde esasta bir değişiklik yapmamıştır. Ve bürokrasinin hakim bir sınıf oluşturmadığı tezini, onun Ekim Devrimiyle doğan toplumsal düzeni –kendi yöntemleriyle de olsa– koruyucu bir yöne sahip bulunduğu iddiasına dayandırmayı sürdürmüştür. Öte yandan Mandel, örneğin 1978 yılında “Sovyet devletinin sınıf karakteri” üzerine kendisiyle yapılan bir görüşmede, bürokrasiye “yeni sınıf” lakabını takanların, onun burjuvaziye göre ilerici yönünü de teslim etmek zorunda kalacaklarını belirtmektedir. Mandel’in bu türden argümanlar ileri sürmesi, Troçkist harekette doğruları bulmaya yönelen düşünsel çabaların daha baştan önünün tıkanmasına ve böylece Sovyet bürokrasisinin bir kast değil, egemen bir sınıf oluşturduğu gerçeğinin üstünün örtülmesine yol açmıştır. Diğer yandan Mandel, bizzat kendi mantalitesi içinde bürokrasiye “ilerici” bir rol biçer ve bunun kanıtı olarak, SSCB’nin devasa iktisadi ve kültürel başarılarını gösterir. Oysa sağlanmış olan gelişme, Troçki’nin de belirttiği gibi, bürokrasinin kamçısı altında çalıştırılmış proletaryanın emeğinin sonucudur. O nedenle bürokrasiyi, işçi sınıfı ve dünya devrimi karşısında oynadığı gerici role göre değil de, burjuvaziyle karşılaştırarak değerlendirmek ya da SSCB’deki sanayileşme başarısını son tahlilde yine de bürokrasinin hanesine yazmak, bürokrasiye verilmiş büyük bir ödün olmaktadır. Üstelik bürokratik egemenliğin SSCB’de gelişme düzeyini yükseltici bir faktör olmayıp tam tersine frenleyici bir rol oynadığı bizzat Troçki tarafından dile getirilmiş bir gerçeklik iken! Troçki şöyle diyordu: “Bürokratizmin daha da engellenemeyen bir gelişimi, ekonomik ve kültürel büyümenin duraksamasına, korkunç bir toplumsal krize ve bütün toplumun olduğu gibi çöküşüne yol açabilir.”[2] Bürokrasinin diktatörlüğü altındaki Sovyet ekonomisinin, kapitalizmi bile aşan bir ilerleme kaydettiği yolundaki “teori”nin yaratıcısı da Mandel olmuştur. Onun yıllarca savunduğu ve Troçkist hareket içinde yerleştirdiği tez şöyledir: Sovyetler Birliği, plan plan ardına birbirini izleyen onyıllar boyunca, geçmişteki ilerlemenin birikimi geleceğin büyüme olanakları önünde engel yaratmadan, az çok dengeli bir ekonomik büyüme sürdürüyor… Kapitalist gelişmenin ekonomik büyümenin hızını azaltan tüm yasaları elendi.[3] Troçki, Sovyetler Birliği’ndeki rejimin devlet kapitalizmi olmadığını kanıtlama çerçevesinde, bürokrasinin burjuva sınıf benzeri bir hakim sınıf olmadığını söylerken haklıydı. Diğer yandan Troçki, Sovyet bürokrasisini bölüşüm sürecinin jandarması olarak nitelerken, henüz gerekli sonucu ifade etmemiş olsa da, bu koşullarda işçi sınıfının üretim sürecinin efendisi sayılamayacağı gerçeğine dikkat çekmiş olmaktaydı. Bunun nihai anlamı ise, bürokrasinin üretim sürecini denetleyen bir egemen güç olarak, ayrıcalıklı bir tabakadan fazla bir şey, özel mülkiyet sahibi sınıflara benzemeyen, fakat devlet mülkiyetine dayanarak toplumsal artı-emeği denetleyen kendine özgü bir sınıf olduğuydu. Ne yazık ki Troçki de tahlillerini henüz bu noktaya ulaştıracak düzeyde ilerletememişti. Burjuvazinin mülksüzleştirildiği fakat işçi sınıfının da egemenliğini koruyamadığı ve üretim araçlarının devlet mülkiyetinde bulunduğu bir durumda, devletin sahibi bürokrasi, özel mülkiyet sahibi sınıfların hizmetindeki bürokrasiden çok farklı bir şeydi. Özel mülkiyete dayanmayan Sovyet bürokrasisinin devlet mülkiyeti sayesinde egemen konuma yükselmiş bir yönetici sınıf, devletlû sınıf oluşturduğu sonradan apaçık ortaya çıktı. “Bürokrasinin kamçısı altında çalışmaya mahkûm kılınan” işçi sınıfının konumuna ilişkin Troçki’nin yaptığı teşhirler, bürokrasinin işçi sınıfı karşısındaki egemen pozisyonunu olanca açıklığıyla sergilemekteydi. O, bu durumun meşrulaşması ve katılaşması halinde, proleter devrimin toplumsal kazanımlarının tümden tasfiyesine yol açılacağına işaret etti. Aradan yıllar geçmesine ve olayların Troçki’nin belirttiği tarihten önce bile zaten tam da onun dediği yönde gelişmesine rağmen, “devlet mülkiyeti devam ettikçe işçi sınıfının tarihsel kazanımlarının korunmaya devam edeceği”ni kanıtlamaya çalışan Troçkistler fena halde yanılmaktaydılar. Ve bu yanılgının temelinde, devlet mülkiyetini abartılı bir biçimde sosyalist mülkiyetle benzeştirme yanılgısı yatmaktaydı. Oysaki, örneğin küçük-burjuva sosyalizminin “devletçilik” ve “devlet mülkiyeti” sorunundaki yanılgıları, daha Marx döneminden başlamak üzere nice eleştiriye konu olmuştur ve Marksizmin bu konuda küçük-burjuva sosyalizmine yönelttiği teorik eleştiriler devrimci Marksist literatürde zengin bir yer tutar.[4] Aslında, gerçeklerle bağdaşmayan birtakım iddiaların teorize edilmek istenmesi, böyle bir çaba içine giren kişiyi kaçınılmaz olarak çelişkilere sürükler. Troçki’nin verdiği önemli ipuçlarını yok sayarcasına, kendini şablonlara kilitleyen Mandel, Sovyet devletinin karakteri konusundaki değerlendirmelerini bir kısır döngüye hapsetmiştir. Konuya ilişkin sorgulamalar kendisini “bürokratik yozlaşmış işçi devleti” çözümlemesinin ilerisine gitmeye zorlayıverdiğinde, kendi içinde çelişmeyi göze almıştır, fakat bu şablonu terk etmeyi göze alamamıştır. Örneğin Mandel, sıra Sovyet devletinin niteliğinin değişen koşullar içinde yeniden ifade edilmesine geldiğinde tam da böyle bir çelişki sergilemektedir. Bürokrasinin hâlâ köken olarak işçilerden oluşan çok kalabalık bir sosyal grup olduğunu iddia etmeyi sürdürür Mandel. “Bürokratik yozlaşmış işçi devleti” tanımının 1978’lerde artık eleştiriye dayanacak bir yanının kalmamış olması nedeniyle, bu tanımın sürdürülmesine özürcü gerekçeler arar. Bu Troçkist tanımın hiç de işçi devleti ile aynı şey olmadığını söyler. Fakat buna rağmen, Sovyet devletinin tanımındaki “işçi” sıfatının kaldırılması halinde daha da karışık bir duruma yol açılacağı gerekçesiyle, kaldırılmamasını yeğler. Mandel’in göze alamadığı karışıklığa örnek olarak sıraladığı gerekçeler, karışıklıktan korunabilmek amacıyla doğruyu arayıp bulma çabasından vazgeçmeye çağrıdır. Ya da yine bürokrasiye verilmiş bir ödünün ifadesidir. Şöyle der Mandel: Bürokrasinin yeni bir sınıf olduğu kabullenilirse, iktidardaki Komünist partiler “bürokratik” partiler mi olacaktır? Ya da bürokrasi iktidarı ele geçirmesinden önce bir sınıf olmamakla birlikte, iktidarı ele geçirdikten sonra bir sınıf haline gelen tarihteki ilk sınıf mıdır? Ve sonuç olarak Mandel, Troçki’nin ipuçlarını hiçe sayarak ve yine o aşina limana sığınarak “karışıklıktan korunmuş” olur: Dördüncü Enternasyonal –Troçki’yi izleyerek– Sovyetler Birliği’nde halen bürokratik yozlaşmaya uğramış bir işçi devletinin varlığını ve bu anlamda da Sovyetler Birliği’nin bir çeşit proletarya diktatörlüğünü koruduğunu ileri sürerken bunu çok belirgin bir içerikle sınırlamaktadır. Bu devlet günümüze kadar Ekim Devrimi’nden doğan yapıları, melez üretim ilişkilerini nesnel olarak savunmuştur. Nitekim günümüze kadar kapitalizmin restorasyonunu ve yeni bir burjuva sınıfın iktidarını önlemiştir; kapitalist mülkiyetin ve kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden oluşmasına izin vermemiştir.[5] Oysa Mandel’in bu satırları kaleme aldığı tarihlerde (1978), bürokrasinin kapitalist restorasyonu gerçekleştirmemiş olması, Sovyetler Birliği’nin “bir çeşit proletarya diktatörlüğünü koruduğunu” göstermez. Sovyet devletinin “Ekim Devriminden doğan yapıları nesnel olarak savunduğu” iddiası doğru değildir. Bürokratik karşı-devrim sonucunda Sovyet devleti’nin işçi devleti olmaktan tamamen çıkmasıyla birlikte, 1929 dönemecinden başlayarak “bürokrasinin Ekim Devrimiyle doğan yapılara bağımlı bir sosyal kast olduğu” görüşünün nesnel bir dayanağı kalmamıştır. O nedenle de, bürokrasinin “yeni bir burjuva sınıfın iktidarını önlemekle, kapitalist mülkiyetin ve kapitalist üretim ilişkilerinin oluşmasına izin vermemekle” koruduğu varlık artık “Ekim Devriminden doğan yapılar” değildir. Bürokrasi, kendi ulus-devletinin çıkarlarıyla bağlı bürokratik rejimin işleyişini korumuştur. Sovyet devletinin ve Sovyet bürokrasisinin nesnel karakterini yeniden değerlendirmekten kaçınan Mandel, çözümlemelerini günümüzdeki değişimin kavranabileceği düzeye yükseltmemiş, dolayısıyla bürokratik rejimlerin çöküş sürecine hazırlıksız yakalanmıştır. Bu nedenle, onun 1978’lerden örneklediğimiz saptamaları özü itibarıyla yanılgılıdır ve günümüzdeki değişikliğin kavranmasındaki eksikliğin de kaynağıdır. Çünkü Mandel, bürokrasinin vaktiyle gerçekleştirmiş olduğu karşı-devrime rağmen, Ekim Devriminin toplumsal kazanımlarının yok edilmediği iddiasını sürdürmüştür. Bu nedenle de, Sovyetler Birliği ve benzeri ülkelerde kapitalist restorasyonun ancak bir burjuva karşı-devrimiyle gerçekleştirilebileceğini yinelemekle yetinmiştir. “Karışıklıktan korunma” gerekçesiyle eskimiş değerlendirmelere takılıp kalan Mandel, bu değerlendirmelerin somut gerçeklikle bağdaşmaması karşısında duyduğu rahatsızlığı, Marksist kavramların içeriğiyle oynayarak geçiştirmeye çalışmaktadır. Ve asıl karışıklığa da böylesi tutumlar neden olmaktadır. Şöyle der Mandel: … eğer “proletarya diktatörlüğü”, “işçi sınıfının doğrudan yönetimi” olarak yorumlanırsa, o zaman böylesi bir diktatörlük kesinlikle söz konusu değildir. Bizim için, Sovyetler Birliği’nde proletarya diktatörlüğü, ancak bu terimin türetilmiş, dolaylı ve sosyo-teorik anlamında söz konusudur.[6] Proletarya diktatörlüğünün varlık koşulunu oluşturan “işçi sınıfının doğrudan yönetimi”, onun yorumlarından biriymiş gibi sunulmaktadır. Böylece Mandel bizleri, proletarya diktatörlüğünün yeni bir tanımı ile yüz yüze getirmektedir: İşçi sınıfının “dolaylı” yönetimi anlamına gelen, proletarya diktatörlüğü tanımından “türetilmiş” bulunan, “sosyo-teorik” anlamda bir proletarya diktatörlüğü. Aslında bu tür açıklamalar, teorik laf salatası olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. Bürokrasinin proletaryadan bağımsız bir hakim sınıf oluşturamayacağını, Sovyet devletinin son tahlilde yine de Ekim Devriminin kazanımlarını koruyan “bürokratik yozlaşmış işçi devleti” olduğunu kanıtlama çabası Mandel’i, gerçeklikle uyuşmayan yorumlar yapmaya zorlamaktadır. İşte bu nedenle o, Sovyet bürokrasisinin “Ekim Devriminin başını koca kıçıyla ezdiği”ni söyleyen ve bürokrasinin varlığının “Bolşevizmin diyalektik inkârına” dayandığını ilân eden Troçki’den yıllar sonra, bu anlamda hâlâ “tamamlanmamış süreçler”den söz etme gafletine düşmektedir. Aşağıdaki satırlar böyle bir tutumun örneğini oluşturması bakımından ibret vericidir: … bürokrasi her ne kadar geçmişle, işçi sınıfıyla ve Marksist ideoloji ile göbek bağını bütünüyle kesmeyi istese ve buna çabalasa da, denemek başka şeydir, başarmak başka şey. Burada söz konusu olan tamamlanmış olmaktan uzak bir süreçtir; ve bu süreçte çok şiddetli tepkilerle karşılaşılabileceği açıktır.[7] Niyet ne olursa olsun, yarattığı sonuçlar itibarıyla bu tür açıklamalar, bürokrasiye verilmiş ödünlere dönüşmektedir. Tarihsel deneyimin ortaya koyduğu “bürokratik diktatörlük” olgusunu, “bürokrasili işçi devleti” çerçevesinde teorize eden Mandel ve takipçileri, ulusal kurtuluş devrimlerinin ürünü olan “ulusal devrimci” iktidarları bile “işçi devleti” kategorisi içine sokuşturmaktadırlar. İşçi sınıfını daha en başından iktidar dışında tutan ve ancak milliyetçi sosyalizm anlayışı temelinde bir anti-kapitalist içeriğe sahip bulunan Yugoslavya, Çin ve Vietnam devrimleri “baştan deforme olmuş sosyalist devrimler” olarak değerlendirilmektedir. Mandel bu ülkelerdeki devrimlerle ilgili olarak şöyle demektedir: Stalinist geçmişlerinden bütünsel değil, yalnızca kısmi bir kopuş gerçekleştirmiş olmaları, bu partilerin önderliklerini, hem iç rejimleri hem de kitleler ile ilişkileri bakımından bürokratik örgütsel konumlarda tutmuştur. Buna bağlı olarak, doğrudan bir işçi ve halk iktidarının (sovyetler) kurumlaştırılması devrimci zaferlere eşlik etmemiştir. Parti aygıtı, daha baştan devletle özdeşleşmiştir. Aynı nedenle, bürokratikleşme ve kitlelerin depolitizasyonu olayı –her ikisi de yeni bir bürokrasinin aşırı maddi ayrıcalıklarının hızla ortaya çıkması sonucunda pekişerek– derinleşmiştir. Dolayısıyla bürokratik biçimde manipüle edilen ve baştan deforme olmuş sosyalist devrimlerden haklı olarak söz edilebilir.[8] Böylece Mandel, Marksist literatüre “bürokratik işçi devleti” kavramının yanı sıra yeni bir “teorik” kavram daha kazandırır: “Daha baştan deforme olmuş sosyalist devrimler!” Bunun yanı sıra Mandel ve takipçileri, Küba, Nikaragua ve Granada’da gerçekleşen devrimleri ise, bu devrimlerin önderlikleri Stalinist kökenli partiler olmadığı için (!), “gerçek sosyalist halk devrimleri” olarak tanımlamaktadırlar: Küba’da, Granada’da ve Nikaragua’da söz konusu olan, Yugoslav, Çin ve Vietnam devrimlerinden kalın bir çizgiyle ayrılan gerçek sosyalist halk devrimleridir; çünkü bu devrimlerin başında Stalinist kökenli partiler değil, kendi ülkelerinin anti-emperyalist ve sosyalist akımları içindeki bir ayrışmanın ve olgunlaşmanın ürünü olan devrimci partiler vardı. Aynı nedenle, iktidarın bürokratikleşmesi süreci bu ülkelerde diğerlerine göre çok daha sınırlı olmuştur ve ulusal düzeyden çok yerel düzeyde, işçi ve halk iktidarlarının kurumsallaştırılması yönünde (sınırlı ve henüz yetersiz) ileri adımlar atılabilmiştir.[9] Bu değerlendirmelerde kullanılan ölçüt nedir? Devrimlerin ulaştığı kapsam ve devrimci proletaryayı iktidara getirip getirmediği mi? Yoksa, devrime damgasını basan önderliklerin Stalinist kökenli partiler olmaması ya da Stalinizmden tam kopmaksızın Sovyet bürokrasisine tavır alıp almamaları mı? Kuşkusuz, doğru bir değerlendirme yapabilmek için, söz konusu devrimlerin önderliklerinin Sovyet bürokrasisi karşısındaki konumlarını dikkate almak yetmez. Esas olarak, devrimci önderliğin sınıf karakterinin, devrimin ulaştığı kapsamın ve proletaryayı iktidara getirip getirmediğinin çözümlenmesi gerekir. Proletarya diktatörlüğünün kurulmasıyla sonuçlanmayan ve son tahlilde “ulusalcılık” anlayışını asla aşamayan bir devrimi, sırf kapitalist ilişkileri tasfiyeye yönelip (ki bu da yine Sovyet bürokrasisi ile kurulan askeri, siyasi, ekonomik bağlar temelinde olmaktadır), “devletleştirmeler” temelinde bir ulusal kalkınma stratejisi uygulamaya yöneldiği için “sosyalist devrim” olarak nitelendirmek ne derece doğru bir yaklaşım olabilir? Mandel’in temsilcisi olduğu eğilimin bu konudaki temel yanılgısı o denli çarpıcıdır ki, ulusal kurtuluş devrimi temelinde gelişen ve ulusal devrimci bir iktidarın kurulmasından sonra Sovyet bürokrasisine boyun eğen Küba devrimini, “gerçek sosyalist halk devrimi” olarak nitelemeyi sürdürmüşlerdir. Küba devriminin ulusal kurtuluşçu, “Cadillocu” önderliğinin iktidarı, Ekim Devriminin ürünü olan proletarya diktatörlüğü ile karşılaştırılmaktadır. Yine örneğin, ulusal devrim boyutunu aşmamış olan Nikaragua Devriminin, burjuva unsurları içeren Sandinist önderliğinin iktidarı da, “gerçek sosyalist halk devriminin” iktidara getirdiği “çok daha az bürokratlaşmış bir iktidar” olarak nitelenmektedir. Mandel karşı karşıya kaldığı problemi, sosyalizm ile halk kavramlarını çiftleştirerek basitçe aşma çabası içinde oldu hep. Oysa çok iyi bilinmektedir ki, Troçki’nin savunduğu sürekli devrim anlayışı, devrimlerin proletaryanın sosyalizm hedefini kapsayacak düzeye yükseltilebilmesi için proletarya diktatörlüğünün kurulmasını şart koşar. Bu nedenle, ulusal kurtuluş devrimi kapsamında kalan ve ulusal kurtuluşçu iktidarların kurulmasıyla sonuçlanan devrimleri Ekim proleter devrimi ile aynı çerçevede değerlendiren Troçkist eğilimlerin bu tutumu, her şeyden önce, Troçki’nin savunduğu sürekli devrim perspektifine aykırıdır. Ulusal kurtuluş devrimlerinin sosyalist devrim kategorisi içine sokuşturulması ve bu tür devrimlerin sonucunda kurulan tüm ulusal devletlerin “daha baştan bürokratikleşmiş işçi devleti” olarak tanımlanması, Mandelci eğilimin yerleştirdiği bir teorik garabettir. Örneğin şu satırlar, bu tuhaflığın tipik örneklerinden birini oluşturuyor: “birçok az gelişmiş ülkede kapitalizmin devrilmesi, işçilerin demokratik biçimde seçilmiş işçi konseylerine dayanan dolaysız iktidarının ortaya çıkışına bağlı olmadığı sürece, buradan çıkacak işçi devletlerinin daha kuruluştan itibaren bürokratlaşmaya mahkûm oldukları da vurgulanmalıdır.”[10] Tıpkı Mandel’in proletarya diktatörlüğünden “türetilmiş”, “dolaylı”, “sosyo-teorik anlamda bir proletarya diktatörlüğü” biçimindeki teorik laf salatasında olduğu gibi, burada da karşımıza çıkan tuhaflık, “işçilerin demokratik biçimde seçilmiş işçi konseylerine dayanan dolaysız iktidarının” doğumu olmaksızın, yani işçi sınıfını hiç iktidara getirmeksizin yaşama gözlerini açan “daha kuruluşundan itibaren bürokratikleşmiş işçi devleti”dir! Burada hatırlanması gereken diğer bir nokta ise, Mandel’in “bürokratikleşmiş işçi devletleri” tarzındaki değerlendirmelerini bağladığı şematize edilmiş derecelendirme sistemidir. Ekim Devrimi sonrasında ortaya çıkan sovyet iktidarının, Lenin’in de işaret ettiği üzere bürokratik deformasyona uğraması ve bu belânın daha da büyüyerek artık tam bir bürokratik dejenerasyona dönüşmesi olguları, mekanik bir biçimde sınıflandırılarak, ortaya sanki genel geçer bir “deforme olmuş işçi devletleri” ve “dejenere olmuş işçi devletleri” ayrımı çıkartılmıştır. Oysaki, bürokratik deformasyon (bozulma) ve dejenerasyon (yozlaşma) olguları salt Sovyetler Birliği’nin tarihine ilişkindir ve bu kavramların bir işçi devriminin yaşanmadığı ülkelere uygulanmak istenmesi doğru değildir. Fakat yıllarca Troçkizm adına böylesi yaklaşımlar yerleştirilmiş ve hatta kimi tarihsel olayların değerlendirilmesinde, “deforme olmuş işçi devleti” diyen Troçkistlerle, “dejenere olmuş işçi devleti” diyen Troçkistler karşı karşıya gelebilmişlerdir. Oysa yanılgı derece farkında değil, bu tür bir yaklaşımın bizzat kendisinde, bütünündedir.
Öncelikle “yozlaşmış işçi devleti” tanımını irdelemek isteyişimizin nedeni, Troçki’nin henüz yeterince netleştiremeden bıraktığı, ölümü nedeniyle yarım kalmış olan ve hatalı yönlerinden arındırılması gereken değerlendirmelerini ele almanın gerekli olduğu düşüncesiydi. Bu nedenle, onun düşünsel mirasını koruyup zenginleştirmek yerine, Troçki’nin görüşlerine sadakat adına hareketli yaklaşımları donmuş karelere dönüştüren Troçkist çizgilerin eleştirisine ilk planda yer vermiştik. Fakat, yanlış yaklaşımlar bundan ibaret değildir. Cliff örneğinde olduğu gibi bazı Troçkistler de, Troçki’nin hatalı yaklaşımlarını aşmak adına bu kez bir başka uca savrulmuşlar ve yeni çözümlemeler arayışı içinde, aslında daha önceki dönemlerde ortaya atılmış bulunan bir yanlış teorinin (“devlet kapitalizmi” teorisinin) peşine takılmışlardır. Bu bölümde, Cliff’in Sovyetler Birliği’ndeki sistemi “devlet kapitalizmi” olarak değerlendirmesini neden doğru bulmadığımızı ana hatlarıyla belirtmek istiyoruz. Aşırı üretim, bunalım döngüleri ve iflâsların sonucunda sağlanan yeni canlanmalar temelinde yol alan kapitalist işleyişle benzeşmeyen bir ekonomik yapıyı, devlet kapitalizmi olarak nitelendirmenin yanlışlığı ortadaydı. Nitekim, devlet kapitalizmi teorisinin yandaşları da, kapitalizmdeki “aşırı üretim ve iflâs” döngüsü yerine, bürokratik diktatörlüklerin egemen olduğu ülkelerde “aşırı yatırım ve israf” döngüsünün yer aldığını söylediler. Fakat anlaşılması mümkün olmayan nokta, bu türden yapıların yine de kapitalizmin bir türü olarak kabul edilebilmesiydi. Bu noktada, Troçki’nin yerinde bir değinmesi hatırlanmalı: Genellikle aşina olmadığımız fenomenlerden, aşina terimler aracılığıyla selâmete ulaşmaya çalışırız. Sovyet rejiminin esrarengizliğini gizlemek için ona “devlet kapitalizmi” demek gibi bir girişim vardır. Bu terimin bir avantajı vardır; kimse ne demek olduğunu bilmemektedir. [1] Aslında bu konunun ayrıntıları, ilerleyen yıllar içinde öne sürülen görüşler ve karşı görüşler temelinde farklı Troçkist çevrelerin yazınsal faaliyetinde çok önemli bir yer tuttu. Cliff ve Mandel çevresi arasında sürüp giden polemiklerde pek çok görüş ortaya kondu. Fakat taraflardan biri zorlama yorumlarla Sovyetler Birliği’nde devlet kapitalizminin varlığını kanıtlamaya çabalarken, diğer taraf ise buna ilişkin haklı eleştiriler getirmiş olsa da kendi yanlışını düzeltmedi ve “yozlaşmış işçi devleti” çözümlemesinde ısrarı sürdürdü. Doğu Avrupa ülkelerinde ve Sovyetler Birliği’nde yaşanmaya başlayan çöküş süreci, aslında bu çevrelerin tümüne tarihin somut yanıtını vermekteydi. Ama yine de söz konusu taraflar şöyle bir düşünüp yanılgılarını gözden geçirecek yerde, eski pozisyonlarını inatla savundular. Sovyetler Birliği ve diğer bürokratik rejimler kapitalizm yönünde çözülürken, Cliff çevresi bunu bir “yana kayma” olarak değerlendirdi. [2] Mandel çevresi ise, son ana dek “yozlaşmış işçi devleti” tanımlamasına bazı sıfatlar daha eklemekle yetindi. Her şey olup bittikten sonra ise, geçmişin yanılgılarını kurcalamaya hiç de niyetlenmeksizin artık Rusya’daki kapitalizm olgusu üzerine yazılıp çizilmeye başlandı. Şimdi artık tarihin yanıtlamış olduğu bir sorunda, bu iki eğilimin bizzat kendi yanılgılarını besler biçimde sürdürmüş oldukları yazınsal mücadelenin ürünleri üzerinde durmayı düşünmüyoruz. O nedenle, “devlet kapitalizmi” çözümlemesinin yalnızca temel sakatlıklarına işaret etmekle yetineceğiz.
Troçki’nin çözümlemelerinden farklı olarak, Sovyetler Birliği’nde bürokrasinin ayrıcalıklı bir kast olmayıp, yeni bir egemen sınıf oluşturduğu tezi çok sayıda yazar tarafından ele alınmış ve incelenmiştir. İlk bakışta, sanki benzer yaklaşımlar temelinde bir gruplaşma gerçekleşmiş gibi görünse de, aslında gerek varılan sonuçlar, gerekse söz konusu yazarların siyasal tutumları arasında önemli ayrımlar vardır. Bu bölümü eklememizin nedeni, Sovyet devletinin sınıf karakteriyle ilgili çeşitli araştırmaların sonuçları hakkında ayrıntılı bir döküm yapmak değil. Amacımız, bu konuyla ilgili tartışmalar üzerinde önemli etkiler yaratmış ve öne çıkmış bazı görüşlere değinmek ve böylece farklılıklarımıza dikkat çekebilmektir. Önce, Troçki’nin sağlığında ve onun çevresinde yürüyen tartışmalarda önemli bir yer tutan Rakovski’nin ve Shachtman’ın değerlendirmelerini ele alacağız. Daha sonra ise, Hilferding’in de içine dahil edilebileceği bir grubun, dünyadaki gidişatın genelde “totaliter devlet ekonomisi” ya da “bürokratik kolektivizm” doğrultusunda olduğunu iddia etmiş bazı yazarların görüşleri üzerinde kısaca duracağız.
Stalinist bürokrasilerin “sosyalizm” olarak lanse ettikleri, gerçekte ise devlet mülkiyetine dayalı bürokratik kumanda ekonomilerinin, süreç içinde gelişme potansiyellerinin sınırına dayanıp tıkanmaları kaçınılmaz bir olgudur. Ekonominin, dünya ekonomisi niteliği taşıdığı bir çağda, ya dünya proleter devrimiyle kapitalizmi aşmak ya da kapitalist dünya sisteminin etkisi altında, son çözümlemede onunla tam bir entegrasyona yönelmekten başka bir seçenek yoktur.
Sovyetler Birliği örneğini ele alacak olursak, bu ülkede ilk sanayi birikimi ve ulusal kalkınma hamlesi, emekgücü ve diğer üretim araçlarının kullanımındaki miktar artışlarıyla sağlandı. SSCB’nin uçsuz bucaksız topraklarında sahip olduğu kaynak potansiyeli, bu yoldan muazzam bir gelişme sağlanmasına elverişliydi. Fakat ekstansif büyüme (yaygın büyüme) yoluyla sağlanan gelişme düzeyi, daha ileri bir teknolojiyle gerçekleştirilen verimlilik artışının gerisinde kalmaya mahkûmdur. Bu nedenle Sovyet ekonomisi, dünya kapitalizminin entansif büyüme (yoğun büyüme) kapasitesinin çok gerisinde kaldı. Sorun böyle iken, Sovyet ekonomisindeki gelişme Stalinizm tarafından “sosyalizmin kurulmuş olduğu” biçiminde lanse edildi. Stalin sonrasında da bürokrasinin tutumunda özde bir değişiklik olmadı.
Bürokrasi kendi devletinin güçlülüğünü kanıtlamak maksadıyla vitrinini ne denli görkemli biçimde süslemeye çalışırsa çalışsın, Sovyetler Birliği ve diğer “sosyalist blok” ülkelerinde ekonomik bunalımlar, çeşitli toplumsal rahatsızlıklarla, patlamalarla kendini dışa vurmaktaydı. Bürokrasi açısından, ekonomiyi reforme etme gereksinimi nesnel bir zorunluluk olarak kendini dayatmıştı. Teknolojik gelişme sağlayarak emek verimliliğini yükseltmek ve Batı kapitalizminin ulaştığı gelişme düzeyiyle aradaki farkı kapatmaya çalışmak bürokrasinin başlıca problemi olmuştu. Bürokrasinin, “ileri sosyalist toplumu kurma çabası” olarak sunduğu ekonomik gelişme problemi, gerçekte kapitalist dünya pazarındaki teknolojik gelişme ve verimlilik artışının çok gerisinde kalan bir ekonomiyi çöküntüden kurtarma çabasıydı. Ve bu çaba, verili koşullar altında kaçınılmaz olarak, kapitalist dünya pazarının “nimetlerinden” daha yoğun biçimde yararlanma yollarının aranması temeline oturmaktaydı. Kısacası, bürokrasinin “ileri sosyalizm” masalı, gerçekte kapitalizme yetişmeye, ondan yardım dilenmeye yönelen bürokratik iktidarların “tek ülkede sosyalizm” anlayışının iflâsının simgesiydi.
Bürokratik rejimlerin ucu dünya kapitalizmine açık olduğundan, iktidardaki bürokrasilerin, ekonomide büyük bir tıkanıklıkla yüz yüze gelindiğinde, kapitalist restorasyon yönünde reform çabaları içine girmeleri bir sürpriz değildir. Nitekim, Stalin’in ölümünden sonra Kruşçev ile birlikte başlatılan ekonomik reformlar da, bürokratik rejimdeki tıkanıklığın dışa vurumuydu. Bunun yanı sıra, Sovyetler Birliği’nde 1965’lerdeki ekonomik reform girişimleri, Stalinist sosyalizm anlayışına ortodoksça bağlılığını sürdüren Brejnev döneminde bile bürokrasinin dünya kapitalizmine açılma yönündeki istemini ortaya koydu. Demek ki ekonomik reform istemi, Brejnev dönemini kutsayan kimi Stalinistlerin göstermek istediği gibi, Kruşçev gibi liderlere özgü kişisel bir tercih değil, genelde bürokrasinin ekonomideki tıkanıklıkları dünya pazarının “iksiriyle” aşma çabasının ürünüydü.
Bürokrasinin bu dönemlerde Doğu Avrupa ülkelerinde gelişen kitle hareketlerini bastırmaya girişmiş olması ve siyasal istikrarsızlık korkusu nedeniyle ekonomik reform sürecini ilerletmekten cayması, onun dünya kapitalizmine açılmaya karşı olduğunu göstermiyordu. O hem ekonominin bu yönde gelişim olanaklarına sahip olmasını arzuluyordu; ama hem de sistemini eski biçimiyle korumak istiyordu. Sanki bu ikisini bağdaştırmak mümkünmüş gibi!..
Bürokratik rejim altında ekonomik gelişme potansiyellerinin donup, her alanda bir tıkanıklığın ve durağanlığın yaşanmaya başlanmasından beri, bürokrasinin temel sorunu bu çelişkinin çözümsüzlüğü olmuştur. Kapitalist restorasyon doğrultusunda reformların hızlandırılması bürokratik sistemin varlığını tehdit etmiş, reformların durdurulması ekonomideki açmazları büyütmüştür. Böylece bürokratik rejim, belirli bir tarih kesitinde ayakta kalmayı başarmış olsa bile, kendi varlığını uzun sürede kendi temelleri üzerinde idame ettirme olanağından yoksun bulunan geçici ve özgün bir tarihsel fenomen olduğunu ortaya koymuştur. Kruşçev dönemi bir de-Stalinizasyon dönemi izlenimini verirken, gerçekte tüm eleştirilerin çok yüzeysel ve sınırlı kalması, Brejnev dönemiyle birlikte ise Stalinizme yeniden övgüler yağdırılması, bürokrasinin kendi sistemini ayakta tutmadaki çaresizliğinin ifadesidir.
Dünya proleter devriminin, bu ülkelerdeki bürokratik rejimleri de yıkacak yeni bir ilerleyişe geçememesinin sonucunda, bürokratik diktatörlükler uzun bir süredir kesin bir çürüme ve çözülme süreci içine girmişlerdi. Bu durumun en tipik göstergesi, dünya devrimi hedefini tamamen yadsıyan egemen bürokrasilerin, barış içinde bir arada yaşama bahanesinin ardına saklanarak dünya kapitalist sistemi ile her alanda yakın bir ilişkiye yönelmeleri olmuştu. Ekonomideki durgunluğu ve tıkanıklığı, dünya pazarıyla daha bir içli dışlı olarak aşma çabası, örneğin Macaristan’da uzun süredir kapitalist piyasanın ve onun değerler sisteminin özümsenmesini getirmişti. Sovyetler Birliği gibi, bürokratik rejimin devletçi yasal çerçeveyi daha sıkı tuttuğu ülkelerde ise, yine aynı ilişki temelinde yasadışı bir piyasa oluşmaktaydı.
Bürokrasi tüm bu yaşananlardan geleceğe yönelik dersler çıkartmaya başladı. Bürokrasinin önemli bir kesimi, yeni kazançlar elde edebilmek için eskiyi feda etmekten başka çıkar yol olmadığı sonucuna doğru ilerlemeye koyuldu. Bürokratik rejimin reformlarla düzeltilerek ayakta tutulması olanaksız gibi görünüyorsa, bu gerçeği kavrayanların artık kendilerine yeni bir yol çizmeye başlamaları şaşırtıcı değildir.
Eski verili koşullar devam ettiği sürece gelecek umudu kalmayan egemen sınıf içinde, bu durumun anlaşılmaya başlandığı tarihsel dönemeçten itibaren bir ayrışma yaşanır. Bir kısmı hâlâ eskide ayak direrken, diğer bir kısmı yeni bir gelişme içine girmeye niyetlenir. Eskide ayak direyenler, genellikle çıkarları eski sistemin devamıyla tam bütünleşmiş olan, bu yüzden değişemeyen unsurlardır. Yenileşmeyi savunanlar ise, yeni gelişme doğrultusunda adım atanlar ve çıkarlarını artık eskiyi feda etmekte görenlerdir. Geçmişte, kapitalizmin gelişmesiyle çöküşe giren Asyatik devletlerin egemen bürokrasileri içinde de benzer ayrışmalar yaşanmıştı. Egemen bürokrasiler içinde, bürokratik egemenliğin korunmasından yana çıkan sivil ve asker bürokratlarla; kapitalist girişimciliğe yönelen, burjuvalaşmaya özlem duyan bürokratlar arasında uzun süredir içten içe bir ayrışma yaşanmaktadır. Burjuvalaşma süreci içine giren bürokratlar, bu süreç tamamlandığında karşımıza artık birer burjuva olarak çıkacaklardır. Bürokratik rejimin kapitalizm yönündeki çözülüşü tamamlanırsa, ya da bu olay ani bir çöküşle gerçekleşirse, eski rejim tarihe karışır.
Bürokratik rejimlerin bunalımı, 1980 dönemecinde artık bu durumun bizzat bürokrasi tarafından dile getirilmek zorunda olduğu muazzam boyutlara ulaşmış bulunuyordu. Brejnev döneminde baskılarla dışa vurumu ertelenen basınç (hem dünya kapitalist ekonomisinin, hem de kitlelerin eskisi gibi yaşamak istememelerinin bindirdiği basınç), Gorbaçov döneminde patlamalı biçimde açığa çıktı. Gorbaçov’un işbaşına gelmesiyle başlayan yeni dönem, “ileri sosyalizmin kurulduğu” yolundaki masalların artık bir kenara bırakıldığı ve olaylara “gerçekçi” bakış açısının zorunluluğunun bürokrasi tarafından ifade edilmeye başlandığı bir dönem oldu. Gorbaçov, “ekonominin tam bir çöküntünün eşiğinde olduğunu, yoğun büyümeye geçişin başlamadığını, hatta yaygın gelişme potansiyelinin bile gerilediği”ni ilân etti. Ekonomik çöküntü karşısında teslim bayrağını çeken bürokrasi, kurtuluşu dünya kapitalist işleyişine entegrasyonda gördüğü için, artık “reel sosyalizm” propagandasından vazgeçiyordu. Kapitalist piyasa ekonomisinde keşfettiği “üstünlükleri” cansiperane biçimde savunacağı yeni bir dönemi başlatıyordu.
Bürokrasi bir yandan dünya kapitalizmine entegre olmayı isterken, diğer yandan bu geçişin yine de “istikrarı” bozmayan, kontrollü biçimde gerçekleşmesini dilemekteydi. Ve bürokrasinin korkulu rüyası, dipten gelen bir dalgayla “istikrarın” bozulması idi. O nedenle de, sosyalizm hedefine duyduğu düşmanca hisleri açıkça dile getirmekten mümkün olduğunca kaçınmak ve bu kez de, kapitalist piyasa ekonomisine bulanmış bir “sosyalizm” anlayışıyla bilinçleri çarpıtmak bürokrasinin boynunun borcu oldu. “Sosyalizmin piyasa ekonomisini dışlamadığı” biçimindeki nutuklar, bürokrasinin kendi geleceğini tehlikede gördüğünde şeytanla bile pazarlıktan kaçınmayan “soysuz” bir sınıf olduğunu bir kez daha kanıtlamaktaydı. Bürokrasi, proletarya tarafından iktidardan devrilip her şeyi yitirmektense, kapitalist restorasyon sürecinin kontrolünü ele alıp, eski kimliğini tarihin çöp sepetine fırlatmaya ve kapitalizm temelinde yeniden yapılanmaya hazır, “piç” bir sınıf olduğunu gösterdi.
1985’te Gorbaçov’un işbaşına gelmesiyle açılan yeni dönemde, kapitalist dünya pazarına entegrasyon çabalarının yasallaştırılması, genelleştirilmesi, bu gidişin önündeki engellerin temizlenmesi doğrultusunda bir genel seferberlik başlatıldı. Bu seferberlik, Stalinist bürokrasinin “sosyalist blok” olarak adlandırdığı tüm ülkelerde bürokratik rejimlerin çözülüşünü hızlandırdı ve ani çöküşleri gündeme getirdi. Doğu Avrupa’daki bürokratik devletlerin çöküşü ve son hızla burjuva parlamentarizmine geçilmesi, bu ülkelerdeki bürokratik devletlerin tarihsel açıdan “eğreti” karakterini sergiledi. Yalta’daki anlaşma Malta’da bozuldu.
Gorbaçov’un perestroyka çağrısı, birbiri peşi sıra tüm “sosyalist” ülkelerde yankısını buldu. Fakat, yeniden yapılanmanın, “reel sosyalizm”i daha da iyileştireceğini düşleyecek denli Marksist sosyalizm anlayışından bihaber kişileri, olayların hızlı akışı epeyce serseme çevirdi. Diğer yandan ise, bürokratik rejime karşı çıkmayıp, Gorbaçov dönemine karşı çıkmak, küçük-burjuvanın yaşam felsefesini yansıttı. Su altındaki pislik Gorbaçov dönemiyle su üstüne çıkıncaya, gayri resmi olan yasallaşmaya başlayıncaya kadar mevcut durumu “sosyalizm” adına kabullenen ve kutsayan küçük-burjuva sosyalistleri gerçekler dışa vurunca isyan ettiler. Bu durum, var olan gerçekliği değil, görmek istediğini temel alan küçük-burjuvanın mantalitesini sergiledi: “Ne olurdu her şey eskisi gibi örtülü kalsaydı, bizde kendimizi aldatmaya devam etseydik!” Stalinist sosyalistlerin, bürokratik diktatörlüklerin çözülüşü ve çöküşü karşısında döktükleri göz yaşının anlamı budur.
Perestroyka hamlesine iştahla koyulan Doğu Avrupa ülkeleri, Sovyetler Birliği’nin başını çektiği sözde sosyalizm kampından koparak, dünya kapitalist sisteminin kampında yerlerini almaya koyuldular. Bürokratik rejimlerin proleter devrimle yıkılması, egemen bürokrasinin karşılığında hiçbir şey kazanmaksızın ve tarih sahnesini proletaryaya terk ederek kendi varlığını tümden yitirmesi demekti. Oysa uluslararası kapitalizmle bütünleşen bir yeniden yapılanma içinde, bürokrasi eski konumunu yitirse bile (tek parti diktatörlüğüne dayanan bürokratik rejimdeki konumunu) yine de karşılığında kazanabileceği yeni avantajlar vardı. İşte bu iki seçenekli gelecek beklentisi karşısında, bürokratlar arasında ayrıcalıklı toplumsal varlıklarını nasıl yürütebilecekleri temelinde açık bir kapışma yürümeye başladı. Yaşanan olaylar, bir bütün olarak bürokrasinin hassasiyetinin kapitalist restorasyon konusunda olmadığını gösterdi. Bürokrasiyi asıl ilgilendiren kendi geleceğinin öyle ya da böyle garanti altına alınması idi. Bu nedenle bürokrasi içindeki reel kapışma, kapitalizme entegrasyonun hangi biçimde gerçekleşeceği, hangi politik değişiklikleri getireceği, hangi politik kararların bürokratların çıkarlarını zedelemeyeceği vb. noktasında yürüdü.
Yani gerek Batı’nın burjuva politik sistemine jet süratiyle entegre edilen Doğu Avrupa ülkelerinde; gerek demokratik kitle gösterilerinin kanla bastırıldığı Çin’de; gerek değişimin bedeli olarak uluslararası kapitalizme Çavuşesku’nun başının sunulduğu Romanya’da; gerekse değişim temelindeki karışıklığın halen yaşanmakta olduğu Sovyetler Birliği’nde, bürokrasi içinden kapitalist restorasyona sosyalist amaçlarla karşı çıkan hiçbir ses gelmedi. Bu nedenle, Batı basınının lanse ettiği biçimiyle, bürokrasinin “muhafazakâr” ve “reformcu” kanatları, dünya kapitalist sistemine entegrasyonu istemek bakımından pek de farklı duygular içinde olmadıklarını ortaya koydular.
Bürokrasinin en “muhafazakâr” kesimleri bile, bürokratik rejimi bekleyen çöküş tehlikesini görmek zorunda kaldı. Bürokratlara duydukları öfkeyi sokaklarda haykırmaya başlayan halk kitleleri, hiçbir şeyin artık eskisi gibi yürüyemeyeceğini, bürokratik rejimlerin çöküş saatinin gelip çattığını duyurdular. 1989’dan bu yana yaşanan olaylar, bürokrasinin gerek “muhafazakâr”, gerekse “reformcu” kesimlerine boylarının ölçüsünü gösterdi. “Muhafazakârlar” her şeyin eskisi gibi gitmesinde ayak diremekle hiçbir şeyi kurtaramayacaklarını gördüler. En son Arnavutluk örneğinde olduğu gibi, Ramiz Alia benzeri bürokratların tutumu, bürokrasinin artık çökmekte olan bir sınıf olduğunu ve paçasını kurtarmak isteyenin çareyi liberal reformlarda (bir süre direnir göründükleri reformlarda) bulduğunu ortaya koydu. Böylece, “muhafazakâr” kavramını “sosyalist sistemin muhafazası” olarak yorumlamakta ayak direyen Stalinistlerin kurgusu tüm inandırıcılığını yitirdi. “Reformcu” denen bürokrasi açısından da, bürokratik sistemin reforme edilerek iyileştirilemeyeceği, liberal reformların ona bir gençlik aşısı olamayacağı, bu uygulamaların çözülen bürokratik rejimin çökmesinden başka bir sonuç getiremeyeceği ortaya çıktı.
Hem liberal reformlardan vazgeçmeye takati olmayan hem de çöküşten korkan bürokrat kesimler, Gorbaçov örneğinde olduğu gibi, bir o yana bir bu yana salınan tutumlarıyla, ne kendi halklarına ne de uluslararası burjuvaziye uzun vadeli bir güven veremeyeceklerini gösterdiler. Bürokratik rejimin reforme edilerek iyileştirilmesinin olanaksızlığının açığa çıkması, bürokrasinin hızlı bir kapitalist restorasyondan gelecek uman kesimlerini açıkça burjuvalaştırırken (B. Yeltsin örneğinde olduğu gibi), bürokratik rejimin çöküşünden korkan kesimlerini ise, değişimi askeri önlemlerle, baskı tedbirleriyle kontrol altına almaya yöneltti.
“Sosyalist blok”ta esen değişim rüzgârlarının yarattığı toz duman, en çok bu ülkeler işçi sınıfının bilincini bulandırdı. Çünkü yıllardır dayanılmaz hale gelen bürokratik tek parti diktatörlüğünün yarattığı derin bunalım nedeniyle bu insanların ekmek, su kadar demokrasiye de ihtiyaçları vardı. Bürokrasinin “glasnost”u kimilerine, “sosyalizmin” eksik yönünün (demokrasinin) getirilmesi olarak görünmüş olsa da, bunun da bürokrasinin yeni bir hilesinden başka bir şey olmadığı kısa sürede açığa çıktı. Glasnost aslında, işçi sınıfının doğrudan eylemiyle demokrasiyi fethetmesini engellemeye yönelik bir göz boyama girişimiydi. Sahte bir demokratikleşme eşliğinde, bürokrasinin işçi sınıfına ödettirmek istediği bedel belliydi: Kapitalizme açılan ekonomik liberalleşmeyi kitlelere bir kurtuluş yolu olarak benimsetmek!
Bu nedenle, Gorbaçov’ların perestroykası “glasnost”suz olamazdı. Bürokrasinin sinik bir planla, kapitalizme entegrasyon doğrultusunda attığı adımlar, işçi sınıfını aldatan sahte bir demokrasi gösterisi olmadan kabul ettirilemezdi: “Glasnost istersen liberalleşmeye göz yum!” “Reformcu” bürokrasi kendi planlarını yürürlüğe koyabilmek için, kitle seferberliğini bu anlayış temelinde yürüttü. Kısacası, gerçekte işçi sınıfının, emekçilerin durumunu daha da kötüleştiren, işsizliği, pahalılığı getiren bu süreçte bürokrasi, halk kitlelerini glasnostla tavladı; onları böylece liberal ekonomik değişimin taraftarı olmaya mahkûm kıldı. Dünyada ve bu ülkelerde, bürokratik rejimlerin çözülüşünü proleter devrim yönünde motive edebilecek bir devrimci önderliğin ve örgütlülüğün bulunmaması nedeniyle, halk kitleleri burjuvalaşan bürokratların oyununa pekâlâ geldiler.
Bu temelde öncelikle Doğu Avrupa ülkelerinde çok hızlı, baş döndürücü bir değişim yaşandı. Bu süreçte bürokrasinin eski yıldızları ile, burjuva politik sistemin habercisi olmak üzere arz-ı endam eden yeni yıldızları birbiri peşi sıra yandı söndü; çoğunun isimleri bile unutuldu. Akşam “muhafazakâr” yatan bürokratlar, sabah “reformcu” uyandılar. Ve sonuçta, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan, Doğu Almanya, Polonya ve Romanya’da bürokratik tek parti diktatörlüğüne dayanan eski siyasal rejimler çöktü. Burjuva Almanya ile birleşen Doğu Almanya’nın varlığı son buldu. Bu ülkelerde eski politik sistemin tasfiyesiyle çok partili burjuva parlamentarizmine geçildi. Kapitalist entegrasyonun önündeki tüm yasal engeller bir bir tasfiye edilmeye başlandı. Geriye, ekonomik çöküntü içindeki bu ülkeleri, Avrupa kapitalizminin nasıl bir yol izleyerek masedebileceğine ilişkin problemler kaldı.
Doğu Avrupa’da yaşanan değişimi, “devrim–karşı-devrim” ikilemi açısından bir yere oturtma çabasına girişen sosyalist kesimler hiçbir şekilde inandırıcı olamadılar, olamazlardı da. Çünkü, Doğu Avrupa’daki değişime devrim diyebilmek için, emekçi kitlelerin iktidara el koyma hedefiyle ayağa dikilmeleri, kendi devrimci örgütlülüklerini yaratarak ilerlemeleri gerekirdi. Oysaki onlar, kapitalist restorasyon ve burjuva politik sistemin kuruluşu yönünde hareket eden iç ve dış güçlerin kitle desteği durumuna düşmekten kurtulamadılar.
Doğu Avrupa’da yaşananlar, proletarya açısından bir karşı-devrim de değildi. Eski rejimin ve siyasal iktidarın niteliği nedeniyle bu değişim, olsa olsa, çıkarını eski bürokratik sistemin devamında gören bürokratlar ve onların uzantısı siyasiler açısından bir “karşı-devrim” olarak kabul edilebilirdi. Fakat, proleter devrimin önünde bir engel olarak dikilen bürokratik rejimlerin çöküşü, proletarya açısından bir karşı-devrim olarak yorumlanamazdı. Bürokratik siyasal rejimin sona erdirilmesi için bizzat bürokrat kesimlerce uygulanan saray darbeleri, dünya burjuvazisi destekli olmuş olsa bile, proletaryanın Çavuşesku’larla paylaşabileceği bir ortak çıkarı da bulunmuyordu.
Sonuç olarak proletaryanın çıkarlarını savunmaya niyetli olan sosyalistlerin bakacağı asıl yer, söz konusu ülkelerde rejimin, yaşanan bu son değişim öncesinde de bir işçi devletiyle, yani işçi demokrasisiyle hiçbir ortak noktaya sahip bulunmayan bürokratik niteliğidir. Bu nedenle, bürokratik rejimlerin çözülüşü ve çöküşü temelinde yaşanan olayların “devrim mi, karşı-devrim mi” olduğu tartışması, proleter devrimin ilerletilmesi açısından bir anlam taşımıyor.
Sovyetler Birliği ve Çin örneğinde olduğu gibi, dünya üzerinde çok büyük ve önemli bir yer tutan bu ülkelerin durumu kuşkusuz diğerlerinden daha farklıdır. Bu ülkelerde, dünya kapitalizmine rağmen kendi egemenliğini sürdürmüş ve bürokratik iktidar sayesinde dünya ölçeğinde büyük bir güç kazanmış bulunan bürokrasiler vardır. Bu egemen bürokrasiler, devasa parti ve devlet aygıtlarında, koskoca orduların varlığında somutlanmaktadırlar. Kısacası bu ülkelerde bürokratik egemenlik olgusu, Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kolayca fırlatılıp atılacak eğreti bir gömlek değildir.
Sovyetler Birliği’nde milliyetler sorununun çözümünde olduğu gibi, sorun dünya burjuvazisi ve onunla içli dışlı Gorbaçov iktidarı açısından bile tam bir “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” benzeri açmaza dönüşmüştür. Hem doğmakta olan Rus pazarının dünya kapitalizminin doğrudan egemenliği altına girmesi, hem de siyasal istikrar isteniyor. Yabancı sermayenin buralara yatırım yapması için istikrara gerek var. Ama Sovyetler Birliği’nin böyle bir istikrara ulaşabilmesi için ekonomik durumun iyileşmesi gerekiyor. Bu nasıl olacak? Birbirine bağlı faktörler sıralanıp gözden geçirildiğinde, ortada sanki bir kısır döngü ve dolayısıyla bir kaos egemen gibi görünmektedir. Olayların nasıl bir yol izleyeceğini önceden bilmek olanaksız; fakat şu kadarını söylemek mümkündür: Bir zamanlar Troçki’nin dediği gibi, bürokratik egemenliklerin liberal reformlar yoluyla bunalımlarının üstesinden gelmesi olanaksızdır.
Sovyetler Birliği ve Çin gibi uçsuz bucaksız topraklar üzerindeki bürokratik rejimlerin çözülüşünün yarattığı kaosu ortadan kaldırabilecek yegâne faktör, muzaffer bir proleter devrim olabilir. Kapitalizmin dünyanın geri kalan kısmında olduğu gibi, bu topraklar üzerinde de yaratmakta olduğu ve de yaratacağı büyük tahribatın engellenebilmesi de, ancak ve ancak bu yolla mümkündür. Ne bürokratik rejimin çöküşünü engellemeye çalışacak olan askeri darbe olasılıkları, ne de kapitalist restorasyon sürecinin ilerleyişi bu ülkelerdeki kaynaşmayı durduramaz, durduramayacaktır. [1]
Bu ülkelerdeki bürokratik rejimlerin çözülüşü, dünyanın soğuk savaş dönemindeki “dengesini” ya da “karşılıklı barış içinde yaşama” formülasyonunda ifadesini bulan sahte dengeyi bozmakta, altüst etmektedir. Bu durum, emperyalist ülkelerin dünyayı yeniden paylaşmaya yönelik iştahlarını kabarttığı gibi, dünyada bozulan “istikrar”, dünya devrimini kışkırtacak yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. İşte bürokratik rejimlerin çözülüşü Marksistleri bu açıdan ilgilendirmektedir. Sovyetler Birliği ve Çin gibi koskoca iki ülkede kapitalist restorasyon sürecinin nasıl gelişeceği, dünya kapitalizminin sonuçta bu iki devi yutmayı başarıp başaramayacağı bir yana, altı çizilmesi gereken husus, bu ülkelerde ilerleyen kapitalist restorasyonla çözülen bürokratik rejimlerin aslında proleter devrimle yıkılması gerekliliğidir. Dünya kapitalizminin bu ülkelerin insanlarını ve topraklarını yutarak, yerküremizi gelecek kuşakların yaşamını tamamen olanaksız kılacak bir kapitalist bataklığa dönüştürmesinin önüne ancak bu yolla geçilebilir.
Bu ülkelerdeki egemen bürokrasi varlığını sürdürürken, içte kendi halklarına karşı ne denli zorbalığa ve baskılara baş vuruyorsa, dış ilişkilerinde dünya burjuvazisiyle dostluğunu ve kapitalist alış verişini o ölçüde geliştirmektedir. Dolayısıyla bu egemen bürokrasilerin varlığı, proletaryanın çıkarlarına tamamen aykırıdır. Bunlar, işçi sınıfının tarihsel eylemi ile yıkılması gereken güçlerdir. Bugüne dek varlıklarını sürdürmüş olmaları, proletaryanın tarihsel kazanımlarının korunduğu anlamına gelmez. Çünkü egemen bürokrasi, proletaryanın tarihsel kazanımlarının içini boşaltan, yok eden ya da kazanımları engelleyen bir güçtür. Sonuç olarak, Sovyetler Birliği ve Çin gibi ülkelerde tarihin belli bir kesitinde varlığını sürdüren bürokratik diktatörlükler, bir zamanlar Troçki’nin Rus çarlık otokrasisini değerlendirirken değindiği gibi, proleter devrimin ilerleyişini güçleştirdiği ölçüde devrimi zorunlu kılan tarihsel gerçekliklerdir.
1. Marksist teorinin öngördüğü gibi, yaşanan tarihsel deneyimler de şu gerçeği ortaya koymaktadır: Proletaryanın toplumsal devriminin ilerleyebilmesinin tek yolu, iktidarı fetheden proletaryanın, devrimi ulusal çerçevede durdurmak isteyecek olan küçük-burjuva anlayışlara karşı proleter devrimin dünya ölçeğinde sürekliliğini sağlamak için kavga yürütmesidir. Küçük-burjuva devrimciliğine, küçük-burjuva “ulusal sosyalizm” anlayışına teslim olmak, devrimi ölüme terk etmek anlamına gelir.
2. Ekonomik gelişmişlik düzeyi açısından geri ya da ileri, tüm kapitalist ülkelerde işçi iktidarlarının tek başına, ya da birbirinden yalıtılmış olarak uzunca bir süre yaşayabilmesi olanaklı değildir. Bunun yanı sıra, dünya devrimi kapitalist sistemi kalbinden vuracak biçimde ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşen devrimlerle yol almadıkça, geri ülkelerde yalıtılmış devrimlerin yaşam şansı nesnel olarak sınırlanmaktadır. Bu tür ülkelerde politik devrimi başarmak, bazı koşullar altında ileri kapitalist ülkelere oranla belki daha kolay, fakat iktidarı korumak ve toplumsal devrimi ilerletmek son derece zordur. Hatta dünya devriminin imdada yetişmediği koşullarda son tahlilde olanaksızdır.
3. Tarihsel deneyim Marksist teoriyi doğrulamaktadır. Marx, proleter devrimin kapitalizmi aşan içeriği nedeniyle, haklı olarak, ileri kapitalist ülkelerde devrimin gerçekleşmesi sorunu üzerinde yoğunlaşmıştır. Ancak Çarlık Rusya’sında keskinleşen çelişkileri değerlendirdiğinde, bu gibi ülkelerde devrimin Avrupa’yı beklemeksizin patlak verebileceğini ve bu durumun Avrupa’daki devrimi uyarabileceğini de öngörmüştür. Çarlık Rusya’sı gibi geri bir ekonomik ve kültürel temel üzerinde iktidara gelecek proletaryanın, ancak ileri ülkelerde kurulacak proletarya iktidarları sayesinde ayakta durabileceği Marksizmin temel açılımlarından biridir. Bu nedenle, proleter devrimin 1917 Rusya’sında patlak vermesi, Marx’ın yanıldığını ya da dünya devriminin bundan böyle de hep benzeri bir yol izleyeceğini göstermez. Tam tersine, 1917 Ekiminden günümüze dek yaşanan süreç, Marx’ın yanılmadığına ve dünya devrimi ileri kapitalist ülkelerde ilerlemedikçe, geri ülkeler proletaryasının tek yönlü çabalarının, tarihsel bir perspektifte, devrimi kurtarmaya yetmeyeceğine işaret etmektedir.
4. Proletarya iktidarının maddi temelini oluşturacak tarihsel-toplumsal koşulların uygunluğu bakımından henüz elverişli durumda bulunmayan 1917 Rusya’sındaki devrimci patlama, proletaryayı iktidara itivermiştir. Böyle bir durumda Bolşeviklerin, devrimci proletaryaya, proletarya diktatörlüğünün kurulması için önderlik etmiş olmaları ne denli doğru bir tutum ise, 1917 Ekimini takip eden yıllar içinde yaşanan olaylar da, tarihsel açıdan Engels’in 1853’teki satırlarında dile gelen bir endişenin haklılığına işaret etmektedir:
Bana öyle geliyor ki, partimiz tüm öteki partilerin kararsızlığı ve güçsüzlüğü sonucu bir gün iktidara gelecek, doğrudan bizim çıkarımıza değil, genelde devrimin ve özelde de küçük-burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden işleri gerçekleştirmeye başlayacaktır. İşçi ve emekçi yığınlar tarafından sıkıştırılacağımız bu ortamda, gerçekte bizim olan, ama üç aşağı beş yukarı yanlış yorumlanan ve parti mücadeleleri sonucu heyecanla, hırsla ön plana çıkarılmış bulunan vaatlerimiz ve planlarımız elimizi kolumuzu bağlayacaktır. Bu dönemde, henüz zamanının gelmediğini herkesten daha iyi bildiğimiz komünist deneylere ve sıçramalara girmek zorunda kalacağız. Bu arada kendimizi iyice yitireceğiz –inşallah salt fiziksel anlamda– ve gericilik baş kaldıracaktır. Ve dünyanın bu işlere dair tarihsel bir yargıya varabileceği günler gelinceye değin, bizleri canavarlar olarak niteleyecekler, ki bunu ciddiye de almayabiliriz, ama daha da kötüsü, bizler için “aptalca işler yaptılar” diyecekler. İşte en ağrıma giden de bu! Başka türlü nasıl olabilir? Bilemiyorum... Almanya gibi geri kalmış, ama ilerici partisi olan bir ülke, ileri bir ülkeyle, örneğin Fransa’yla birlikte ilerici bir devrim sürecine sürüklendiğinde, ilk ciddi çatışmada, ilk gerçek tehlike boy attığında, ilerici parti iktidara gelecektir, ki bu iş, her koşul altında zamanından önce olacaktır. Ama bu önemli değil, önemli olan ve şu an yapabileceğimiz şey, partimizin yazınında böylesi bir olasılığa karşı, tarihsel rehabilitasyonun temellerini ta öncesinden yaratmaktır.[1]
5. Tüm insanlık tarihi, yengilerin yanı sıra, ezilen sömürülen yığınlara yenmeyi öğreten yenilgilerle de ilerlemiyor mu?
Yaşanan deneyim, sosyalist devrimin ileri ülkelerden önce görece geri bir ülkede patlak vermesinin, kişilerin iradi kararının bir sonucu olmayıp, tarihsel süreçte bazı nesnel koşulların ortaya çıkardığı bir sonuç olduğunu göstermektedir. Bu durumda devrimci kişiye düşen görev, “olmalı mıydı, olmamalı mıydı?” biçiminde bilgiççe bir tartışma yürütmek değildir. Sorun, zaten olmuş bitmiş bir gerçeklikten ders alarak ileriye yürüyebilmektir. Tüm tarihsel deneyimi, proletaryanın kurtuluş mücadelesinin geri dönüşlü, sıçramalı, helezonik karakteri temelinde ilerleyişinin parçaları olarak kavramak gerekir.
Her şeyin bir defada değiştirildiği, salt zaferlerle ilerleyen bir devrim olmamıştır, olmayacaktır. Hele ki, beş bin yıllık sınıflı toplumların ürünü olan çelişkilere, insanın insan üzerindeki sömürüsüne kesin son vermeyi hedefleyen dünya proleter devriminin işi kuşkusuz kolay olmayacaktır.
1917 Ekim Devriminden bu yana yaşanan reel olguların, Marksist perspektiflerin yeni baştan “gözden geçirilmesini” gerektirdiğini söyleyen, bir başka deyişle, teorinin yaşanan pratiğin ışığında şimdi “yeniden kurulması gerektiği”ni iddia eden görüşlere katılmak mümkün değil. Çünkü yaşanan realite, Marksizmin öngördüğü zorunluluklara uyulması sonucunda değil, tam tersine onların çiğnenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu durum, tersinden de olsa, Marksizmin temel perspektiflerinin doğruluğunu kanıtlamaktadır. Tarihsel deneyim, proleter devrimlerin, yolunu buluncaya değin, eksiklerini tamamlamak ve yanlışlarına son verebilmek için tekrar tekrar başlangıç noktasına dönebileceği yolundaki Marksist öngörüyü doğrulamaktadır.
… proletarya devrimleri … durmadan kendilerini eleştirirler, sürekli olarak kendi akışlarını kesintiye uğratırlar, görünüşte işi bitirilmiş olana tekrar başlamak üzere geri dönerler, ilk girişimlerinin yetersizlikleri, zayıflıkları ve küçüklükleriyle zalimce bir itinayla alay ederler, hasımlarını, salt, yerden yeniden güç alabilsin ve yeniden dev gibi ayağa kalkarak önüne çıkabilsin diye yere sermiş görünürler, kendi amaçlarının belirsiz muazzamlığı karşısında zaman zaman irkilip geri çekilirler, ta ki bütün geri dönüşlerin olanaksız olduğu bir durum yaratılıncaya, ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar:
Hic Rhodus, Hic Salta!
6. 1917 Ekim Devrimi sonrasında, Stalin’in şahsında simgelenen bürokratik egemenliğin kurulması ile birlikte, Sovyetler Birliği’nde kapitalizmden sosyalizme geçiş yönündeki tarihsel hareket aslında sona ermiştir. Buna rağmen, o günden bu yana bürokratik diktatörlük altında yaşanan sürecin “sosyalizm” ile özdeşleştirilmiş olması, dünya proletaryasının devrimci kavgasına çok ağır bir darbe indirmiştir. Bu darbenin yarattığı sonuçların giderilebilmesi için Stalinist “tek ülkede sosyalizm” anlayışı ile, Marksist sosyalizm anlayışı arasındaki derin ayrılığın, uzlaşmaz karşıtlığın, bütün açıklığıyla proletaryaya kavratılması gerekiyor.
Küçük-burjuvanın “ulusal sosyalizm” anlayışı karşısında söylenebilecek en anlamlı söz, Ekim Devrimini boğan Stalinist diktatörlük altında yaşanmış olan “tek ülkede sosyalizm” masallı yılların, Marx ve Engels’in dahiyane öngörüsünü doğrulamaktan başka bir kapıya çıkmadığı olabilir:
… öte yandan üretici güçlerin bu gelişmesi (daha şimdiden insanların güncel ampirik yaşantısının, yerel hayat planı üzerinde değil de dünya tarihi planı üzerinde cereyan etmesini içeren gelişmesi) katiyen vazgeçilemez, önce yerine gelmesi gereken pratik bir koşuldur, çünkü, bu koşul olmadan, kıtlık, genel bir durum alır ve gereksinmeyle birlikte zorunlu olan için mücadele yeniden başlar ve gene kaçınılmaz olarak aynı eski çirkefin içine düşülür.… Bu koşul olmadığı takdirde:1. komünizm ancak yerel bir görüngü (phénoméne) olarak var olabilir; 2. bizzat insan ilişkilerinin güçleri, evrensel, bu yüzden de katlanılmaz olan güçler olarak gelişemezler, yerel batıl inançlardan doğan “koşullar” olarak kalırlar; ve 3. değişimlerin her yayılması, yerel komünizmi ortadan kaldırır. Komünizm, ampirik olarak, ancak egemen halkların “ani” ve “aynı zamanda” meydana gelen hareketi olarak mümkündür, bu da gene üretici gücün evrensel gelişmesini ve komünizme sıkı sıkıya bağlı dünya çapında değişimleri varsayar.[2]
7. Tarihsel deneyim açısından asıl yargılanması gereken, bir kişi olarak Stalin değil, onun şahsında simgelenen ve proleter sosyalizmine yabancı olan Stalinist sosyalizm anlayışıdır. Bu anlayış, dünya devrimi fikrinden korkan dar kafalı, bencil küçük-burjuva zihniyetin “ulusalcı” anlayışıdır.
Her toplumsal-politik olgu gibi, kuşkusuz Stalinizmi yaratan da son tahlilde verili tarihsel koşullar içinde egemen olan bazı nesnelliklerdir. Yoksa tarihin ilerleyişi, tek bir insanın iradesiyle rayından çıkarılmış değildir. Olayların akışını, proletaryanın hedefleri açısından istenmeyen yönde etkileyecek güçlü nesnel itkiler söz konusu idi. Proleter devrimin Rusya gibi geri bir ülkede cereyan etmesi, dünya devriminin ileri ülkelerden hareketle gelişememesi, Stalin tipinde küçük-burjuva ruhla, kültürle yoğrulmuş dar kafalı liderleri egemen kılabilecek elverişli bir zemin oluşturdu.
Bu durum ancak, dünya proleter hareketinin ileri birikimini geliştirecek ve güçlendirecek olayların yaşanmasıyla tersine çevrilebilirdi. Oysa, dünya devriminin Avrupa’daki gelişiminin durması Stalin’lere tarihsel fırsat verdi. Onların bu tarihsel fırsatı kullanmaları, dünya devriminin gelişiminin önünde öznel bir engel oluşturdu.
Gerçekte, 1917 Ekim Devriminden Stalinizmin mutlak egemenliğini kurduğu tarihsel dönemece dek Sovyetler Birliği’nde, devrimi ilerletici içeriğe sahip öznel faktörlerle (Lenin, Troçki gibi uzun yıllar içinde uluslararası devrimci deneyim temelinde gelişmiş, pişmiş devrimci önderler; bu önderlerin düşünceleri doğrultusunda proletarya kavgasına sarılan Bolşevik devrimciler), geriliğin ürünü olan öznel faktörler (Rusya’nın küçük-burjuva toprağının ürünü olan ve ulusalcı “sosyalizm” anlayışını ruhuna sindirmiş Stalin tipi “devrimciler”; başarıyı dünyayı değiştirmekte değil bir aparatı yönetmekte, üstünlüğü devrimci fikirlerde değil kişilerin idari yöntemlerle hizaya getirilmesinde gören dar kafalı liderler) arasında kıyasıya bir çatışma sürdü.
İleri unsurları güçlü kılabilecek olan nesnelliğin, geriliği yaratan ve besleyen nesnellikten henüz daha zayıf olması nedeniyle Stalin tipi bir lider ve onun emrindeki aparatçikler partiye ve devlete egemen oldu. Bu noktadan sonra ise Stalinizm, dünya devrim sürecinin gidişini etkileyebilen bir öznel ögeye dönüşmüştür. Stalinizm, komünist partileri II. Enternasyonal’in uzlaşmacı çizgisine yaslanan bir sosyalizm anlayışına, burjuvazi ile uzlaşmayı içeren “halk cephesi” politikalarına, aşamalı devrim programlarına çekmiştir. Proletaryanın Marksist toplumsal devrim perspektifi, sürekli devrim anlayışı boğulmuş, dünya işçileri “tek ülkede sosyalizm” çarpıtması temelinde, bürokratik bir sanayileşme hamlesinin sosyalizmle özdeşleştirildiği bir stratejiye hapsedilmiştir.
8. Stalinizmin tarih sahnesinde yer alışının nesnel bir açıklamasının bulunması, asla ve asla Stalin’i günahlarından bağışlatmaz. Öte yandan, proletaryanın devrimci kavgasına düşman bir eğilimin Stalin’in şahsıyla simgelenmesi, sorunu “bir kişinin” hata ve sevaplarının karşılaştırılması biçiminde bir hafiflikle geçiştirmeye asla bahane oluşturamaz. Sorun, tarihin gidişi içinde bir ölümlü kişinin hata ve sevaplarının muhasebesinin yapılması değildir. Sorun, Stalinizm denen eğilimin, dünya devriminin ilerleyişi önünde nasıl bir engel oluşturduğunun, sosyalizm kavgasına nasıl bir kara leke sürdüğünün açıkça itiraf edilmesi sorunudur. Böyle bir eğilimin hiçbir ikircime düşmeksizin mahkûm edilmesi sorunudur.
Ancak devrimden ve dünyayı değiştirmekten korkan bir filisten gerçeği itiraftan kaçınabilir. Proletaryanın devrimci mücadelesi açısından kabul edilmemesi gereken bir sonucu, sırf kendini rahatlatabilmek ve fazla zahmete katlanmaktan kaçınmak için “başarı” diye yutturmaya kalkışabilir. Bugün hâlâ eskide ayak direyen Stalinizm özürcülerinin içine düştüğü durum bundan başka bir şey değildir.
Oysa gerçekler acımasızdır! Stalinist sosyalizm anlayışının sonuçları, Stalinizmin çöküşüyle birlikte olanca çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir. Devrimci Marksistlere düşen görev, bu tarihsel deneyimin derslerini proletaryanın mücadelesine aktarmak, kendisini uzunca bir süre, büyük bir sahtekârlıkla Leninizmin özdeşi gibi sunan Stalinizmin içyüzünü dünya proletaryasına sergilemektir.
9. Tarihsel deneyimin belirli bir kesitinde olayların gidişatının, Lenin ve Troçki gibi önderlere rağmen Stalin tipi liderlerin önünü açmış olması, her şeyi tarihsel kaçınılmazlığın sırtına yükleyerek, kişiyi tarihin bir seyircisi konumuna mı sürüklemeli? Kesinlikle hayır! Tersine, bu tarihsel deneyim içerdiği tüm olumsuzluklara karşın, kişinin içinde yaşadığı dünyayı zengin bir pratiğin eşliğinde kavramasını mümkün kılarak, onu değiştirebilmek için neler yapılması gerektiğini gösteriyor.
Tarihsel sürecin ilerleyişi içinde bir zaman dilimi boyunca Stalin gibilerin egemen olması, hiçbir yerde ve hiçbir zaman, devrimci öncünün sürece bilinçli müdahalesinin ve tarihsel rolünün önemini ortadan kaldırmaz. Tersine, bunun yakıcı önemini en çarpıcı biçimde gözler önüne serer.
10. Stalinist sosyalizm anlayışının varacağı yer, gelişiminin belli bir noktasında tıkanıp, uluslararası kapitalizme teslim olmaktır. Çünkü kapitalist dünya pazarının egemenliği koşullarında, ulusal sınırlar içine hapsolarak, dünya kapitalizminin ulaştığı düzeyi yakalama ve geçme hedefi, Marksist sosyalizm anlayışıyla hiçbir ilişkisi ve de gerçekleşme şansı bulunmayan gerici bir ütopyadır.
İşte Gorbaçov dönemi, altmış yıllık bu gerici ütopyanın faturasının artık ödenmeye başlandığı bir dönem oluyor. Bu anlamda, Gorbaçov’ların ya da Yeltsin’lerin, uluslararası kapitalizme entegre olma çabalarında şaşılacak bir yan yok. Böyle bir bürokratik rejimle varılacak yer tam da budur.
Uzun yıllar boyunca oluşan bir mayalanma sonucunda, “sosyalist” olarak adlandırılan ülkelerdeki bürokratik rejimlerin artık iflâs bayrağını çektiği bir momentte, egemen bürokrasi bir ikilemle yüz yüze gelmiş bulunuyordu: ya işçi sınıfının mücadelesiyle tarih sahnesinden süpürülmek ya da dünya kapitalizmine entegre olarak ve burjuvalaşarak, toplumsal ayrıcalığını artık yeni bir temelde (burjuva düzen temelinde) yapılandırmak.
Bu ülkelerde egemen bürokrasi, tarihsel açıdan ne denli “geçici” ve “soysuz bir sınıf” olduğunun örneğini sergileyen bir başkalaşım geçirerek burjuvalaşmakta ve bürokratik rejimler, proletaryaya daha nice sıkıntılara, acılara mal olacak bir çözülüş içinde adım adım dünya kapitalist sistemine entegre olmaktadır.
O halde temel görev, Stalin’iyle, Kruşçev’iyle, Brejnev’iyle, Gorbaçov’uyla bu bürokratik egemenliklerin, dünya proletaryasının kurtuluş mücadelesine düşman olduklarını dünya proletaryasına kavratmaktır.
11. Kendi tarihini yapan insanlık, yanlışlarını düzeltmeye koyularak ilerler. Ancak bu ilerleyiş, hiçbir zaman kendiliğinden olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. Devrimlerin patlak vermesi için Marksizm zorunlu değildir ama proleter devrimlerin başarılabilmesi ve ilerleyebilmesi için, proletaryayı devrimci Marksist bilinçle donatacak bir önderliğin varlığı zorunludur.
12. Bugüne dek yaşanan deneyim Marksizmin değil, onun inkârı olan bir “sosyalizm” anlayışının çöküşünü sergiliyor. Ancak Stalinizmin çöküşü, devrimci Marksizmin kendiliğinden bir yükselişini getirmiyor. Fakat, kapitalizmin dayanılmaz sonuçları var oldukça, Marksizmin haklılığı, çağımızın toplumsal çelişkilerinin proletaryadan, ezilenlerden yana çözümlenmesindeki zorunluluğu, yeniden ve yeniden gün ışığına çıkacaktır.
Marksizmin kurucuları, önlerinde uzanan 20-30 yılın sorunlarıyla sınırlamamışlardı kendilerini. Onlar, koskoca bir tarihsel çağın, kapitalizme son verecek ve sınıfsız topluma geçişi mümkün kılacak proleter devrimler çağının sorunları ve perspektifleri üzerine eğildiler. Kapitalizm bir dünya sistemi düzeyine yükselerek, tüm dünyayı çepeçevre birbirine bağlamadıkça, Marx ve Engels’in geleceğe ilişkin teorik öngörülerinin derin içeriği yeterince kavranamadı. Ancak Marx ve Engels’in ölümünden günümüze uzanan süreçte, devasa bir dünya sistemi haline gelen, tüm ulusların kaderini birbirine bağlayan, ulusal sınırları gericileştiren, emek ve sermayeyi dünya ölçeğinde birbirinin karşısına diken kapitalist gelişme nedeniyle, onların geleceğe yönelik öngörüleri, günümüzde, geçmişte olmadığı düzeyde canlı ve derinden kavranabilir hale gelmiştir.
13. Dünya üzerinde bugün tanığı olduğumuz toplumsal çalkantılar, geçmişle geleceğin, haklı ile haksızın evrensel-tarihsel kavgasıdır. Proletaryanın kurtuluş mücadelesinin devrimci enternasyonalist içeriği doğru kavranıp buna uygun bir mücadele uluslararası düzeyde örgütlenemezse, ulusal düzeyle sınırlı devrimci çabalar sonuçsuz kalacaktır.
14. Ekim Devrimini değerlendiren satırlarında Rosa, koşulların dayatması altında Bolşeviklerin istemeden yapmış oldukları hataların anlaşılabilir olduğunu, fakat “Rusya’da yapılan bütün hataların, teoriye kazandırılmış yeni bilgiler olduğunu iddia ettikleri zaman, uğrunda savaşıp acılara katlandıkları enternasyonal sosyalizme kötü hizmet etmiş”[3] olacaklarını belirtiyordu. Onun işaret ettiği tehlike, Stalinizmin egemenliği kurulduğunda gerçekliğe dönüştü. İşçi sınıfının dünya görüşü olan Marksizm, Rusya’da işçi sınıfının iktidarına son veren Stalinizm eliyle tamamen çarpıtıldı ve bürokrasinin düzeni uzun yıllar boyunca “sosyalizm” olarak teorize edildi.
Böylece gerçeklerin yerini yalan almış ve gerçek yaşamdaki olumsuzlukların üstü bir sis ve hayal perdesiyle örtülmüştü. Yıllarca sosyalizmin üstünlüğü olarak sunulan şey, işte bu hayal perdesi olmuştu. Ve şimdi tarihsel gerçekliğin sivri okları bu perdeyi paramparça etti. Bu yırtılış karşısında, olayın şokunu hâlâ atlatamayanlar, tüm dikkatlerini acı bile olsa gerçeğe çevirecekleri yerde, parçalanan hayal perdesine gözyaşı döküyorlar.
Oysa bu devrimci bir tutum değildir. Dünyayı değiştirebilmek için, gerçeği, yalnızca gerçeği bilmeye ve somut gerçekler temelinde harekete geçmeye ihtiyacımız var. Unutmayalım ki, devrim için en yıkıcı olan şey yanılsamalardır, en yararlı olan şey ise içten ve açık gerçektir.
Berkes, Niyazi, Türkiye İktisat Tarihi, c.1, Gerçek Yay., Nisan 1972 Buharin, N., Dönüşüm Döneminin Ekonomisi, Pencere Yay., Ekim 1989 ---“Parti Yöneticilerinin Gelecek Kuşaklarına”, Bitirilmemiş Devrim (der: T. Demirkan) içinde, Amaç Yay., Ocak 1988 ---Dünya Ekonomisi ve Emperyalizm, Özgün Yay., Temmuz 1975 ---The Politics and Economics of the Transition Period, Routledge&Kegan Paul, 1979 Burnham, J., The Managerial Revolution, Penguin Books, 1962 Carr, E. H., Bolşevik Devrimi, c.2, Metis Yay, Ekim 1998 ---Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi, Mer Yay., 1992 Claudin, F., Komintern’den Kominform’a, Belge Yay., c.1, Nisan 1990 Cliff, T., Lenin, c.2, Z Yay., Ekim 1994 ---Lenin, c.3, Z Yay., Nisan 1996 ---Rusya’da Devlet Kapitalizmi, Metis Yay., Nisan 1990 Demirkan, T. (derleyen), Bitirilmemiş Devrim, Amaç Yay., Ocak 1988 Deutscher, I., Bitmemiş Devrim, Belge Yay., Temmuz 1990 Draper, H., Proletarya Diktatörlüğü Tartışması, Belge Yay., Haziran 1990 Engels, F., Anti-Dühring, Lawrence & Wishart, London, 1975 ---“Joseph Weydemeyer’e Mektup (12 Nisan 1853)”, Bitirilmemiş Devrim (der: T. Demirkan) içinde ---Anti-Dühring, Sol Yay., Mart 1977 ---Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Sol Yay., Eylül 1992 Gündüz, M., Bürokrasi ve Sosyalist Demokrasi, Koral Yay., Şubat 1990 Harman, C., “Mantık Sınavından Geçmeyen Bir Eleştiri”, SSCB Tartışması, Yazın Yay., Kasım 1991 ---Doğu’da Fırtına Koptu, Uluslararası Yay., Ekim 1991 Hilferding, R., “State Capitalism or Totalitarian State Economy”, Essential Works of Socialism, Holt, Rinehart and Winston, 1970 Howl, D., “The Law of Value and the USSR”, International Socialism, Temmuz 1990 III. Enternasyonal-Belgeler, Belge Yay., Ekim 1979 Kollontay, A., Rusya’da İşçi Muhalefeti, Belge Yay., Mayıs 1991 Kruşçev, N., Kişi Kültüne Karşı (XX. Kongre Gizli Raporu), Pencere Yay., Aralık 1991 Lenin, V. I., Collected Works, Vol. 24, Progress Publishers ---“A Proletarian Militia” ---Collected Works, Vol. 26, Progress Publishers ---“Meeting of the All-Russia Central Executive Committee” ---Collected Works, Vol. 27, Progress Publishers ---“The Immediate Tasks of the Soviet Government” ---Collected Works, Vol. 29, Progress Publishers ---“First All-Russia Congress On Adult Education” ---“A Great Beginning” ---Collected Works, Vol. 30, Progress Publishers ---“Third All-Russia Congress of Economic” ---Collected Works, Vol. 32, Progress Publishers ---“Tenth Congress of the RCP(B)” ---“The New Economic Policy and the Tasks of the Political Education Departments” ---“The Trade Unions, the Present Situation and Trotsky’s Mistakes” ---Collected Works, Vol. 33, Progress Publishers ---“The New Economic Policy and the Tasks of the Political Education Departments” ---“Eleventh Congress of the RCP(B)” ---Seçme Eserler, c.6, İnter Yay., Kasım 1995 ---“Bir Yazarın Günlüğünden” ---“Bugünkü Devrimde Proletaryanın Görevleri Üzerine” ---“Ekim Devriminin Dördüncü Yıldönümü Üzerine” ---“Merkez Komitesi Üyelerine Mektup” ---Seçme Eserler, c.7, İnter Yay., Haziran 1996 ---“Sovyet İktidarının En Yakın Görevleri”, ---Seçme Eserler, c.9, İnter Yay., Mayıs 1997 ---“Ayni Vergi Üzerine” ---Seçme Eserler, c.10, İnter Yay., Haziran 1997 ---“Gotha Programının Eleştirisi Üzerine”, Marx ve Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi içinde, Sol Yay., Kasım 1969 ---Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yay., Haziran 1977 ---“Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Tezler ve Rapor” ---“Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi ve Politika” ---Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yay., Mart 1976 ---Devrimci Lafazanlık Üzerine, Temel Yay., 1977 ---Ekim Devrimi Dosyası, Sol Yay., 1999 ---“Büyük Girişkenlik” ---İşçi Sınıfı Partisi Üzerine, Sol Yay., Mayıs 1979 ---Marksizm Devlet Üzerine, Öncü Yay., 1.bsk ---Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky, Bilim ve Sosyalizm Yay., Şubat 1969 ---Son Yazılar Son Mektuplar, Ser Yay., 1.bsk ---“Ulusal Azınlıklar ya da Otonomi Üzerine” ---State and Revolution, International Publishers, 1990 ---Uzaktan Mektuplar, Ürün Yay., Haziran 1975 Lenin-Troçki, Kronstadt, Ataol Yay., Ekim 1992 Luxemburg, R., “Rus Devrimi”, Sosyalist Siyasal Düşünüş Tarihi içinde, c.2, Bilgi Yay., Ağustos 1976 ---1917 Ekim Devrimi, BDS Yay., Nisan 1989 ---Siyasal Yazılar, V Yay., Şubat 1989 Mandel, E., Barış İçinde Birlikte Yaşama ve Dünya Devrimi, Köz Yay., Aralık 1975 ---“Glasnost ve Komünist Partilerin Krizi”, Glasnost ve Siyasal Devrim, Yeni Yol Broşür Dizisi: 1, Şubat 1990 ---“Siyasal Devrim ve Onu Tehdit Eden Tehlikeler”, Glasnost ve Siyasal Devrim ---“Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri”, Devrimci Marksist Tartışma Defterleri ---Neden IV. Enternasyonal?, Sınıf Bilinci, No.3 Mandel, E. ve Harman, C., SSCB Tartışması, Yazın Yay., Kasım 1991 Marx, K., Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yay., Temmuz 1979 ---Grundrisse, Sol Yay., Kasım 1999 ---Kapital, c.1, Sol Yay., Temmuz 1975 ---Kapital, c.3, Sol Yay., Şubat 1990 Marx ve Engels, Selected Works, Vol. I, Progress Publishers ---Selected Works, Vol. II, Progress Publishers ---Selected Works, Vol III, Progress Publishers ---Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yay., Kasım 1969 ---Seçme Yapıtlar, c.1, Sol Yay., Kasım 1995 ---Engels, “Fransa’da Sınıf Savaşımları’na Giriş” ---Engels, “Karl Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’sı” ---Marx, “Fransa’da Sınıf Savaşımları” ---Marx, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i” ---Marx, “Weydemeyer’e Mektup (5 Mart 1852)” ---Marx-Engels, “Alman İdeolojisi” ---Marx-Engels, “Komünist Parti Manifestosu” ---Marx-Engels, “Merkez Komitesinin Komünist Birliğe Çağrısı” ---Seçme Yapıtlar, c.2, Sol Yay., Temmuz 1977 ---Engels, “Otorite Üzerine” ---Engels, “Milano’daki T. Cuno’ya Mektup (24 Ocak 1872)” ---Engels, “Fransa’da İç Savaş’a Giriş” ---Marx, “Fransa’da İç Savaş” ---Seçme Yapıtlar, c.3, Sol Yay., Aralık 1979 ---Engels, “1891 Sosyal-Demokrat Program Tasarısının Eleştirisi” ---Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” ---Engels, “A. Bebel’e Mektup (18-28 Mart 1875)” ---Engels, “Fransa’da ve Almanya’da Köylü Sorunu” ---Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu” ---Engels, “Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm” ---Marx, “Alman İşçi Partisi Programının Kenar Notları” Rakovski, “Bureaucracy and Soviet State”, Essential Works of Socialism, Holt, Rinehart and Winston, 1970 Raskolnikov, “Stalin’e Açık Mektup”, Bitirilmemiş Devrim (der: T. Demirkan) içinde, Amaç Yay., Ocak 1988 Reed, John, Dünyayı Sarsan On Gün, Ağaoğlu Yay., Aralık 1968 Reiman, M., Stalinizmin Doğuşu, Metis Yay., Ekim 1998 Richards, F., “Devlet Kapitalizmi Efsanesi”, Sınıf Bilinci, Sayı 8 Serge, V., Bir Devrimin Kaderi, Pencere Yay., Haziran 1997 Shachtman, M., “Stalinism: A New Social Order”, Essential Works of Socialism, Holt, Rinehart and Winston, 1970 Sosyalist Demokrasi ve Proletarya Diktatörlüğü, Eleştiri Yay., Temmuz 1979 Stalin, J., “Görüş Ayrılıklarının Tarihine İlişkin”, Bitirilmemiş Devrim (der: T. Demirkan) içinde, Amaç Yay., Ocak 1988 Stalin, J., Sosyalist Ekonominin Meseleleri, Sol Yay., Kasım 1967 Troçki, L., 1905, Tarih Bilinci Yay., Eylül 2000 ---Çin Üzerine, Tarih Bilinci Yay., Eylül 2000 ---Geçiş Programı, Kardelen Yay., 1992 ---Hayatım, c.2, Köz Yay., Mayıs 1970 ---İhanete Uğrayan Devrim, Köz Yay., Mayıs 1980 ---Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Tarih Bilinci Yay., Eylül 2000 ---Marksizmi Savunurken, Kardelen Yay., 1992 ---“SSCB Savaşta” ---“Tekrar ve Bir Kez Daha SSCB’nin Yapısı Üzerine (Ekim 1939)” ---Rus Devriminin Tarihi, c.3, Yazın Yay., Şubat 1999 ---Sonuçlar ve Olasılıklar, Kardelen Yay., Mart 1990 ---Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri, Enternasyonal Yay., Eylül 1979 ---Sürekli Devrim Çağı, Habora Yay., 1971 ---Sürekli Devrim, Köz Yay., Kasım 1976 ---The New Course, “A Letter to Party Meetings” ---The Revolution Betrayed, Pathfinder Press, 1989