Bu yıl 36. kez düzenlenen NATO Liderler Zirvesi, 7-8 Temmuzda Ankara’da toplanıyor. Trump’ın da katılacağının açıklandığı bu zirve nedeniyle Etimesgut Askeri Havaalanının baştan sona yenilenmesi ve VIP statüsünde uluslararası havaalanı haline getirilmesi de dâhil kesenin ağzını sınırsızca açan siyasi iktidar, o tarihlerde Ankara’da kuş uçurtmamak için adeta olağanüstü hal ilan etti. Ankara’nın pek çok ilçesinde 6-12 Temmuz arasında kamu kurumları tatil edilecek, yollar trafiğe kapanacak, güzergâhlarda bakım çalışmaları yapılacak, sokak hayvanları toplanacak ve hiçbir etkinliğe izin verilmeyecek. Sonuçta iktidar, saadet tablosunun bozulmasını istemediğinden, yasakların yanı sıra haftalardır devam ettirdiği baskınlar ve gözaltılarla her türlü protestoyu engellemeye çalışıyor.
NATO zirveleri, üye ülkelerin devlet başkanlarının ve bakanlarının katıldığı rutin toplantılardan farklı olarak, yeni politikaların belirlenmesi, yeni ülkelerle ya da ortaklarla ittifakın genişletilmesi gibi gündemlerle ortalama iki yılda bir yapılıyor. 2021’den bu yana kesintisiz her yıl düzenlenmesi ise içinden geçtiğimiz dönemin karakterini yansıtıyor. 2022’de patlak veren ve dört yıldır devam eden Ukrayna savaşı, İsrail’in Gazze’de 2023’te başlattığı soykırım savaşı, bu savaşı kısa bir süre sonra Lübnan’a yayması ve hemen ardından gelen İran savaşı… Son beş yılda milyonlarca insanın yerinden edilmesine, yüz binlercesinin hayatını kaybetmesine, yaralanmasına yol açan bu savaşlar, aslında bir dünya savaşının bütünleşik cephelerini oluşturmaktadır. Bugün Ukrayna cephesinde doğrudan, diğer cephelerde ise başat olarak ABD dolayımıyla boy gösteren NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) da bu savaşın en büyük aygıtı olarak sahadadır.
NATO’nun kanlı ve kirli tarihi geride kalmamıştır
Kuruluşundan itibaren ellerinden kan damlayan bu emperyalist savaş ittifakı, ABD ve Batılı emperyalist müttefikleri tarafından, “komünizmle mücadele” misyonuyla 1949’da oluşturuldu[1] ve böylelikle “Soğuk Savaş” dönemi de başlatılmış oldu. Hedef, İkinci Dünya Savaşının sona ermesini takiben nüfuz alanını Asya’dan Avrupa’nın içlerine kadar genişletip kendi ekseninde bir blok inşa eden SSCB’yi çevreleyerek gücünü kırmaktı. Emperyalist güçler böylelikle Amerika’da ve Avrupa’da işçi sınıfını ve gençliği etkileme potansiyeli yüksek olan komünizm “tehdidi”ni bertaraf etmek istiyorlardı. Bu hedef doğrultusunda yürütülecek ideolojik, politik ve askeri savaşın merkezî aygıtı olarak inşa edilen NATO, yasal ve yasadışı, gizli ve açık binlerce kurumdan oluşan kapsamlı bir organizasyon ağı oluşturarak faaliyetlerini geniş bir alana yaydı. Enstitüler, enformasyon merkezleri, stratejik araştırma kuruluşları; medyayı, siyaset dünyasını, sendikaları vb. kontrol altında tutmak, yönlendirmek, buralarda çalışacak elemanlar yetiştirmek üzere kullanılan pek çok örgütlenme dünyanın dört bir yanında NATO’ya bağlı olarak faaliyet yürüttü. Kritik sektörlerdeki uluslararası tekellerin (otomotiv, enerji, maden, bankacılık, bilişim, iletişim, taşımacılık vb.) bazı ülkelerdeki yönetim organizasyonları NATO’ya bağlı kurumlarla iç içe çalışmaktaydı. Yasal görünümlü kurumların içine gömülerek örgütlenen Gladio türü kontr-gerilla örgütleri, faşist paramiliter yapılar, siyasi partilerin içerisine uzanan kollar, orduların içerisindeki konspiratif yapılar da NATO tarafından biçimlendirilecekti.[2]
Türkiye’nin NATO’ya girmesi de (18 Şubat 1952) kirli bir savaşa asker yazılmasıyla mümkün olmuştu. 1950’de, ABD emperyalizminin Kore’de yürüttüğü savaşa 5 binden fazla askerle katılan TC, anti-komünist NATO ittifakına bu sayede kabul edilmişti. Hürriyet gazetesinin o günlerde attığı manşette söylediği gibi, ABD bu savaşa dolar ve silah, TC ise askerlerinin kanını koymuştu! O günlerden bugüne TC NATO’nun dâhil olduğu pek çok savaşa asker gönderdi. Somali, Bosna, Irak, Gürcistan, Afganistan ve Libya bunlardan birkaçıdır.
Öte yandan Türkiye’de de kontr-gerilla, NATO bünyesinde kurulan bir karşı-devrim aygıtı olarak şekillendirilmiştir. Örneğin Alparslan Türkeş 1950’lerin başında genç bir subayken ABD’ye gönderilip orada “özel harp” eğitimi almış ve 1956’da NATO’nun Türk Temsil Heyeti üyesi olarak tekrar ABD’ye gitmişti. Kendisi “Türkiye’nin ilk «özel harp», kontr-gerilla uzmanlarından biri olarak Genelkurmay’ın NATO Dairesini yönetti. İlerleyen yıllarda Türkiye’deki faşist partinin (MHP) lideri ve silahlı faşist çetelerin örgütleyicisi olarak NATO’dan aldığı eğitimin hakkını verecekti. Türkiye’de işçi önderlerine yönelik suikastlardan 78 Maraş katliamına kadar işçi sınıfına, devrimcilere ve halka yönelen binlerce saldırı; katliam, provokasyon, bombalama, tecavüz ve işkence, faşist darbelere zemin hazırlamak üzere tertiplenen her tür alçaklık NATO konseptine uygundur. 12 Eylül faşist darbesi NATO’nun parmağı olan onlarca kanlı darbeden sadece bir tanesidir.”[3]
SSCB’nin çöküşünden sonra işçi hareketinin, komünist hareketin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin tüm dünyada gerilemesi, NATO’nun işlevini de değişikliğe uğratmıştır. Bu kez, SSCB’nin etki alanından çıkan devletleri ABD’nin nüfuz alanına dönüştürmeye odaklı bir mücadele ve müdahale hattı doğrultusunda yeniden yapılanmaya gidilmiştir. İlerleyen süreçte Rusya’nın yeniden güç toplayıp ABD emperyalizminin karşısına dikilmesi ve Çin’in çok daha büyük bir atılımla onu takip etmesi ise ABD ve müttefikleri açısından NATO’nun işlevinin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmıştır. Bu artık, şiddetlenen emperyalist paylaşım kavgasının açık savaşa, Üçüncü Dünya Savaşına dönüştüğü bir dönemdir. Nitekim ABD’nin yeni savaş planlarıyla uyumlu olarak 2000’lerin başlarında “uluslararası terörle mücadele” konseptini ilan eden NATO, Avrupa-Atlantik bölgesine yönelik “tehditleri” küresel ölçekli olarak tanımlayarak, buna karşı mücadeleyi de küreselleştirme stratejisine geçiş yapmıştır. Üstelik sınır tanımaksızın çeşitlendirilen “tehdit”ler sayesinde NATO’nun dünyanın herhangi bir yerine, herhangi bir anda askeri müdahalede bulunabilmesi mümkün kılınmıştır. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasını takiben gerçekleştirilen 2022 Madrid Zirvesinde belirlenen yeni stratejik konseptte ise Rusya “müttefiklerin güvenliğine ve Avrupa-Atlantik bölgesinde barış ve istikrara yönelik en önemli ve doğrudan tehdit” olarak tanımlanmıştır. Aynı belgede Çin de “müttefiklerin çıkarlarına, güvenliğine ve değerlerine sistematik rakip” olarak nitelendirilmiştir. Buradan da açıkça görüldüğü gibi, çeşitli dönemeç noktalarında yenilenen stratejik konseptlerin tümü, NATO’nun yürümekte olan emperyalist paylaşım kavgasına ABD’nin çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda uyarlanmasının sağlanması ortak noktasında birleşmektedir.
Macron’un birkaç yıl önce “beyin ölümünün gerçekleştiğini” dillendirdiği, Trump’ın “elinizi taşın altına koymazsanız çekiliriz” tehditleri savurduğu NATO, 2025 toplantısında Trump’ın taleplerini önemli ölçüde karşılayarak “güçlü ve bütünleşik bir ittifak” görüntüsü verdi. Trump’ın, NATO savunma bütçesinin yüzde 65’ini ABD’nin karşıladığını, buna daha fazla katlanmayacaklarını, NATO’nun varlığını sürdürmesi için üye ülkelerin silahlanma harcamalarını arttırmaları gerektiğini söyleyerek bindirdiği basınç üzerine 2025 Lahey Zirvesinde bu doğrultuda kararlar alındı. “Zirvede, 2035 yılına kadar üye ülkelerin, gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYH) yüzde 5’ini «savunma ve güvenlik» harcamalarına ayırması karara bağlanmıştır. Buna göre, NATO üyeleri GSYH’lerinin en az yüzde 3,5’ini doğrudan «savunma» ihtiyaçlarına (personel, teçhizat, operasyon) harcayacak; kalan yüzde 1,5’lik kısım ise «terörle mücadele» ve askeri altyapı yatırımlarında kullanılabilecek. Bu kapsamda limanlar, demiryolları, köprüler gibi askeri açıdan kritik altyapıların yapımı ya da elden geçirilmesi devlet tarafından finanse edilecek. Bir hesaba göre, on yıl içerisinde bu doğrultuda 1 trilyon avroya yakın para harcanacak.”[4]
Şunu da belirtelim ki, ABD’nin diğer NATO üyelerini daha fazla silahlanmaya zorlamasının en önemli nedenlerinden biri, bu silahların önemli bir bölümünü onlara kendisinin satacak olmasıdır. Zaten Trump açık açık, silahları benden alacaksınız demektedir. İçinde bulunduğu krizi savaş ekonomisiyle aşmaya çalışan ABD, dünyanın en büyük silah üreticisi ve ihracatçısıdır.[5] Avrupa’daki 29 NATO ülkesinin silah ithalatı 2020-2024 döneminde %143 artarken, bu alımların %58’i ABD’den yapılmıştır.[6] Öte yandan, diğer emperyalist güçlerin de savaş ekonomisinden medet umduğunu unutmamak gerekir. Geldiğimiz noktada Almanya’dan Türkiye’ye tüm NATO üyeleri hummalı bir silahlanma ve silah sanayiini körükleme politikası izliyorlar. Fakat bu politikalar yalnızca ekonomiyi canlandırmak için izlenmemektedir. NATO mevcut dünya savaşını daha da büyütmeye hazır kılınmak istenmektedir.
Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında başlatılan genişleme politikası sonucunda üye sayısı sürekli artan NATO, bugün 32 üyeye ulaşmış durumda ve yenilenen tehdit tanımlamalarına paralel olarak Pasifik’e doğru genişleme planları da gündemde. Bunun anlamı, ABD’nin uzun zamandır Hint-Pasifik’e yaymak istediği emperyalist savaşta, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın müttefikliklerinin NATO üyelikleriyle perçinlenmek istenmesidir. Bu yüzden, NATO’nun Hint-Pasifik ortakları olarak anılan bu dört devlet, 2022’den bu yana NATO zirvelerine davet edilmektedir.
ABD, NATO’nun askeri olanaklarını arttırmak ve hazırlıklarını yürüttüğü daha büyük çaplı savaşlarda bu örgütü kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanmak istiyor. Bilindiği gibi Trump İran savaşında da bunu yapmak istedi ama müttefiklerini ikna etmeyi başaramadı. Fakat asıl hazırlıkların Pasifik hattına yönelik olduğu da görülüyor. Öte yandan Pasifik genişlemesinin de dâhil olduğu çeşitli konularda ABD ile Avrupalı üyeler arasında görüş farklılıkları olduğu ve bu durumun zaman zaman çatışmalara yol açtığı biliniyor. Sonuçta tarihsel sistem krizinin yol açtığı bu büyük emperyalist paylaşım savaşı döneminde, aynı kutupta yer alan büyük emperyalist güçler arasındaki rekabetin ve çıkar çatışmalarının da derinleşmesi kapitalizmin doğasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Almanya ve Fransa’nın başını çektiği AB’nin bir yandan NATO’yu ayakta tutmaya çalışırken öte yandan yeni bir Avrupa ordusu inşa edilmesinin gerekliliğinden söz etmeleri de içinden geçilen dönemin şiddetlendirdiği çelişkilerle gayet uyumludur.
İşçi sınıfının devrimci perspektifinden NATO’ya karşı doğru tutum
2014’de yapılan NATO zirvesinin ardından yayınladığımız bir yazımızda da belirtildiği gibi, “Dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından unutulmaması gereken en önemli nokta, geçirdiği veya geçireceği dönüşümler ne olursa olsun, NATO’nun emperyalizmin kanlı demir yumruğu olduğu ve dünyanın başta gelen karşı-devrimci örgütü olduğu gerçeğinin değişmeyeceğidir. Düşman tanımı ve düşmanlar değişse de, NATO’nun değişmeyen bir numaralı düşmanı devrimci işçi sınıfıdır. Gerek şimdiye kadarki sicili, gerekse de önüne koyduğu planları bunu açıkça kanıtlamaktadır. (…) El attığı her yerde emperyalistlerin çıkarını hayata geçirmek üzere işçi-emekçi sınıfları veya ezilen halkları ezmeye, onların mücadelesini boğmaya çalışmıştır.”[7]
Tam da bu yüzden NATO, bütün bu yapıp ettikleriyle tüm dünyada emekçi kitlelerin haklı tepkilerini üzerine çekmektedir. Bununla birlikte, sosyalistler açısından NATO’nun gerçek yüzünü teşhir etmek gereğini ve önemini her daim korurken, bunun Marksist bakış açısıyla yapılması elzemdir. Aksi halde burjuva ve küçük-burjuva milliyetçilerle aynı kulvara düşmek kaçınılmaz olur ki, bunun işçi sınıfına verdiği zarar, onu gerçek düşmana karşı mücadeleden alıkoymaya sevk edecek kadar ölümcüldür.
Doğrusu, NATO söz konusu olduğunda, bizzat burjuva kesimlerden yükselen milliyetçi karşı çıkışlara bile rastlamak mümkündür. ABD-AB-Pasifik blokuyla Çin-Rusya bloku arasındaki emperyalist hegemonya mücadelesinin alabildiğine kızıştığı bu dönemde, pek çok ülkede burjuvazi içinde de bu temelde bölünmeler yaşanıyor. Türkiye bunun somut örneklerinden biridir ve bu temelde darbe girişimlerine varan ciddi ayrışmalar olmuştur. Bir dönem, Ergenekoncu/Avrasyacı kesim, generaller nezdinde de sahip olduğu gücü, TC’yi Atlantik ittifakından kopararak Çin-Rusya kampına geçirme yönünde kullanmaya çalışmıştır. Fakat bu esas olarak TC’nin Kürt sorunundaki geleneksel tutumunun ABD ve AB ile çatışmasından kaynaklı bir yönelim farklılığı olarak yaşanmıştır. AKP’nin ilk dönemlerinde tasfiye ettiği bu kesim, 2016 OHAL darbesinin ardından bu kez, yine aynı yönelim doğrultusunda, Erdoğan liderliğinde inşa edilen faşist rejimin parçası olmuştur. Zira bu dönemde tasfiye etmek üzere güç birliği yapılan kesim Atlantikçi Fethullah Gülen ekibi olmuştur. Bu dönemde NATO karşıtı söylemleri bizzat siyasi iktidarın ağzından duymak bile mümkün hale gelmişken, iş Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alarak NATO’ya diklenmeye kadar vardırılmıştır. Bu dönem, Erdoğan’ın Rusya ile ABD arasında manevralar yaparak gemisini yürütmeye çalıştığı ve “Türkiye NATO’dan kopar mı” tartışmalarının şiddetlendiği bir dönemdir. Fakat bu tartışmalara dair yazdığımız yazılarda[8] da vurguladığımız gibi, TC’nin Batı ittifakından ayrılması kolayına mümkün değildir.
Bir burjuva devlet olarak TC, kuruluşundan itibaren kendini Batı kapitalizmi kampında konumlandırdı ve İkinci Dünya Savaşının ardından bu ittifak çok daha sıkı bir hal aldı. Türkiye tekelci sermeyesi bugünlere gelebilmesini bu ittifak içinde yer almasına, özellikle de ABD ile kurduğu derin ilişkilere borçlu olduğunu gayet iyi bilmektedir. Zaman zaman ABD ve AB’ye karşı Rusya kozunu gündeme getirerek elini güçlendirmeye çalışan Erdoğan da bunun bilincindedir ve bu ilişkiyi daha ileri noktalara taşımak için elinden geleni yapmaktadır. Eşitsiz de olsa karşılıklı çıkarlar temelinde kurulan bu ilişki Türkiye burjuvazisi açısından yaşamsaldır. Nitekim aradan geçen bu kısa sallantılı dönemin ardından Erdoğan iktidarı da “hizaya gelmek” zorunda kalmıştır. Çatışmanın şiddetlendiği dönemlerde Erdoğan’ın ABD’ye, AB’ye ve NATO’ya diklenmeci bir dil kullanmasının geniş bir toplumsal kesimin milliyetçi gurunu nasıl okşadığı biliniyor. Bu bilinç çarpıklığını sosyalistlerden başka hiç kimsenin gideremeyeceği de açıktır. Peki ya sosyalistlerin önemli bir kesimi de sorunlu bir anlayıştan mustaripse? İşte NATO, IMF, AB ve diğer emperyalist örgütlenmelere ve genel olarak ABD emperyalizmine yönelik yaklaşımlarda karşı karşıya olduğumuz durum ne yazık ki budur.
Anti-emperyalizmin Amerikan karşıtlığına indirgenmesiyle sakatlanmış bu küçük-burjuva yaklaşım pek çok vesileyle aynı tepkileri geliştiriyor. Elif Çağlı’nın 2002’de kaleme aldığı Kolonyalizmden Emperyalizme kitabında bu anlayışa ilişkin dile getirdiği gerçekler, solun geniş kesimlerinin milliyetçi temellerdeki bir NATO karşıtlığının ötesine geçememesinin de esas kaynağını oluşturuyor:
“Küçük-burjuva demokratların anti-emperyalist mücadele anlayışları yarım yamalaktır; çünkü bunlar, emperyalist politikalarla kapitalist işleyişin ekonomik temelleri arasındaki çözülmez bağları görmezden gelirler. Emperyalizmin karşısına «ulusal kapitalizm»i çıkartarak, emperyalizmden bağımsız bir kapitalizmin de pekâlâ mümkün olabileceği hayalini yayarlar. Emperyalizmi, tüm kapitalist ülkeleri kaçınılmazlıkla içine alan dünya kapitalist sistemi olarak kavramaktan acizdirler ya da böyle kavramak işlerine gelmez. Nüansları bir yana bırakacak olursak, tüm küçük-burjuva sol akımlara egemen olan «anti-emperyalizm» anlayışının özü şudur; ülke içindeki kapitalist işleyişe kökten tutum almayan, dolayısıyla anti-kapitalist içerikten yoksun bulunan ve yalnızca dış faktöre indirgenmiş olan sözde bir emperyalizm karşıtlığı! Küçük-burjuvazi nezdinde anti-emperyalizm, sömürgeci ve ilhakçı «politikalara karşı» tutum almaktan ibarettir.”[9]
Nitekim solda NATO’ya karşı yükseltilen temel sloganlardan birinin “tam bağımsız Türkiye”[10] olması, Elif Çağlı’nın dile getirdiği sorunun tüm örtülerinden arınmış ifadesidir. Bu zihniyet, emperyalizmden bağımsızlık sorununu da bir toplumsal kurtuluş sorunu olarak değil ulusal bağımsızlık sorunu olarak ele almaktadır. Bu küçük-burjuva anlayış karşısında Elif Çağlı, emperyalizm döneminin ekonomik bağımlılığını sömürgecilik döneminin siyasal bağımlılığı ile bir tutmanın hiçbir bilimsel temeli olmadığını belirterek şöyle devam etmektedir:
“Zira, siyasal bağımsızlığın kazanılması kapitalist sistemin işleyişi ile çelişmemektedir. Tam tersine, emperyalist kapitalizm altında güçlü kapitalist ülkeler, bu bağımsızlığa sahip tüm ülkeleri de bin bir türlü ekonomik mekanizmayla kendilerine bağımlı kılmaktadırlar. Ama bu, artık sistemin bir bütün olarak işleyişine içsel olan eşitsizlik temelinde karşılıklı bağımlılık olgusudur. Kapitalizm altında bu bağımlılıktan kurtulmak mümkün değildir. Ve daha da önemlisi, ekonomik bağımlılığı gerekçe göstererek, az ya da orta derecede gelişmiş kapitalist ülkelerin bir zamanların sömürge ya da yarı sömürge ülkelerinde olduğu gibi bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermeleri gerektiğini ileri sürmek hiç doğru değildir.”[11]
“Siyasal bağımsızlığın kazanıldığı ve bir burjuva iktidarın kurulduğu tüm ülkelerde, emperyalizme karşı mücadelenin, sosyalizm hedefiyle değil de hâlâ bir «ulusal bağımsızlık» hedefiyle yürütülmek istenmesi, özünde «ulusal kapitalizm» taraftarlığıdır. Bu da son tahlilde, mümkün olmayan ve geri bir hedefi, yani ulusal izolasyonu savunmak anlamına gelir.”[12]
Elif Çağlı’nın vurguladığı gibi, küçük-burjuva milliyetçi tepkiler burjuva milliyetçiliğinin beslenmesinden başka bir şeye hizmet etmemektedir. Bu yüzden Erdoğan’ın “savunma sanayiinde tam bağımsız Türkiye hedefiyleçıktığımız yolda hamdolsun çok ciddi mesafe aldık” diyerek övündüğü “bağımsızlıkçılık” ile küçük-burjuva solların kapitalizme dokunmayan NATO karşıtlığı ve “tam bağımsız Türkiye” savunusu, emekçi kitleler nezdinde kolayca milliyetçilik potasında eritilip kaynaştırılabilmektedir. NATO’ya karşı olan, ABD emperyalizmine ilenen milyonlarca emekçinin burjuva TC’nin “yerli ve milli” silah sanayisiyle gurur duymaları, Teknofestleri, silah fuarlarını huşu içinde dolaşmaları bunun tipik ifadesidir.
Burjuva bakış açısından bakıldığında Erdoğan’ın böbürlenmeleri boşuna değildir. Türkiye, alt-emperyalist gücüyle orantılı bir savaş sanayiine sahip hale gelmiştir. Son beş yılda küresel silah ihracatındaki payını bir önceki döneme göre iki katına çıkarıp 11. sıraya yerleşmiştir.[13] Kurulduğu dönemden bu yana Türkiye’nin NATO’nun parçası olması ve TSK’nın onun en büyük ikinci ordusunu oluşturması bununla çelişmediği gibi, vurucu gücünü arttıran bir olgudur. Sıkça resmedildiğinin aksine, TC ile NATO ya da ABD ilişkisi bir uşak-patron ilişkisi değildir. “Türk burjuvazisi kendi çıkarları doğrultusunda NATO denilen kanlı emperyalist örgütün içerisinde yer almaktadır. (…) NATO’nun halklara karşı işlediği suçları sayarken emperyalizmi ve NATO’yu ABD’ye indirgeyerek Türkiye gibi devletleri bu suç örgütünün dışındaymış gibi göstermek gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Alt-emperyalist bir güç olarak tüm melanetiyle Ortadoğu pastasına çöreklenen Türk burjuvazisini ve onun devletini göz ardı ederek, yani TC’nin arkasından dolaşarak emperyalizme ve onun kanlı örgütü NATO’ya karşı olmak mümkün değildir.”[14]
Dolayısıyla sosyalistlerin işçi sınıfına ve genel olarak emekçi kitlelere kavratmaları gereken temel gerçekliğin iki yönü bulunuyor. İlki ve en önemlisi, ister NATO bünyesinde olsun ister “bağımsız”, bir burjuva devletin savaş gücünün artması, emekçilerin sınıf düşmanının gücünün artması demektir. İkincisi ise NATO tartışmalarında asıl vurgulanması gereken olgudur: Amerikan ordusu ve diğer müttefik orduları nasıl NATO demekse, TSK da NATO demektir. Onyıllardır tüm kuruluş, örgütleniş, silahlanma ve savaş perspektifi onun bünyesinde şekillenmiştir. “Bu gerçeklik apaçık ortadayken içerdeki NATO’yu es geçip NATO’yu dışsal bir olguya indirgeyenler işçi sınıfını milliyetçilikle zehirlemeye çalışmaktadırlar. Oysa NATO’ya karşı mücadele etmek demek, en başta ordusuyla devletiyle kendi burjuvazisine karşı mücadele etmek demektir. İşçi sınıfı devrimcilerinin bu konuda öne çıkartmaları gereken slogan şudur: Dışarıda arama NATO zaten içeride!”[15]
Sonuç olarak, işçi sınıfının devrimci politikası bağlamında, NATO’ya karşı mücadele kapitalizme karşı mücadelenin bir parçası olarak yürütülmedikçe ve genel olarak militarizme karşı durulmadıkça, sözde bağımsızlık adına TC’nin emperyalist politikalarına gözleri kapamak, NATO karşıtlığı adına Çin ya da Rus emperyalizmine hayırhah bakmak işten değildir. “İşçi sınıfı yerlisiyle yabancısıyla, doğulusuyla Batılısıyla tüm emperyalist güçlerin kanlı planlarının karşısına örgütlü bir biçimde dikilemediği takdirde, burjuvazi işçi-emekçi sınıfları ve ezilen halkları acılara boğmaya devam edecektir.”[16]
[1] NATO’nun 12 kurucu üyesi, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleridir. Kuruluşundan kısa bir süre sonra Türkiye, Yunanistan ve Federal Almanya da ittifaka dâhil olmuştur. İspanya ise Franco diktatörlüğünün yıkılmasının ardından 1982’de üye olmuştur.
[2] Kemal Erdem, NATO’nun Kanlı Tarihi ve Suç Ortaklığının 60. Yılı, 15 Mart 2012, https://marksist.net/node/2959
[3] Kemal Erdem, age
[4] Oktay Baran, NATO Zirvesi, Ukrayna Savaşı, Emperyalist Bloklar, 19 Temmuz 2025, http://marksist.net/node/8557
[5] Dünyanın en büyük silah üreticileri listesinin ilk beşini Amerikan şirketleri (Lockheed Martin, RTX, Northrop Grumman, Boeing, General Dynamics) oluşturuyor. ABD’nin dünya silah ihracatı içindeki payı ise %42’dir. En yakın takipçisi Fransa ise %9,8 paya sahiptir.
[7] Kerem Dağlı, NATO Zirvesinde Yeni Savaş Hazırlıkları, 18 Eylül 2014, https://marksist.net/node/3525
[8] Suphi Koray, Türkiye NATO’dan Çıkar mı?, 20 Eylül 2016, http://marksist.net/node/5297
Kerem Dağlı, Türkiye-NATO İlişkisi Üzerine, 16 Haziran 2019, http://marksist.net/node/6686
[9] Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, Ağustos 2002, http://marksist.net/node/505
[10] Bkz. İlkay Meriç, “Tam Bağımsız Türkiye” Değil Sosyalist Bir Dünya, Temmuz 2007, http://marksist.net/node/1540
[11] Elif Çağlı, age
[12] Elif Çağlı, Avrupa Birliği Sorununda Marksist Tutum, 12 Nisan 2003, http://marksist.net/node/506
[14] Kemal Erdem, age
[15] Selim Fuat, NATO’nun Naturası, 2 Mayıs 2009, https://marksist.net/node/2128
[16] Kerem Dağlı, NATO Zirvesinde Yeni Savaş Hazırlıkları, 18 Eylül 2014, https://marksist.net/node/3525
link: İlkay Meriç, Dışarıda Arama, NATO Zaten İçeride!, 25 Haziran 2026, http://fa.marksist.net/node/8789


