Sınırsız büyüme gayreti, sermaye egemenliğine dayalı kapitalizmin kendini her şeyin üstünde konumlandırmasının tezahürüdür. Emeğin dizginsiz sömürüsü, savaşlarla insanlarıyla birlikte kentlerin yerle bir edilmesi, doğanın sınırsızca yağmalanması… Tüm bunlar adeta ölümsüzlük iksirini arayan efsane karakteri İskender gibi yol alan sermaye sahiplerinin, bu “ölümsüzlük” isteğinin yansımaları. Bu temelde her yaşamı sömürebilir, her ocağı söndürebilir, her ağacı kesebilir, her yeri kazıp delik deşik edebilir, ormanları ateşe verebilir, içtiğimiz suları, soluduğumuz havayı zehirleyebilirler… Doğayı, insanları, yaşamı tüketerek yoluna devam eden bu akıl almaz sistemin sahiplerinin kârını büyütme arzusunun en somut ve yıkıcı örneklerinden biri de köylülerin yaşam alanlarıyla birlikte ormanların, tarım alanlarının ve zeytinliklerin yok edilmesidir.
Bu topraklarda binlerce yıldır yaşamın, bereketin, barışın ve direncin sembolü olan zeytin ağaçları ve o ağaçlara sahip çıkan köylüler, yıllardır sermayenin önünde bir “engel” olarak görülüyor. Sınıfsal çıkarları önündeki engelleri bir bir kaldırmaya yemin etmiş sermaye ve iktidar ortaklığında yürütülen yağma politikaları nedeniyle Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’de, Akbelen Ormanının hemen kıyısında yer alan zeytinlikler bir kez daha maden şirketlerinin iş makineleriyle yüz yüze bırakıldı. Yüzlerce yıldır orada yaşayan, kök salan, meyve veren zeytin ağaçları, enerji şirketlerinin kömür sahasını genişletme amacıyla bir sabah sökülmeye başlandı. Üstelik dalında meyvesiyle, henüz hasadı yapılmamışken…
Elbette İkizköy’de yaşanan bu saldırı birden bire ortaya çıkmadı. Aksine, bu doğa katliamının arkasında iktidarın, sermayeye hizmet eden yasa teklifini adım adım hayata geçirmesi yatıyor. 13 Haziran 2025’te Meclise sunulan ve bir hafta sonra da apar topar kabul edilen torba yasa teklifiyle birlikte zeytinlikler dâhil olmak üzere tüm yeşil alanlar maden şirketlerinin önüne serildi. Yasanın çarpıcı maddelerinden biri, teklifin 11. maddesi: “Bu maddeye göre zeytinlik alanlar, «başka bir yerde madencilik yapılamayacağı» gerekçesiyle kamulaştırılabilecek. İlgili alandaki zeytin ağaçları başka bir yere taşınarak, bölgede madencilik faaliyetleri sürdürülebilecek.”[1] Böylece, bu bölgelerde tarım ve zeytincilik yapılan alanların, kömür madeni sahalarına dönüştürülmesinin önü açılmış oldu. Daha ilk elden Milas ve Yatağan’daki yüzlerce yıllık zeytinliklerle verimli tarım arazileri, kömür madenciliği faaliyetlerine açıldı. Alınan kararla birlikte, belirlenen koordinatlar içinde yer alan 49 köyün acele kamulaştırma kapsamına alındığı biliniyor.
Zeytinlik alanların madenlere açılmasıyla birlikte, zeytinlik sahibine zeytinlerin bedeli hariç toprak bedeli verileceği ve zeytinlerin kökünden sökülüp başka bir yere taşınacağı söyleniyor. Fakat nereye taşınacağı, taşınıp taşınamayacağı, eğer taşınamıyorsa ne yapılacağı muallak. Konuyla ilgilenen avukatların yorumlarına göre mesela taşınacak arazi bulunamazsa, özel arazi bulma işi zeytinlerin sahibine düşüyor, eğer bulamazsa da devlet hazinesinden arazi kiralayabileceği belirtiliyor. Ve yeni çıkan yasa, bu uygulamanın sessiz sedasız bir şekilde, bir gün ansızın kapıyı çalabilecek şekilde hayata geçmesi için dizayn edilmiş. Mesela bu duruma göre, geçimini yalnızca zeytincilikten sağlayan bir köylünün, bir sabah uyandığında zeytinliğinin acil kamulaştırıldığını ve zeytin ağaçlarını taşıması gerektiğini, ayrıca bu konuda itiraz hakkı için geç kaldığını öğrenmesi çok olağan! Buna ek olarak tüm bunlara bir çözüm bulunsa bile 100 küsur yaşında olan zeytin ağaçlarının kökünden sökülüp başka bir toprağa taşınması da büyük bir sorun. “Televizyonlara çıkan bazı «uzmanlar» kamuoyunun tepkisini azaltmak için zeytinliklerin taşınabileceğini söylediler. Bu «uzmanların» çeşitli maden ve enerji şirketlerine raporlar hazırladığı yani sermayenin beslemeleri olduğu biliniyor. Vicdanını ve kalemini sermaye sınıfına satmamış, emekçi sınıftan ve doğadan yana tutum alan pek çok bilim insanı ise zeytinliklerin taşınmasının mümkün olmadığını vurguluyor. Taşımak demek zeytinlerin ölmesi demek!”[2] Kısacası göz göre göre geçen bu yasa zeytinlere ölüm fermanı niteliği taşıyor. Ama sadece zeytinlere mi?
“Kamu yararı” adına yağmaya hayır!
Kamu yararı, sözde, toplumun genelinin çıkarlarını gözeten, toplum çıkarlarını bireysel çıkarların önünde tutan bir yaklaşımı tanımlar. Kulağa çok da masum gelen bu kavram devlet tarafından ne zaman piyasaya sürülse altında bir bit yeniği olduğu anlaşılır. Çünkü büyük projeler, dev yatırımlar, ekonomik büyümeye katkı adlarıyla pazarlanan yağma operasyonlarını kanıksatmak için bu sihirli sözcük öbeği kullanılır: Kamu yararı!
Yine bir kamu yararı söylemiyle, “enerji ihtiyacı” gerekçesini de kalkan yapan siyasi iktidarın giriştiği yağmanın sadece zeytinliklerin yer değiştirmesi demek olmadığı ve bu saldırıdan sadece zeytinliklerin sahiplerinin etkilenmeyeceği çok açık. Bugün zeytinlikler hedefte, yarın çam ormanları, öbür gün buğday tarlaları, dereler, meralar… Zaten AKP iktidarı boyunca bu saldırıların dozu artarak devam ettiğine defalarca şahit olduk. Bunların kamuya hiçbir yararının olmadığı, fakat Cengiz, Limak, Kolin, Çalık gibi yandaş tekellere büyük kârlar sağladığı biliniyor. Hatta sosyalistlerin, çevre örgütlerinin, meslek odalarının vb. itirazları, bölge halkının, köylülerin direnişleri ve bu direnişlerin iktidar tarafından nasıl karalandığı, nasıl polis ve jandarma şiddetiyle bastırılmaya çalışıldığı da biliniyor. Kamuyu zerre umursamayan iktidar eliyle ülkenin dört bir yanında madenler, HES’ler, termik santraller gibi yandaş sermayeyi ihya projeleri ile yüz binlerce hektar orman tahrip edildi. Cerattepe’den İkizdere’ye, Munzur’dan Hasankeyf’e, Kaz Dağlarından Akbelen Ormanlarına kadar pek çok yerde doğa iç edildi. Erzincan İliç’te işçilerin canı hiçe sayılarak yapılan maden çalışmaları sırasında 9 işçi can verdi. Bu talan politikaları işçilerin, bölgede yaşayan köylülerin yaşamına büyük bir darbe vurdu.
Bugün de çıkan yasanın verdiği sınırsız yetkiyle Limak ve IC İçtaş ortaklığında YK Enerji şirketinin zeytinlikleri yok etmesi, orada yaşayan köylüler için doğrudan büyük bir yıkım anlamına geliyor. Siyasi iktidar, Muğla'nın yüzde 10’unu maden şirketlerinin talanına açmış durumda. Maden işletme izni verilen alan büyüklüğünün Bodrum ve Datça’nın toplam yüzölçümüne ulaştığı, bu oranın, tarımın, doğal yaşamın ve turizmin sürdürülebilirliği için hayati bir eşiği ifade ettiği belirtiliyor. Madencilik faaliyetiyle hayata geçen yıkım, bölge halkı için sadece ağaçların yok edilmesi değil, geçim kaynaklarının, yaşam biçimlerinin hatta kültürel kimliklerinin ellerinden alınması demek. Yıllardır emek verdikleri, atalarından devraldıkları zeytincilik faaliyetlerinin sonlanması demek, sadece ağaçlarının değil, topraklarının, hayvanlarının, su kaynaklarının, evlerinin hatta mezarlarının bile tehlike altında olması demek. Bununla birlikte orada yaşama devam etmenin mümkün olmaması nedeniyle göç etmek zorunda kalmaları, hayatlarının kökünden değişmesi demek. İşsizlikle, barınma sorunuyla baş başa kalmaları, kısacası hem köksüz hem de geleceksiz bırakılmaları demek.
Bu noktadan bakınca sorunun sadece o bölgede yaşayan köylülerin hayatını etkilediği düşünülebilir. Fakat ekolojik sistem bir bütündür ve yaşanan hiçbir yıkım yalnızca olduğu noktada kalmaz. Dolayısıyla kuralsız, sadece sermayenin kâr hırsıyla hareket eden madencilik faaliyetinin sonuçları çok katmanlıdır. Temiz suya, içme suyuna erişimin, tarım ve hayvancılık ürünlerinin üretiminin, bu ürünlere ulaşımın nasıl bir seyir izleyeceği hep birbiriyle bağlantılıdır. Daha da ötesinde suya ve toprağa karışan ağır metallerin, zehirli kimyasalların nihayetinde sofralarımıza kadar ulaşması, halk sağlığını tehdit eden ciddi hastalıkların artmasına yol açacağı bir gerçektir.
Bu gerçeklikle yakından yüzleşen Milas köylüleri, yanlarında duran çevre aktivistleri, sosyalistler, bilim insanları ile birlikte yıllardır ormanını, toprağını, zeytinliğini savunuyor. Bu mücadelenin simge isimlerinden biri olan, ağacına sarılıp bırakmayan 90 yaşındaki Zehra nine geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. Köylüler onun ölümünün hemen ertesi gününde üzerinde meyveleriyle sökülen ağaçlara sahip çıkmak için direniyor. Kepçelere karşı koymaya çalıştıkları için jandarma müdahalesi ile gözaltına alınsalar da yılmayacaklarını belirten İkizköylüler bu yasayı tanımadıklarını, zeytinlerine sahip çıkmaktan vazgeçmeyeceklerini söylemeye devam ediyorlar. Çünkü yaşamı yok eden bu rejim altında direnmek, yaşamanın ve yaşatmanın yegâne yolu.
[1] Can Aytekin, Maden ve Enerji Şirketleri Zeytinliklere de Göz Dikti, 5 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8548
[2] age
link: Başak Güler, Zeytinlere Ölüm Fermanı, Sermayeye Ab-ı Hayat!, 5 Ekim 2025, https://fa.marksist.net/node/8610
Trump Savaş Bakanlığını Aslına Rücu Ettirdi
Yeni Eğitim Dönemi Artan Sorunlarla Başladı




