Kocaeli Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik adlı parfüm dolum tesisinde 8 Kasımda çıkan yangında 3’ü çocuk olmak üzere 7 işçi yanarak hayatını kaybetti. Bu işyerinin hemen yakınında İŞKUR binası bulunuyor. Buna rağmen, işyeri hem çocuk işçi hem de kaçak işçi çalıştırıyordu. Defalarca yapılan şikâyetlere rağmen işyeri SGK tarafından ya denetlenmiyor ya da üstünkörü denetleniyordu. Kâğıt üstünde kalan kanunlar her ne hikmetse hayata geçmedi, katliamdan sonra işyeri sahipleri hakkında soruşturma açıldı. Artan tepkileri dindirmek amacıyla da “vicdan ve merhamet” sahibi Bakanlar devreye girerek sürecin takipçisi olduklarını söylediler. Katliamdan önce kıllarını kımıldatmayanlar katliamdan sonra gereken her şeyi yapmakla övünmekten geri durmuyorlar.
Büyük öfke ve acıya neden olan her iş cinayetinde aynı durum yaşanıyor. İş cinayetleri nedeniyle hesap vermesi gereken sorumlular hesap vermiyor, yargılananlar doğru dürüst ceza almıyor. Ölen öldüğüyle kalıyor. “Türkiye Yüzyılı” diye diye övünen egemenler işçi sınıfının sendikal ve siyasal güçsüzlüğünü fırsata çevirerek bu kara tabloyu yaratıyor. Patronlar çalışanları bilgilendirmek, eğitim vermek, risk analizi yapmak, koruyucu ekipman temin etmek, güvenli çalışma ortamı sağlamak gibi sorumluluklarını yerine getirmiyor. İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasının zorunlu kıldığı en temel önlemleri dahi almayan sermaye sınıfının, işçinin güvenliğini kendiliğinden sağlayamayacağı aşikârdır. Çünkü bu sistemin temelinde rekabet ve sömürü vardır. Örgütlü gücü zayıflayan işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarını geriye savuran kapitalizm işçi sınıfının başına nice felâketler açar; hastalık ve ölüm oranlarının tırmanışa geçmesini umursamaz. Türkiye’deki gibi sermaye sınıfının dizginsizce semirtilmesini hedefleyen rejimlerse yıkımı daha da büyütür.
Resmi iş kazası ve meslek hastalığı verileri bile işçilerin payına düşen acı gerçeği gözler önüne seriyor. 2024 SGK verilerinde iş kazası geçiren işçilerin sayısı 733 bin olarak görünüyor. Aynı yıl, iş cinayetlerine kurban giden işçi sayısı 1897 iken, meslek hastalığından hayatını kaybedenlerin sayısı 888 olarak görünüyor. Resmi rakamlara dâhil edilmeyen ve tüm çalışanlar içinde yüzde 26 oranındaki kayıt dışı çalışanların durumu bilinmiyor. Kayıt dışı, esnek, kuralsız, taşeron ve sendikasız çalışan milyonların sağlık ve güvenlik hakkı pamuk ipliğine bağlı. Teknolojinin geldiği düzey de düşünüldüğünde tüm iş kazalarının önlenebilir olduğu biliniyor. Oysa iş kazaları ve meslek hastalıkları nedeniyle hayatını kaybeden işçilerin sayısı her geçen yıl artıyor.
İş cinayeti kayıtlarında en küçük işçi 13’ünde, en yaşlı işçi ise 79 yaşında görünüyor. Okullardan madenlere bütün kurumlarda, işyerlerinde kaza riski bulunuyor. İşçiler tek tek ya da toplu halde can versin, iş cinayetlerinde siyasi iktidarın ve sermaye sınıfının tutumu değişmiyor: Tuzu kuru egemenler en basit önlemleri dahi almıyor, denetim görevini yerine getirmiyor, suçluları cezalandırmıyor, sorumluluğu “dikkatsiz” işçinin üzerine yıkıyorlar. Kazaların kader ve fıtrattan ileri geldiğini öne sürüp, yaşananları toplumun gözünde normalleştirmeye çalışıyorlar. İster az tehlikeli sınıfta isterse çok tehlikeli sınıfta yer alsın neredeyse bütün işyerlerinde hâkim olan zihniyet kâr uğruna işçi yaşamının feda edilmesidir. Sermaye sınıfının temel önceliği insan yaşamı değil ucuz işçilik ve kâr üzerine inşa edilen sömürüdür. Nitekim madenler gibi çok tehlikeli işyerlerinde açık risklere rağmen üretim devam ettirilirken kamu işyerleri ve 50’den az çalışanı bulunan az tehlikeli sınıftaki işyerlerinin 6331 sayılı kanuna dâhil edilmesi 2012’den 1 Ocak 2025’e kadar sürekli ertelendi.
Elif Çağlı, Marx’ın Kapital’ini Okumak çalışmasında Marx’ın şu vurgusuna yer verir: “İşçi yaşamının büyük bölümünü üretim sürecinde geçirdiğinden, üretim sürecinin koşulları büyük ölçüde onun aktif yaşam sürecinin koşulları, yani onun yaşam koşullarıdır. Bu yaşam koşullarında tasarruf, kâr oranını yükseltmenin bir yöntemidir; aynı şekilde, aşırı çalıştırma, işçinin bir iş hayvanına dönüştürülmesi, sermayenin öz değerlenmesini, artı-değer üretimini hızlandırmanın bir yöntemidir. Bu tasarruflar, dar ve sağlıksız yerlerin işçilerle doldurulup taşırılmasına (yani kapitalistlerin dilinde bina tasarrufu denen şeye); tehlikeli makinelerin aynı yerlere tıkıştırılmasına ve tehlikelere karşı koruma önlemlerinin alınmamasına; doğaları gereği sağlığa zararlı olan ya da madenlerde olduğu gibi tehlikeli üretim süreçlerinde gerekli güvenlik önlemlerinin ihmal edilmesine kadar uzanır.”[1]
Marx’ın vurguladığı gibi, işçiler yaşamlarının büyük bölümünü tehlikeli çalışma alanlarında geçiriyor. Üstelik çok tehlikeli işyeri sınıfına dâhil olan kozmetik dolum tesisi gibi pek çok işyeri emekçi mahallelerinde göz göre göre üretimi sürdürüyor. Madenlerde yaşam odalarını maliyet olarak gören kapitalist kâr zihniyeti, fay hattı üzerine yerleşim yerleri inşa edebiliyor. Mahallenin altında yapılan metro çalışması evlerin yıkılmasına neden olabiliyor. Otellerin elektrik aksamı yangın yönetmenliğine aykırı kablolarla döşeniyor, mutfakta zehirli ilaçlama yapılabiliyor veya yangın merdiveni olmayan konaklama yerlerine ruhsat verilebiliyor. Yangına müdahalede bulunan ekiplerin teçhizat ve giysileri standartları karşılamıyor. Madencilikten turizmciliğe, sağlık sektöründen gıda sektörüne istisnasız bütün işkollarında işçinin sağlığı ve güvenliği son sırada yer alıyor.
“Kapitalist üretim insan malzemesi söz konusu olduğunda tümüyle savurgandır” tespiti, Türkiye’nin durumunu çarpıcı biçimde özetliyor. Çağlı’nın aktardığı pasajda şöyle yazıyor Marx: “Üretim sürecini işçi için insanileştirecek, rahat ya da yalnızca katlanılabilir kılacak hiçbir kurumun bulunmamasından hiç söz etmeyelim. Bu, kapitalist bakış açısına göre, tamamen yararsız ve anlamsız bir israf olurdu. Genel olarak bakıldığında, kapitalist üretim, olanca cimriliğe karşın, insan malzemesi söz konusu olduğunda tümüyle savurgandır (…)”[2] İş cinayetlerinde ölen, iş kazalarında sakat kalan, hastalanan işçiler bu durumun bir kanıtıdır. Salgın hastalık dönemlerinde işçilerin bir arada çalıştırılmaya devam edildiği sanayi bölgelerini düşünelim. Çarkın bir an bile durmaması için işçiler üzerinde baskı uygulayan kapitalist sistem ölen işçileri düşünmez. İşçi cesetlerinin üst üste yığılması kapitalistlerin umurunda olmaz. Onlar yükselen kârlarının peşinden koşmaya devam ederler. Siyasi iktidarlar başarı ölçütlerini işçi ve emekçilerin kayıplarını azaltmak üzerine değil tersine sermaye sınıfının kanlı kârları üzerine inşa eder.
Daha fazla kâr, daha fazla kan…
Erdoğan’ın başında bulunduğu faşist rejim “Türkiye Yüzyılı’nda hem büyümede hem istihdamda yeni rekorlar” kırılacağını vurguluyor. Sermayenin büyümesi için çalışan rejim, işçi ve emekçileri iş cinayetleri, meslek hastalıkları, yoksulluk cenderesinde tutuyor. Sınıflı toplumda kazanan varsa kaybeden de olacaktır. Türkiye 2024’te dolar milyoneri sayısındaki yüzde 8,4’lük artışla dünya genelinde en hızlı yükseliş gösteren ülke oldu. Övündükleri tabloda milyoner sayısı yaklaşık 7 bin kişi artarak 236 bin kişiye ulaştı. İki ayrı Türkiye manzarası insanın gözünün önünde olanca çıplaklığıyla duruyor: Bir yanda durdurulmayan işçi ölümleri, diğer yanda artan dolar milyarderleri.
İşyerleri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının yanı sıra SGK bünyesindeki müfettişlerce de denetleniyor. İş müfettişleri işçilerin şikâyetlerini araştırmak, çalışma koşullarını incelemek, kayıt dışı çalışmayı önlemek, ücretlerin tam olarak hesaplara yattığını kontrol etmekle yükümlüdür. Örneğin işçilerin ücretlerini eksik yatıran, gerekli iş güvenliği önlemlerini almayan işyerlerini uyarır veya para cezasına çarptırırlar. Fakat herkesin bildiği gibi bu denetimler üstünkörü yapılmaktadır. Denetimi uygun biçimde yapmak isteyen müfettişlerin, iş güvenliği önlemlerinin alınması için uğraşan İSİG uzmanlarının işten attırıldığı, engellendiği de sır değildir. Kapitalist düzenin bütün kurumları işçi ve emekçilerin ortaya çıkardığı zenginliği yağmalamak üzerine kuruludur. Kâğıt üstünde yer alan kanunların uygulanması dahi örgütlü mücadele konusudur.
Çürüyen, faşistleşen, zorbalaşan sistem neden olduğu felâketlerle işçi sınıfının üzerine çöküyor. İşçilerin güvenli davranış kültürü edinmesi gerektiğini söyleyenler sendikalaşma başta olmak üzere bütün hak arayışlarını engelliyorlar. İşçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini almak patronlara zül geliyor. Nasıl ki kendiliğinden hiçbir hak sömürücüler tarafından bahşedilmediyse, sağlık ve güvenlik tedbirlerini de işçi sınıfı kendi örgütlenmeleri, mücadeleleri neticesinde alacak, aldıracak. Bu kara tabloyu tersine çevirecek tek güç örgütlü işçi sınıfıdır.
[1] Elif Çağlı, Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /4, 4 Aralık 2023, https://marksist.net/node/8140
[2] age
link: Adil Aksu, “Türkiye Yüzyılı”, İşçi Cehennemi, 2 Aralık 2025, https://fa.marksist.net/node/8660
Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /28




