Geçtiğimiz yıllarda Güngören’de 17 yaşındaki Atlas Çağlayan ve Kadıköy’de 14 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’nin bıçaklanarak öldürülmesi ya da okullarda öğretmenlerin katledilmesi gibi vahşi cinayetlerin bizzat çocuk yaştakiler tarafından işlenmesine içimiz acıyarak şahit olmuştuk. Şimdi de iki ayrı okuldaki iki çocuğun, öğretmenlerine ve okul arkadaşları olan çocuklara silahla saldırdığına, çok sayıda ölüme ve yaralanmaya neden olduklarına, saldırganların kendilerinin de hayatını kaybettiğine dehşete kapılarak şahit olduk. 14 Nisanda Şanlıurfa, ertesi gün Kahramanmaraş’ta yaşanan vahim olaylar, bireysel sorunların ötesinde, daha derin ve yapısal bir soruna işaret ediyor. Okullar çocuklarımızı gönül rahatlığıyla emanet edeceğimiz yerler olması gerekirken bugün geldiğimiz noktada, öğrencilerin ve öğretmenlerin yaralandığı, hatta hayatını kaybettiği haberleriyle sarsılıyoruz. Bu tabloyu sıradanlaştırmak mümkün değildir; bu, uzun zamandır ilerleyen çürümenin açık bir işaretidir.
Şiddetin bu kadar yaygın hale gelmesi, özellikle çocukların ve gençlerin bu girdabın içine çekilmesi tesadüf değildir. Bu, uzun süredir biriken sorunların, umutsuzluğun, çıkışsızlığın ve bizzat faşist rejimin izlediği politikalarla yarattığı iklimin sonucudur. Yaşadığımız bu acı olaylar, sadece bireylerin değil; toplumsal yapının, eğitim sisteminin, rejimin ve kapitalist düzenin sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Okulların güvenliğini sağlayamayan, gençleri koruyamayan ve onları sağlıklı bir geleceğe hazırlayamayan bir düzenin kendisini sorgulamalıyız.
Bir çocuğun eline silahın bu kadar kolay geçebildiği bir düzen, tek başına güvenlik zafiyetiyle açıklanamaz. Saldırılar sonrasında Bakan ve rejim sözcülerinin “terör eylemi değil, bireysel olay” diyerek yaptıkları açıklamalar, gözleri sorunun kaynağından başka yöne çevirme çabasından başka bir şey değildir. İşin aslında kurdukları düzen, çocuklarımız ve gençlerimizin önüne nitelikli eğitim, gelecek umudu yerine; şiddeti, suçu ve kolay yoldan güç kazanma yanılsamasını koymuş ve yıkıcı felâketleri doğurmuştur.
Cep telefonu veya bilgisayar üzerinden savaş ve şiddet içerikli online oyunlara kolay erişim sağlayan, zamanının çoğunu bu mecrada tüketen çocuklarda saldırgan davranışlar artmakta, empati yetenekleri kaybolmaktadır. Sanal ve gerçek algısı bir süre sonra bulanıklaşmaktadır. Çocuklar internet üzerinden, tanımadıkları, niyetini bilmedikleri kişilerle oyun gurupları kurabiliyorlar. Ekranlarda şiddeti ve mafyalaşmayı romantize eden, iyi mafya güzellemesi yapan dizi ve filmlerin yaygınlaşması da çürümeyi besleyen başka bir unsur. Sözde bu türden yayınları denetleme ve durdurma görevi olan RTÜK, bunlara gözünü kulağını kapatırken muhalif yayınlara ceza yağdırmakla meşgul. Gerçek hayatta yıkım ve kötülük getiren mafya ve çete gibi yapıların, “alternatif bir başarı, kolay yoldan para kazanma” ya da “adaleti sağlama yolu” gibi sunulması, özellikle umutsuzluk içindeki gençler için tehlikeli hevesler yaratıyor.
Nitekim resmi veriler de bu gidişatı doğrular niteliktedir. Yüz binlerce çocuk “suça sürüklenen çocuk” haline geliyor. Bu çocukların önemli bir kısmı yaralama, tehdit, hırsızlık ve uyuşturucu bağlantılı suçlarla ilişkilidir. Bu tablo, çocukların giderek daha erken yaşlarda suç ortamlarıyla temas ettiğini ve bu alanlara itildiğini açıkça gösteriyor. Her ne kadar “yeni nesil mafya” olarak adlandırılan yapılanmalara katılımın net sayısal karşılığı resmi olarak açıklanmıyor olsa da, suç örgütlerinin özellikle yoksul emekçi katmanlardan gençleri hedef aldığı ve bu alanlarda bir insan kaynağı oluşturduğu biliniyor.
Öte yandan şiddeti sıradanlaştıran ve yayılmasına neden olan bir başka durum da, suçu hafifleten, cezasız bırakan politikalardır. Toplumda şiddet olayları ve cinayetler katlanarak artarken suçlular ve katiller hak ettikleri cezaları almak bir yana neredeyse ödüllendiriliyor. Pek çok cinayetin devlet görevlileri tarafından üstü örtülüyor, failler yakalanmıyor.
Bu düzenin ürettiği şiddet sarmalı, kendiliğinden veya alınan birkaç güvenlik önlemiyle ortadan kalkmayacak kadar derin ve süreklidir. Bu nedenle çıkış yolu, emekçilerin ortak çıkarları etrafında birleşmesinden ve bu rejime ve düzene karşı örgütlü bir mücadele yürütmesinden geçmektedir. Ancak bu şekilde, gözümüzden sakındığımız evlatlarımızın, kadınların, şiddet mağduru doktor ve öğretmenlerin güvenliğini gerçekten sağlayacak bir düzenin temelleri atılabilir.
link: Gebze’den bir petrokimya işçisi, Bu Düzende Çocuklarımız da Öğretmenlerimiz de Güvende Değil, 18 Nisan 2026, https://fa.marksist.net/node/8752
Haydi 1 Mayıs’a!



