1914 yılı, tarihte en büyük insanlık kıyımlarından birinin başladığı; savaş ve barışın anlamının en çok konuşulduğu yıllardan biri oldu. Bugünden dönüp geriye baktığımızda, o yıllarda emperyalist savaş karşısında alınan farklı tutumların etkilerinin günümüzde de devam ettiğini görürüz.
1914 Ağustosunun ilk haftasında emperyalist Almanya, Rusya, Fransa ve Belçika’ya savaş ilan etti; ardından İngiltere de savaşa dâhil oldu. Kısa sürede pek çok ülke savaşa tutuştu. İlerleyen yıllarda Avrupa, Asya ve Afrika’da savaşa dâhil olan ülke sayısı 40’ı aştı. Dünya üzerinde yaşanan bu kanlı yıkım, tam karşıtını da doğurarak savaşsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya mücadelesini büyüttü. Rusya’da Lenin ve Bolşeviklerin önderliğinde gerçekleşen Ekim Devrimi, günde ortalama 18 bin, toplamdaysa yaklaşık 20 milyon insanın hayatını kaybettiği bu kanlı savaşı durdurdu.
1914’e doğru, dünyayı yeniden paylaşma hırsının büyük bir emperyalist savaş düzeyine yükseleceği aslında görülüyordu. Başında çarların, sultanların ve kralların bulunduğu imparatorluklar, emperyalist devletler, bu savaşta birbirlerinin egemenlik alanlarına göz dikiyor, topraklarını genişletmek istiyorlardı. Savaş, kapitalist sanayi ve ticaretteki rekabetin en sert ve geri dönülemez aşamasıydı. Bu yeniden paylaşım ve yağma savaşına karşı tek itiraz sosyalist örgütlerden yükseldi. Sosyalistler, yaklaşan emperyalist savaşa karşı çıkıyor; dünya barışını, yani işçi sınıfı ve halkların kardeşliğini savunuyordu.
Henüz silahlar patlamadan önce, 1907 Stuttgart ve 1912 Basel kongrelerinde II. Enternasyonal’e üye sosyalist partiler tarihsel bir karar almışlardı. Yaklaşan emperyalist savaşa karşı çıkılacak, savaşı finanse etmek için borç, kredi alınmasına destek verilmeyecek ve bu haksız savaş, işçi sınıfının devrimci mücadelesini yükseltmek için bir fırsata dönüştürülecekti. Emperyalist savaşın yarattığı krizden yararlanılarak burjuvazinin devrilmesi hedeflenecekti. İşçi ve emekçileri savaşa ikna etmek için egemen sınıfların başvuracağı “anayurdun savunulması” gibi gerekçelerin ikiyüzlü niteliğini teşhir etmek amacıyla da işçi ve gençlik örgütlerinde çalışma yürütülecekti. Ancak kanlı savaş, kişilerin, liderlerin ve partilerin ne söylediklerine ya da hangi kararları aldıklarına değil, pratikte nasıl bir tutum sergileyeceklerine bakar.
Emperyalist savaşın daha ilk günlerinde II. Enternasyonal çöktü. Onu oluşturan partilerin neredeyse tamamı “anayurdun savunulması” milliyetçi politikasına teslim oldu. Savaş ilan edilip, parlamentoda savaş kredilerine oy verme aşamasına gelindiğinde örneğin Almanya’da sadece Karl Liebknecht parlamentoda hayır oyu kullandı. Alman Sosyal Demokrat Partisi sosyalist görüşleri bir kenara bırakarak sosyal şovenist politikaya, burjuvazinin milliyetçi politikasına teslim oldu. Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg gibi sosyalist önderler hayatları pahasına enternasyonalist mücadeleden geri adım atmadılar.
II. Enternasyonal partilerinin bu ihanetine rağmen, Rusya’da yaşananlar işçi sınıfının savaşı durdurabilecek muazzam bir güce sahip olduğunu gösterdi. Lenin önderliğindeki Bolşevik Parti, enternasyonalist politikaya bağlı kaldı; savaşa yol açan kapitalist düzeni, emperyalist rekabeti teşhir etti. “Anavatanı savunmak” bahanesiyle Rusya egemenlerine destek vermenin yanlışlığını gösterdi, Çarlık rejiminin yıkılması için mücadele etti. Lenin önderliğinde Bolşeviklerin bu tutumu, tarihte benzerine az rastlanan bir örnek oluşturdu. Bolşevikler, işçi sınıfı ve ordu içinde yaptıkları propagandayla savaşın yağmacı doğasını anlattılar. Bu savaşın kurtuluş değil, ölüm ve barbarlık getireceğini vurguladılar. Barışın ancak işçi devrimiyle ve kapitalist güçlerin yenilgisiyle sağlanabileceğini belirttiler. 1914’ten 1917 Ekim Devrimine uzanan, kanla yazılmış tarih, devrimci siyasetin üstünlüğünü kanıtladı. Barış, işçi sınıfının devrimiyle geldi.
Emperyalist savaşa karşı kendi egemenlerine karşı savaş politikasını hayata geçirebilmek için Lenin ve bütün Bolşevikler her türlü hayati tehlikeyi göze alarak çalıştılar. Olağanüstü koşullarda en ufak legal olanaklardan bile yararlandılar. Yıllar boyunca işçi sınıfının temel talepleri olan 8 saatlik işgünü, ekmek, toprak, barış gibi talepleri sloganlaştırdılar. Bu sloganların işçi, asker ve yoksul köylü kitlelerinde karşılık bulacağından emin olarak hareket ettiler. Dünya savaşı daha ilk aylarından itibaren Rus Çarlığının aleyhine gelişti. Cephelerden gelen haberler başta yurtseverlik türküleri söyleyen, zafer hayalleriyle zehirlenen işçilerin, askerlerin önce moralini bozdu, sonra zihinlerinin açılmasını sağladı. Kayıplar arttı, savaşın anlamsızlığı, dayanılmazlığı ortaya çıktı, kriz her geçen gün büyüdü. Böylesi bir ortamda Çarın emrinde göz göre göre ölmeye gönderildiklerini bilen askerlerin öfkesi büyüdü. Kan ve ölümle yoğrulu bu bezdirici koşullardan kurtulmak, hayatta kalmak için bir şeyler yapmak gerekiyordu. Bu arayış başladığında ta 1904 Rus-Japon Savaşından da önce tutarlı bir politikayla işçilere seslenen sosyalistlere güven artmaya başladı.
4. Duma’da Bolşevik vekillerin sözleri geniş kitlelere ulaşılmasını sağlıyordu. Onların izlediği siyaset, Lenin’in ifadesiyle, “en kötü temsiliyet” biçimi olan burjuva parlamentosunda bile savaşa karşı tutarlı bir mücadele sergilendiğini ortaya koyuyordu. 1905 Devriminin yenilgisinin ardından Rusya’da başlayan baskıcı dönemin etkileri, 1912 yılına gelindiğinde yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. İşçi sınıfı, bir yıl sonra yapılacak Duma seçimlerinde Bolşevik işçi temsilcilerini seçecekti. Ancak zorba Çarlık rejimi, Duma’ya işçi ve köylü vekillerin katılmasını engelliyordu. Duma’ya katılım fiilen egemen sınıfın tekelindeydi. İşçilerin seçimlere katılabilmesi için örneğin bir işyerinde en az altı ay çalışmış olmaları, sicil kayıtlarının temiz olması ve belirli bir yerde ikamet etmeleri gerekiyordu. Tüm bu koşullar yerine getirildiğinde ise vali ve polisin çıkardığı sayısız bürokratik engelin aşılması zorunluydu. Seçimler fabrikalarda yapılıyor, işçi adaylar ise tutuklanmamak için adaylıklarını son ana kadar açıklamıyordu.
Çoğunluğunu toprak sahipleri ve soyluların oluşturduğu 4. Duma, 15 Kasım 1912’de açıldı. Bu meclise Rus Sosyal Demokrat işçi temsilcilerinden beş vekil seçildi. Petersburg, Moskova ve Harkov gibi sanayi merkezlerinden seçilen bu vekiller metal ve tekstil işçisiydi. Bolşevik işçi vekiller, kürsü konuşmaları yapabilmek için sık sık soru önergeleri veriyordu. Çar’ın bakanları bu önergelerden bıkınca konuşma sürelerini 10 dakikayla sınırlandırdı. Soru önergelerinde Bolşevikler, işçilerin sorunlarını dile getiriyor; patronların uyguladığı sömürüyü ve Çar’ın zulmünü protesto ediyordu. Emperyalist savaşa karşı tutumlarıyla da Duma’yı hop oturtup hop kaldırıyordu.
İşçi vekiller, sahip oldukları avantajları (dokunulmazlık vb.) işyeri ziyaretlerinde ve grevlerde, iş bırakan işçilerin mücadelelerine destek olmak için kullanıyorlardı. İşçilerin örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması, sendika ve derneklerin serbest bırakılması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için çalışıyorlardı. Bu çalışmalar karşılığını buluyor, Bolşevik vekiller ile grev ve direnişteki işçiler arasında giderek güçlenen bir güven ilişkisi kuruluyordu. Kanlı Pazar, Lena Katliamı ve 1 Mayıs gibi tarihi anmalarda düzenlenen kitlesel gösterilere katılıyor, işçilere örgütlenme çağrısı yapıyorlardı. Bolşevik grubun özverili çalışması büyük işçi gösterilerinin yolunu açıyordu. Nitekim yıllardır Rusya’ya bol bol borç veren Fransa’nın Cumhurbaşkanı savaşa günler kala Rusya’yı ziyaret ettiğinde, ülkede büyük bir grev dalgasına tanıklık etmişti.
1914 yılında Rus Çarı II. Nikolay, önce seferberlik ilan etti, ardından Almanya’ya savaş açtı. Ordu karargâhları başta olmak üzere devlet dairelerinde, okullarda, kiliselerde ve Duma’da gençleri vatanı savunmaya çağıran gösteriler düzenlendi. Fabrikalarda işçi eylemlerini bastırmak amacıyla baskıcı yasalar çıkartıldı. Duma’da savaş kredileri lehine yapılan oylamada Bolşevik vekiller oylamayı reddederek salondan ayrıldı. Bolşevikler, hem günlük gazeteleri Pravda aracılığıyla hem de işçilere yaptıkları konuşmalarda bu savaşın işçilerin savaşı olmadığını dile getiriyorlardı. Bolşevik Badayev burjuva gazetecilerin soruları karşısında şu açıklamayı yapmıştı: “İşçi sınıfı savaşa bütün gücüyle karşı çıkacaktır. Bu savaş işçilerin çıkarına aykırıdır. Tersine, ucu bütün dünyada işçi sınıfına karşı dönmüştür. Basel Kongresi … dünya proletaryası adına, savaş ilan edilmesi durumunda, görevimizin bu savaşa karşı kararlı bir mücadele yürütmek olduğunu ilan eden bir karar almıştır. Bizler, işçi sınıfının gerçek temsilcileri olarak «Savaşa Karşı Savaş» sloganı için mücadele edeceğiz. Grubumuzun her bir üyesi, elinin altındaki bütün araçlarla savaşa karşı mücadele edecektir.”[1]Halkın parasının savaş ve silahlanmaya ayrılmasını protesto eden Bolşeviklerin Duma’daki bu tutumu, 30 bin işçinin greve çıkarak bu tutuma destek vermesine yol açtı.
Emperyalist savaşa karşı tutumları nedeniyle Bolşevik vekiller Badayev, Muranov, Petrovski, Şagov ve Samoylov yakalanarak vatana ihanetle yargılandılar. İdam cezasıyla yargılanmaları beklenen bu vekiller, bu kararın işçiler ve askerler arasında doğurabileceği tepkiler nedeniyle Sibirya’ya sürgün cezasına çarptırıldılar. Lenin bu durumu şöyle yorumladı: “Farklı parlamentarizm türleri vardır… Bazıları parlamenter arenayı hükümetlerinin beğenisini kazanmak için ya da en iyi ihtimalle, Çekidze’nin (Menşevik) grubu gibi, her şeyin sorumluluğunu üzerinden atmak için kullanır. Diğerleri ise parlamentarizmi en zor koşullar altında bile sonuna kadar devrimci kalmak için, sosyalistler ve enternasyonalistler olarak üzerlerine düşeni yerine getirmek için kullanırlar. Bazılarının parlamenter faaliyeti onları bakanlık koltuklarına taşır; diğerlerinin parlamenter faaliyetleri ise onları cezaevine, sürgüne, kürek cezasına götürür. Bazıları sosyal emperyalistlerdir, diğerleri ise devrimci Marksistler.”[2] Duma grubu dağıtılsa da ve günlük gazete Pravda kapatılsa da Bolşeviklerin işçiler ve askerler arasındaki örgütlenme çalışmaları sürdü. Nihayet Çarlık rejimi, işçilerin devrimiyle yıkıldı. Bolşeviklerin barış, ekmek, toprak ve sekiz saatlik işgünü mücadelesi işçi devrimiyle başarıya ulaştı. Ancak Avrupa’da işçilerin ayaklanmaları sosyal demokrasinin ihaneti nedeniyle yenilgilerle sonuçlandı, işçi hareketi geri çekildi, faşizm yükselişe geçti. Kapitalistler en büyük tehlikeyi atlatarak sömürüyü dünya ölçeğinde derinleştirdiler ve ikinci bir emperyalist savaşın önü açıldı. 1939-45 arasında yine on milyonlarca insan katledildi.
Bugün yeni bir emperyalist savaş sürecinin içindeyiz. 3. Dünya Savaşı kendine özgü yol ve yöntemlerle sürüyor. 1914 yılından bu yana emperyalist savaşın kışkırtıcıları ve mağdurları değişmedi. Sermaye sınıfı ve burjuva iktidarlar emperyalist savaşın tarafıdırlar, dünya işçi sınıfının çıkarı ise barışı getirecek olan enternasyonal mücadeledir. Mücadele tarihimiz barışın doğru bir önderlik altında, mücadeleye sıkı sıkıya sarılarak geleceğini ortaya koyuyor: “Lenin Çarlık Rusyasının baskı ve zulmü, ağır sürgünlük koşulları, emperyalist savaş döneminin alevleri karşısında işçi sınıfına güven, devrimci mücadele azmi ve Marksizmin aşıladığı iyimserlik sayesinde her zaman ters akıntılara karşı yüzmeyi başardı ve bu konuda yoldaşlarına da örnek oldu. Bizler de Lenin’in açtığı yoldan ilerlemeye çalışıp, ters akıntılara karşı yüzmeyi başararak bugünlere geldik. Harcımız devrimci Marksizmin ışığıyla ve enternasyonalist komünistlere yaraşır bir tarihsel iyimserlikle karılı. Verili an kasvetli bir tablo sunabilir. Ancak biliyoruz ki, en olumsuz koşullarda bile mücadeleyi sürdürme azmine sahip olanlar, anın karamsarlığına kapılmaksızın mücadeleyi ilerleteceklerdir.”[3]
[1] August H. Nimtz, Lenin’in Seçim Stratejisi –II, Yordam Kitap, s.152
[2] August H. Nimtz, age, s.162
[3] Elif Çağlı, Devrimci Mücadeleye Adanan Yaşamlar, 28 Haziran 2016, https://marksist.net/node/5194
link: Adil Aksu, Savaşa Karşı Mücadelede Bolşevikler Yol Gösteriyor, 1 Eylül 2026, https://fa.marksist.net/node/8825
İnsan ve Nehir


