Dev bir çamur kütlesinin büyük bir hızla aktığı, önündeki ağaçları, yapıları, köprüleri, insanları saniyeler içinde yuttuğu görüntüleri 29 Ağustos günü tüm dünya izledi. Bu dehşet verici görüntüler ne yapay zekâyla üretildi ne de kurgusal bir kıyamet filminin kesitiydi. Nepal’le Çin’in Tibet sınırında bulunan Nuwakot bölgesinde yaşanan bu sel, kayıplarla (5 binden fazla) birlikte düşünüldüğünde binlerce (şu ana dek tespit edilen sayı 1000’e yaklaşmış bulunuyor) insanın ölümüne, on binlercesinin de evsiz, harabe bir yaşamla yüz yüze kalmasına neden oldu. Peki, ansızın meydana gelen bu olay doğanın bir sürprizi miydi?
Yer bilimciler Himalaya Dağlarına yerleştirilen ölçüm sensörlerinin titreşim tespitini önce depremle ilişkilendirseler de olay sonrasında yapılan incelemelerin ardından, sarsıntının aslında Himalayaların alt sıradağı olan Langtang-Lirung Dağındaki dev bir buzul parçasının kopuş sürecinde oluştuğunu anladılar. Yapılan açıklamalara göre genişliği yüzlerce metreyi bulan devasa buz ve taş kütlesinin, dağın dik yamaçlarından vadi tabanına doğru şiddetli bir hızla düşmesi sonucu, çığ halindeki buz ve moloz yığınının eski sel tortularıyla birleşerek Lhende Khola Nehrine sürüklenmesiyle havzadaki nehir suları yarım saatte 7 ilâ 9 metre yükseldi. Onlarca kilometre boyunca süratle akan sel kütlesi önünde ne varsa yıkıp geçti. Olayın ardından günler geçmesine rağmen selin yarattığı balçık ve ulaşım zorluğu nedeniyle ulaşılamayan insanlar, bölgede yapımı süren hidroelektrik santrallerinde ve tünellerde mahsur kalan akıbeti belirsiz yüzlerce işçi var. Katmandu merkezli Uluslararası Entegre Dağ Gelişimi Merkezinin (ICIMOD) yaptığı açıklamaya göre ise nehrin önünde moloz yığınlarından bir set oluşması ve tıkanması nedeniyle yeni bir sel ihtimali kuvvetle muhtemel.
Selin nasıl ortaya çıktığı işin bir boyutunu oluştursa da yarattığı tahribatın büyüklüğünün nedenlerini es geçmemek gerekir. Nepal, bu sonuncusuna kıyasla daha az zararla atlatmış olsa da pek çok selle karşı karşıya kalmış ülkelerden biri. Daha geçtiğimiz yıl 8 Temmuz 2025’te Rasuwagadhi sınır geçiş noktasında buzul gölü (GLOF) taşmasına bağlı oluşan heyelan ve sel bunun sadece bir örneği. Bölgede yıllar içinde pek çok kez ölüme ve büyük hasarlara neden olan seller yaşandı. Fakat buna rağmen Nepal’de de tıpkı Türkiye’de ve diğer ülkelerde olduğu gibi selin etkilerini azaltabilecek ve bir felâkete dönüşmesini engelleyecek önlemler alınmadı. Hükümet sermaye yanlısı politikalarıyla bölgede onlarca HES inşaatına başlanmasına, riskli bölgelerin yerleşim alanı olarak imara açılmasına, turistik tesislerin açılmasına, dağ yamaçlarının eteklerine kadar uzanan geniş yollar yapılmasına izin verdi ve dahası bu yatırımların önünü açtı. Erken uyarı sistemlerin olmayışı, bunun yanı sıra bölgede 200’yakın yüksek riskli buzul gölünün varlığı gelecek yıllarda da potansiyel tehlikenin boyutlarını gösteriyor.
Doğanın sürprizi mi kapitalizmin eseri mi?
Baştaki sorunun yanıtına gelecek olursak; her defasında yoksul emekçileri vuran, zaten zor ve zahmetli yaşamlarını daha da çekilmez hale getiren, yığınlar halinde mezarlar yaratan felâketler doğanın beklenmedik bir sürprizi değil. Depremler, hortumlar, kasırgalar, seller, tsunamiler… Bu doğa olaylarının her biri olacağı önceden bilinen ve uzun yıllardır da dillendirilen gerçekler. Üstelik insanın dışarıdan müdahale ile engel olamayacağı jeolojik hareketliliğin (depremler ve volkanik patlamalar) dahi yerleşimin doğru planlanmasıyla, sağlam yapıların inşasıyla faciaya dönüşmemesi mümkün. Fakat insanlığın doğayla uyumlu bir biçimde, ona zarar vermeden maksimum fayda ile yaşamasının mümkün kılınmadığı bir sistem altında yaşıyoruz. Dahası bu sistem aşırı ve plansız üretiminin bir sonucu olarak kaynakları tüketiyor, doğayı yağmalıyor ve saçtığı zararlı gazlar, zehirli kimyasallarla doğanın yapısını bozuyor. Doğa alarm veriyor; her yıl sayısı artarak ve şiddeti büyüyerek gelen sel, kasırga, hortum, heyelan, aşırı sıcaklar, kuraklık, salgın hastalık gibi olayların felâkete dönüşmesi kapitalist işleyişin kaçınılmaz sonuçları. Diğer bir deyişle “olağanüstü” diye adlandırılarak karşı konulması imkânsız gibi algılatılmak istenen bu türden olayların doğurduğu felâketler kapitalizmin olağan bir sonucudur. Derin bir tarihsel krizle sarsılan kapitalizm attığı her adımla bu felâketleri daha da büyütüyor ve sayılarını arttırıyor.
Kâr üzerine kurulu bir düzenin doğanın ve insanlığın toplumsal çıkarlarını gözetecek bir yanı bulunmadığı her vesileyle görülüyor aslında. Her yıl küresel ısınma, ekonomiyi etkileyen çevresel faktörler, sürdürülebilirlik vb. konular üzerinden iklim krizi meselesi dünya egemenleri tarafından masaya yatırılıyor. Bilim insanları araştırmalarının sonuçlarını ve gelecek yıllara yayılan olasılıkları bu masalarda ortaya koyuyorlar. Milyon dolarlık harcamalarla gerçekleştirilen bu konferanslar verimsiz lobi etkinlikleri olmanın ötesine geçemiyor. 1997’de kabul edilen Kyoto Protokolünden sözde yeni bir yaptırım olarak 2015’te imzalanan Paris İklim Anlaşmasına kadar belirlenen pek çok uluslararası kurallar ve yaptırımlar kâğıt üzerinde kalmak dışında bir işlev görmüyor. Kâğıt üstündeki bir anlaşmaya dahi tahammül edemeyen sermaye kesimlerinin temsilcisi olan Trump gibi pervasız liderler ise dünyanın geleceğine açıktan saldırmayı tercih ediyorlar. Hatırlayalım, Paris Anlaşmasıyla küresel sıcaklık artışını 2 santigrat derecenin altında tutmayı ve hatta mümkün mertebe 1,5 dereceyle sınırlandırmayı pek çok ülke kabul etmişti. Aradan geçen on yılı aşkın sürede rüzgâr ve güneş gibi alternatif enerji kaynaklarının teknolojik gelişimine rağmen petrol, doğalgaz ve kömür kullanımının artarak devam etmesiyle karbon emisyonlarında azalma değil artış yaşandı. Çin ve Hindistan gibi karbon salınımında rekor kıran ülkeler anlaşma taaddütlerini umursamazken ABD ise anlaşmadan çekildiğini açıkladı.
Oxfam’ın 2026 yılı başında açıkladığı rapora göre 2026 yılının ilk 10 gününde dünyanın en zengin yüzde 1’i yıllık karbon payı kotalarını doldurdu. Bunun yanında dünyanın kaderini belirleyen bu süper zenginler bıraktık karbon emisyonlarını azaltmak için adım atmayı, tam tersine kirliliği artıracak endüstrilere yatırım yapmaya devam ediyorlar. Yalnızca bir milyarderin yılda ortalama 1,9 milyon ton karbondioksit üretecek şirketlere yatırım yaptığı bir ekonomide, emisyonlarda 2030 yılına kadar beklenen azalma daha çok beklenir! Ne de olsa kısa vadede küresel ısınmanın yıkıcı sonuçları bu milyarderlerin yanından bile geçmiyor. En acı sonuçları iklim krizine sebebiyet verenler değil, en düşük gelirli ülkelerdeki işçi ve emekçiler, köylüler, kadınlar, çocuklar yaşıyor. Buzulların erimesine neden olan küresel ısınmaya yüzde 0,1’den az katkısı olan Nepal’de insanlar çamur balçığında kıyameti yaşamaya devam ederken, Sudan’da insanlar temiz suya erişemediği için ölürken, bugün bile bebekler kıtlıktan, koleradan yaşamdan koparken, emperyalist devletler buzulların erimeye devam etmesiyle açılacak olan yeni ticaret yollarının hevesiyle projeler geliştirmeye, yeni savaş alanları açmaya devam ediyorlar.
Alâmetlerin işaret ettiği
Bugün bireysel deneyimlerimizle bile iklim krizinin derinleştiği kanısına varabiliyoruz; mevsimlerin zamanı da değişti öngörülebilirliği de. Bahar geldi diye çiçek açan meyve ağaçlarını don vuruyor, mevsimine göre sıcaklıklarda, nem oranlarında, yağışlarda anormallikler söz konusu. Seller ve yıkıcılığı da çoğalıyor, kuraklık ve orman yangınları da. Dünya Hava Durumu Atıfına (WWA) göre bu yıl Batı Avrupa’da etkisini gösteren aşırı sıcak hava dalgası nedeniyle kıtada 10 bini aşan ek ölüm gerçekleşti. Asya’da aşırı sıcakların en fazla can aldığı ülkelerin başında ise Hindistan geliyor. Beş gün üst üste süren aşırı sıcaklardan kaynaklı tahmini ölüm sayısı 30 bini buluyor. Dünya genelinde yaşanan bu katliamın tek nedeni kapitalizmin kâra dayalı anarşik üretimi. Ağaç yerine beton ormanları dikiliyor, okyanuslarda balıklar yerine kimyasallar yüzüyor, çöp dağları oluşuyor, sanayi bacalarından kara dumanlar göklere yükseliyor… Bilim insanları eğer müdahale edilmezse doğa olaylarının yıkıcılığının katlamalı şekilde artacağını çoktandır öngörüyorlar. 2013 yılında yazdığımız satırlardaki tablo geçerliliğini koruyor:
“Kuzey kutbundaki buzullar ve kuzey yarımkürede yüksek dağlardaki buzullar eriyor. Ortalama sıcaklık artışı deniz seviyesinin yükselmesine neden oluyor. Suların yükselmesi sonucu 21. yüzyıl sona ermeden New York’un büyük bölümü sular altında kalabilir. Bangladeş, Mısır, Çin ve Nijerya’da deniz seviyelerinin altında kalan nehir deltaları sel riskiyle karşı karşıyadır. Yüz milyonlarca insanın yaşadığı bu nehir deltalarında sel riski gerçekleşirse zarar ölçülemeyecek boyutlara ulaşacaktır. Deniz seviyesinin yükselmesi Akdeniz kıyı bölgelerini tehlikeye sokacak, nehirleri ve kıyılardaki diğer tatlı su yataklarını denizlerin tuzlu suyunun istila etmesi, içme suyuna ve tarımda kullanılan suya erişimi daha da zorlaştıracaktır. Kasırgalar ve seller gibi olağanüstü meteorolojik olaylar sıklaştıkça konutlarda, üretim tesislerinde ve şehirlerin altyapısında yıkımlar yaşanacak, ekonomik ve sosyal hasarlar milyonlarca emekçinin hayatını olumsuz etkileyecektir.”[*]
Buradan bakınca her türlü olumsuzluğun dünya yüzüne çöktüğü bir gelecek tablosu canlanabilir gözümüzde. Üstelik bu tabloya üçüncü emperyalist paylaşım savaşını da eklediğimizde daha da dehşet verici görünebilir. Kuşkusuz dünyamız, tarihinde ilk defa insan eliyle yok edilme tehlikesine bu kadar yakından bakıyor. Dünyayı yok edebilecek araçlarsa küçük bir azınlığın elinde bulunuyor. Fakat tüm bunların hatırlattığı bir şey daha var; dünyayı yok edecek araçlara el koyarak onları etkisiz hale getirmek de dünyayı yeryüzü cennetine çevirecek bir sistemi inşa etmek de tüm zamanlardan daha mümkün. Esaret halindeki doğa da, sefalet içinde yaşamaktan, ölmekten, acı çekmekten bıkıp ayağa kalkan milyonlar da bu sistemin miadını doldurduğuna dair alâmetleri gösteriyor. Bu alâmetlerin işaret ettiği başka bir dünya sistemine, sosyalizme giden yolu daha da yakın kılmak üzere örgütlü mücadeleye!
[*] Serhat Koldaş, Küresel Isınma ve Doha’nın Doğası!, Ocak 2013, https://marksist.net/node/3178
link: Başak Güler, Nepal’de Sel Felâketinin Gösterdikleri, 6 Eylül 2026, https://fa.marksist.net/node/8829


