Faşist rejim iktidara geliş sürecinden itibaren her fırsatta toplumu yalan bombardımanına tuttu. Daha çok toplumun beklentileri, özlemleri, kaygıları veyahut geri önyargılarına seslenerek destek devşirmeyi başardı. Fakat ekonomik krizin de derinleşmesiyle birlikte işler tersine dönmüştür. Düşen ücretler, yaygınlaşan yoksulluk, sürekli artan fiyatlar, genç işsizliğinin önlenemeyen artışı, gelecek kaygısı vb. nedenlerle büyüyen öfkeyle birlikte toplumsal desteğindeki gerilemenin önüne geçemeyen faşist rejim, ayakta kalabilmek için saldırganlık dozunu sürekli arttırmaktadır.
Kendisine rakip ve muhalif gördüğü her odağı, çeşitli yol ve yöntemlerle etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Bu saldırı dalgasından sadece sosyalistler değil muhalif tarikatlar da dahil toplumun geniş bir kesimi sırasıyla nasibini almaktadır.
Son olarak da “Ailem güvende” operasyonuyla birlikte eşcinselleri hedef tahtasına koymuştur. Ahmed Arif’in dediği gibi “cadı yalan hamurunu dağ dağ yoğurur”. Yürütülen kara propagandayla ve türlü yalanlarla insanlar ve çeşitli gruplar kriminalize edilmiştir.
Rejim, eşcinsellerin sapkın olduğunu, aile yapısını bozduğunu, bu çirkinliklere göz yumamayacağını her mecrada dile getirmektedir. Bu gerekçelerle yapılan operasyonlarda yüzlerce kişi gözaltına alınmış ve birçoğu da tutuklanmıştır. Pek çok insan sapkın damgası yemiş, fiziki şiddete maruz bırakılmıştır. Yalan haber ve asılsız, abartılı iddialarla yaptıkları saldırıya kitleleri ikna edebilmek için rejim her yola başvurmuştur.
Bu saldırı dalgası karşısında sessiz kalmayan LGBTİ+ bireyler ise yapılan eylemlerle uğradıkları haksızlıkları dile getirmeye devam ediyor. Pozitif-iz, SPoD ve Lambdaİstanbul başta olmak üzere pek çok örgüt bu saldırılara karşı basın açıklamaları ve protesto eylemleri düzenliyor, mücadeleye kararlı olduklarını dile getiriyor. Aynı şekilde bu saldırıya dünyanın dört bir yanından da tepki sesleri yükseltildi.
Öncelikle vurgulamamız gerekir ki, heteroseksüellik dışındaki cinsel yönelimler bir sapkınlık, tıbbi bir hastalık veya suç değildir. Bizler, örgütlü işçiler ve devrimciler olarak gelişmelere bağımsız sınıf penceresinden bakmak zorundayız. İçinden geçtiğimiz faşizm döneminde, neredeyse bütün muhalif odaklar ve rejimin milliyetçi/dinci/maşist ideolojisine aykırı pozisyondaki toplumsal kesimler saldırı altındadır. Hele de bu kesimler toplum içinde küçük azınlık durumunda olan ve aşağılanıp dışlanan kesimlerse. Bunu yapmaktaki amacı, toplumda zaten fazlasıyla mevcut olan cinsiyetçi önyargıları pekiştirmek ve buradan güç devşirmek istemesidir.
Topluma ahlâk dersi vermeye kalkan bu rejimin boğazına kadar pisliğe battığı ortadadır. Neredeyse rejimin bütün kurumları çürümüş, etrafa pis kokular yaymaktadır. Mafyatik ilişkiler, rüşvet, mala çökme, kara para, uyuşturucu, doğa talanı sıradan hale gelmiştir. Dini kurumlar, tarikatlar, adeta rejimi aklama ve rejimden nemalanma merkezlerine dönmüştür. Buralarda çocuk tacizleri, cinsel istismarlar ayyuka çıkmıştır. Kumar, uyuşturucu, bahis, neredeyse sistemin kılcal damarlarına kadar işlemiştir. İşte böylesi bir çürümüşlüğün içinde faşist iktidar, ailenin güvenliğinden, ahlâktan bahsedecek kadar yüzsüzleşmekte, ikiyüzlüce ve pişkince açıklamalarda bulunabilmektedir. Şüphesiz ki, bu saldırılar kapitalist sistemin krizinden ve rejimin kitlelerin beynini felçleştirmek istemesinden bağımsız değildir.
Her şeyde olduğu gibi bu konuda da sınıf devrimcileri konuya sınıf penceresinden bakmalı ve ona göre bir duruş sergilemelidir. Ki zaten sermaye sınıfı da kendi sınıfının eşcinsellerini hedef almamaktadır, saldırı altında bulunan ezilen sınıfların eşcinselleridir.
LGBTİ+ derneklerine yurtdışından büyük meblağlarda para aktarıldığı iddialarının yalan olması bir tarafa, faşist rejim ve tüm kapitalist çevreler dünya bankasından aldıkları milyon dolarları ağızlarına bile almamaktadırlar. Faşizm altında omurgaları jöle kıvamına gelmiş bürokratlar, führere yaranma yarışına girmiş durumda. İnsanlığa cehennemi yaşatacak olan savaş araçlarına ayrılan bütçe gözlerine bile görünmemektedir ve her fırsatta tüm sorunların kaynağı olarak sosyalistler, eşcinseller, Aleviler, göçmenler gibi farklı kesimler hedef tahtasına konulmaktadır.
Aynı zihniyet, gerici örgütlenmeler aracılığıyla, sokakta ve sosyal medyada alıcı bulmaktadır. Özellikle sosyal medyada “o ahlâksızlar yakılmalı, asit kuyularına atılmalı” gibi faşist söylemler boy vermektedir. Geçmişte Nazi Almanya’sında da faşistler aynı yol ve yöntemleri izlemişlerdi. Bugün de yapılmak istenilen şey, toplumun bilincine Nazi ruhunun üflenmesidir. Her fırsatta vurguladığımız, “toplumsal koşullar toplumsal bilinci belirler” gerçeği bir kez daha karşımıza çıkıyor. Sistemin dar boğaza girdiği bütün dönemlerde, egemen güçler, o darboğazı aşabilmek için sürekli bir günah keçisi bulma peşindedir. İşten bundan dolayıdır ki her fırsatta toplumun çeşitli kesimleri sermayenin açık hedefi haline gelmektedir. Nazi Almanya’sında Yahudiler, Romanlar, eşcinseller ve göçmenler günah keçisiydi; bugünün Türkiye’sinde de benzer şekilde eşcinseller, Aleviler, solcular, kadın hakları savunucuları hedefe konmaktadır.
Batılı ülkelerde eşcinsellerin çeşitli hakları tanınmaya başlamıştır ancak dünyanın pek çok ülkesinde halen eşcinsellik bir suç ya da sapkınlık veya hastalık olarak görülmekte, hatta bazı ülkelerde idamla cezalandırılmaktadır. Egemenlerin sürekli olarak topluma pompaladığı homofobik fikirler nedeniyle, toplumun geniş kesimlerinde de ciddi bir homofobi hâkimdir. Oysa sadece Türkiye’de tahmini olarak 6 milyon civarında eşcinselin olduğu düşünülmektedir.
Çok sevdiğimiz öğretmenimiz, doktorumuz ya da depremde yardımımıza koşan can kurtaranımız, yanan evimizi kurtarmak için canını siper eden itfaiye erimiz eşcinsel olabilir. Her alanda her meslekte, bir şekilde farkında olarak ya da olmayarak iç içe hayatı paylaştığımız insanlardır yok sayılmak istenen bu insanlar. Rejimin öne çıkarmak istediği nokta, çoğunlukla faşist ideologların fantezi dünyasından ibarettir. Maalesef ki örgütsüz kitleler de asıl konuya değil gösterilen noktaya kilitlenmeden edememektedir. Hal böyle olunca da faşist rejim, yapmış olduğu bu hamle ile kendisine önemli bir alan açmak için verimli bir ortam bulabilmektedir.
İşte bundandır ki, rejimin esas saldırdığı kesimler, eşcinsellerin çeşitli düzeylerde örgütlü olduğu kurumlardır. Bu süreçte birçok derneğin kapısına kilit vurulmuş, yöneticileri gözaltına alınmış, protestolar şiddetle bastırılmak istenmiştir. Sistemin hamurunda olan, kendinden olmayana yaşama hakkı vermeme düşüncesi, topluma da sirayet ettirilmeye çalışılmaktadır. Sadece cinsel yönelimi nedeniyle bizzat babası tarafından katledilen Ahmet Yıldız’ın, kafası kesilerek öldürülen göçmen işçi Muhammed Wisan Sankari’nin katilleri halen elini kolunu sallayarak aramızda gezmektedir.
Faşist rejim her geçen gün daha fazla çürümekte, kendi irinini topluma akıtarak onu da çürütmektedir. Bataklığa dönüşen bu rejim düzeltilmek bir tarafa işçi sınıfının devrimci mücadelesi ile yıkılmadığı sürece, her daim kendinden olmayana saldırmak için bir gerekçe bulacaktır. Bugün sarı öküzü verenler, yarın sıranın kendilerine geleceğini iyi bilmelidirler. Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Pınar Gültekin ve daha niceleri, bu rejimin kurbanı olmaya devam edecektir.
Sorunları günden güne derinleşen işçi sınıfı nefessiz bırakılmak istenmektedir. Gündem edilmesi, konuşulması gereken önemli konular rejim aracılığıyla halı altına süpürülmektedir. Artan işsizlik sorunu, esnek çalışma yasasının yeniden raftan indirilmesi, emeklilerin düştüğü durum, doğanın her fırsatta yağmalanması vb. Sadece bu operasyonların sürdüğü günlerde, Beykoz’da 51 bin metrekarelik orman, orman vasfından çıkarılmıştır. 46 ilde 29 bin hektarlık arazi özel sektöre peşkeş çekilmiştir. Yani toplumun odak noktası başka yöne çevrilirken, rejim yağma ve talana hız vermektedir.
Rejimin asıl amacı işçi sınıfının gerçeklerin farkına varmamasıdır. İşte bundandır ki her fırsatta, dozaj arttırılarak beyinler felçleştirilmek isteniyor. Durum her ne olursa olsun, tarihten ders çıkaran, bu yaşananları deneyim hanesine yazan sınıf devrimcileri açısından önemli dönemlerden geçiyoruz. İşte tüm bunlar, sınıf siyasetinin ve devrimci mücadelenin paha biçilemez birleştirici önemini bir kez daha ortaya çıkarıyor.
Egemenler sürekli ahlâktan bahsediyorlar. Oysa onların ahlâkıyla bizim ahlâkımız çok farklıdır. Onlar ahlaktan bahseder, eşcinselleri sapkın ilan eder ve güya aileyi korumak için eşcinsellere saldırırlar. Ama aile içi şiddete, tacizlere, istismarlara ses çıkarmazlar, küçücük çocukların tarikat yuvalarında yaşadıklarını görmezler, bir kereden bir şey olmaz deyip geçerler, 6 yaşındaki çocukların evlendirilmesini meşru görürler. Dışarıda eşcinsellere saldırır, ama onlarla birlikte olmak için sıraya girer, kokain partilerinde keyif çatarlar.
İyi biliyoruz ki, kapitalizmin bu çürüme çağında tüm ülkelerin egemenleri korkunç bir tefessüh içindedir. Asıl korkuları da bu çürüyen düzenlerinin son bulmasıdır. İşçi sınıfını suni ayrımlarla bölmeye çalışmaları, dikkatini başka yöne çekmeye çalışmaları bundandır. İşçi ailelerini asıl parçalayan, dağıtan, yozlaştıran, genç işçileri fuhuş ve uyuşturucu bataklığına, mafyanın kollarına iten bu düzenin egemenleridir. Asıl bu düzen sürdüğü sürece hiçbir işçi ailesi güvende olmayacaktır. Bizim için, işçilerin aileleri, bu düzene emanet edilemeyecek kadar değerlidir. İşçi ailelerinin tek güvencesi, çoluğuyla çocuğuyla örgütlenmektir.
“Güçlü ve güçsüz er geç yer değiştirecektir” diyor Elif Çağlı. İşte bu yer değiştirme noktasında doğru kararlar almak, doğru tutumlar takınabilmek, Marksist fikirlerle donanmakla mümkündür. Kapitalist sistemin ölüm çanlarının çaldığı böylesi dönemlerde, devrimci fikirlerin güçlenmesini sağlamak, işçi sınıfının devrimci örgütlülüğüyle mümkündür.
link: Deniz Bektaş, Faşizm Altında “Ailem Güvende” Yalanı, 22 Eylül 2026, https://fa.marksist.net/node/8836


